27 Haziran 2015

Kolombiya’da yaşamanın sefalet ve korkunçluğu

Halkı midesinden yakalayarak ayakta kalmayı bilen güçlerin varlığını görüyoruz

 

KAYIP CENNET: (ESCOBAR)  X  X  X  1/2

Yönetmen: Andrea di Stefano
Senaryo: Andrea di Stefano
Görüntü: Luis David Sansans 
Müzik: Max Richter
Oyuncular: Benicio del Toro, Josh Hutcherson, Brady Corbet, Claudia Traisac, Carlos Bardem, Ana Girardot, Laura Londono/ Fransa, İspanya, Panama ortak-yapımı

 

 

Kolombiya’nın (yoksa Colombia mı yazmalıydım?) yalnızca dünyada değil, Latin Amerika’nın genelde yoksul ve sorunlu ülkeleri arasında bile en kötüsü olduğu yazılır ve söylenir. Biz de bunu uzaklardan gelen bir şehir efsanesi gibi dinleriz.

Ama, tüm sorumluluğunu tek kişinin, yazar-yönetmen Andrea di Stefano’nun yüklendiği bu aslında iddiasız film, bize bu ülkeyi daha iyi tanıtıyor. Üstelik bir belgesel olmaya hiç sıvanmadan, hatta filme adını veren ve gerçek bir kişinin yansıması olup El Patron diye anılan Escobar’ı neredeyse ikinci planda bırakarak...

Ama böylesi neredeyse daha iyi oluyor ve filmin etkisini arttırıyor. Çünkü baştan beri, Kanadalı iki kardeşin bu Latin ülkesinin sıcaklığını (hem iklimi, hem insanlarıyla) çok çekici buldukları için gelip bir sahilde yaşamaya başladıklarını ve orada bir de küçük tesis açmaya çalıştıklarını izliyoruz.

Bu arada, zaten evli ve çocuk sahibi (ama sakat olan: ki zaten bu, kardeşlerin doğada sakin bir yaşam aramalarının da nedenidir) ağabeyin yanısıra, genç Nick birden yaman bir Latin dilberi olan Maria’yla karşılaşıyor. Ve aşk başlıyor.

Ama rüyanın karabasana dönmesi gecikmiyor. Çünkü başlarında iki ürkünç kardeşin bulunduğu bir çete onları tehdit ediyor ve haraç istiyor. Allahtan ki Maria’nın eşsiz bir amcası vardır: Pablo Escobar. Ülkece tanınmış bir iş adamı ve senatör de olan Escobar, hep halkı için çalışmakta, heryerde hayır işleri yapmaktadır: hastaneler ve okullar açarak...Aile birbirine çok bağlıdır ve Escobar’ın, yeğeninin gönlünü çalan ve onunla evlenen bu yabancıyı korumaması düşünülemez. 

Nick de öyle düşünür. Ama bu Mafya’ya çok benzeyen sıkı aile bağlarının ve hayırsever görüntünün ardındaki gerçekleri keşfetmesi gecikmeyecektir: Escobar ülkedeki tüm uyuşturucu trafiğini yönetmekedir, bu bir suç ve cinayet çetesidir ve dünyanın en tehlikeli örgütlