14 Mart 2014

Nefes kesen bir Doğu bulmacası

Wong Kar-wai’in son filmi, hemen söylemeli, içerdiği görsellik ve estetikle insanı şaşırtıyor ve hayran bırakıyor.

BÜYÜK USTA

(Grandmaster/ Yi Dai Zong Shi)

Yönetmen: Wong Kar-wai

Senaryo: W. Kar-wai, Zinghi Zou, Haofeng Xu

Görüntü: Philippe LeSourd

Müzik: Nathaniel Mechaly, Shigeru Umebayashi

Oyuncular: Tony Leung, Zhang Ziyi, Zhang Chen, Cung Lee, Qingxiang Wang, , Elvis Tsui, Hye-kyo Song, Chia Ling Liu/ Çin filmi.

    

Wong Kar-wai’in son filmi, hemen söylemeli, içerdiği görsellik ve estetikle insanı şaşırtıyor ve hayran bırakıyor. Ama öte yandan, bir başyapıt yapmak için nasıl kaçırılmış bir fırsat olduğu fikri de hemen gelip sizi buluyor.

İn the Ashes of the Time- Zamanın Külleri, İn the Mood for Love- Aşk Zamanı, My Blueberry Nights- Benim Aşk Pastam vb. eşsiz filmlerin ustası, bu filmi 10 küsur yıldır tasarlarmış. Anlatmak istediği, Bruce Lee’nin tde hocası olan İp Man- İp Adam adlı bir Kung Fu ustası ve yaşam filozofunun hayatı. Gerçekten yaşamış ve efsanelelmiş bir adam. Ve onun gizemli Gong Er’le ilişkisi.

Gong Er, babası olan ve Kung Fu’nun en eski ustalarından sayılan Gong Yutian’ın peşinden giderek, kendisi de bir döğüş ustası oluyor. İp Adam’la karşılaşmaları, ikisinin de hayatını değiştiriyor. Önce döğüşüyor, sonra sevişiyorlar!.. Maceralı ve bol döğüşlü bir ilişkiden sonra, önce Japonların saldırısı, sonra ikinci savaşın başlaması çifti ayırıyor. Yıllar sonra Hong Kong’da yeniden karşılaşıyorlar. Ama aradan geçen savaş ve yitirilen aile öylesine büyük bir uçurum aratmıştır ki...

Film, bir tür Çin Kung Fu’su sanatı olan Wnig Chun üzerine kurulu. Tüm Uzak-doğu döğüşleri gibi, bu da hem doğal bir yeteneğe, hem uzun yıllar disiplinli çalışmaya, hem de bir yaşam felsefesini arkasına almaya dayanıyor. Yönetmen bize bu döğüş sanatının olabilecek ve sinema sanatının yaratabileceği belki en güzel, en etkili sahnelerini sunuyor. Döğüşlere bale sanatı veya koreografi gibi sözcükler yakıştırmak artık yetersiz kalıyor. Gördüklerimiz sanki onun da ötesine geçiyor ve perdede hareketle, giderek şiddetle sımsıkı, içiçe giden eşsiz bir estetik yaratıyor. Bunları bir tür Çin balesi veya operası gibi yorumlamak mümkün. Ayrıca kadın-erkek beraberliğinin sevişmek veya tango yapmak kadar döğüşte de böylesine heyecan verici olabilmesi ayrı bir olay.

Ne var ki usta sanki tüm enerjisini bu sahnelere harcamış. Bir hikâye kurmak, dram sanatının gereklerini yerine getirmek, çözüm noktaları sunmak için hiçbir çaba harcamıyor. Kar-wai filmleri zaten hiçbir zaman batılı anlamda bir dramatürjiye dayanmamışlardır. Ama burada gizemin dozu artıyor, öyle ki hikâyeyi izlemek için hemen hiçbir ipucu kalmıyor. Herşey yoğun bir stilizasyon, görkemli bir estetik ve bir tü hareketin felsefesi tartışmaları altında kalıyor. Ve bu kadarı, gerçekten çok geliyor. En azından ben öyle hissettim.

Sonunda böylesine iddialı bir film, kendi ağırlığı altında eziliyor. Anlatmak istediği o uzak dünyanın (Uzak-doğu) kendine özgü gizemi hiçbir biçimde açığa çıkmıyor, o kültüre yaklaşmak biryana, daha da yabancılaşıyorsunuz. Ve interette şöyle bir baktım, seyirci örneğin “o Ustura (Razor) kimdi, ne yapıyordu?” türünden tartışmalar yaşanıyor. Benim de film üstüne kendikendime sorup yanıtlayamadığım birçok soru var!..

Sonuç olarak film, nefes kesici, güzelliğin zirvesi, gizemli bir Doğu masalı veya farklı bir kültürün eşsiz şarkısı vb. olası övgülerin yanısıra, alabildiğine opak bir kapalı kutu, çözülmemiş bir büyük bulmaca gibi kalıyor. Ve bu da bizim rasyonel (olmaya alışmış/ alıştırılmış) zihinlerimiz için yeterince doyurucu olamıyor. Ne yazık!..

 

Etkileyici olamayan bir aşk filmi

 

KEMERLERİNİZİ BAĞLAYIN  

(Allacciate le Cinture)

Yönetmen: Ferzan Özpetek

Senaryo: F. Özpetek, Gianni Romoli/ Görüntü: Gian Filippo Corticelli

Müzik: Pasquale Catalano

Oyuncular: Kasia Smutniak, Francesco Arca, Filippo Scicchitano, Caroline Crescentini, Paola Minaccioni, Elena Sofia Ricci/ İtalyan filmi.

 

Ferzan Özpetek’in onuncu filmi bence ona uğur getirmemiş. Giderek filmografisinin en zayıf filmi olduğunu bile düşünmek mümkün.

Ferzan, gözde mekanlarından Güney İtalya’nın güneşli ve tarihi Lecce kentine demir atmış. Bir kez daha...Ve bize başınabuyruk, kişilikli bir genç kız olan Elena ile biraz ‘hayvansı’ bir yakışıklı olan Antonio’nun ilişkisini anlatıyor. İlişki, çok güzel bir açılış sahnesiyle başlıyor: şakır şakır yağan yağmurda eski bir yapının önüne sığınmış kalabalıkta, Elena kaba hareketleri nedeniyle Antonio ile tartışıyor. Ve adamdan nefret ediyor.

Ama nefret aşkın bir başka yüzü ve kaçınılmaz aşaması değil midir? Sonunda aşk başlıyor. Arada tipik İtalyan kişilikler, bir kalabalıkı aile tablosu, Fabio kişiliğinde bir sempatik ‘gay’ tasviri var.

Ve de Özpetek’in belki ilk kez bu denli erkek bedenine eğilmesi olayı. Antonio’nun kaba, ama cinsel açıdan çekici bedenini kamerasıyla keşfe çıkıyor yönetmen. Hep kadın  bedenine adanmış gözüken sinemada farklı bir arayış, alışılmamış bir estetik arayışı. Ve başarılı da olan...

Ancak hikâyede eksik şeyler var. Filmin yapısı da bunu örtemiyor. Öncelikle Özpetek’in niye günümüzün kimi ‘auteur’ sinemacılarına özenerek hikayenin akışını parçaladığı, tüm orta bölümleri (evlenme, cicim ayları) sona koyduğu anlaşılmıyor. Böylece final de etkisini yitiriyor, hatta film hatırlanacak bir finalden tümüyle yoksun kalıyor.

Ama daha önemlisi, ciddi bir dramatik olay örgüsü yok. Elbette evliliklerin büyük bölümü dramatik nedenlerle değil, en sıradan biçimde sona erer. Aşkları bitiren de çoğu zaman dramatik dönüm noktaları değil, bıkmak, usanmak, yorulmak gibi sıradan sözcüklerdir.     

Yine de insan seyirci olarak daha etkili birşeyler bekliyor. Bir filmi unutulmaz kılacak bir şeyler... Özpetek yine bilinen ustalıklarını gösteriyor:  mekan kullanımından oyuncu yönetimine...Ama bize geçirebildiği yoğun ve kalıcı bir heyecan yok.  Günümüzde aşk filmleriyle kaynayan Türk sineması bile bu açıdan daha iyisini yapıyor. En son Bi Küçük Eylül Meselesi’nde olduğu gibi...

Yazarın Diğer Yazıları

Müthiş bir 'yasak aşk' öyküsü; bir dişil estetik zirvesi

Bence bu son derece kendine özgü bir film. Türünde bir zirve; dişil bir estetiğin görkemli zaferi

Yeniden moda olan Hat sanatıyla aşk arasında...

Dilsiz, bir hikaye anlatmaktan çok, kendisini unutulmuş bir sanata adamışlığı simgeliyor

Ünlü melekler dönüyor ve yolları İstanbul’a düşüyor!

Belli bir akışkanlık içerse de türünde öne çıkamayan bir film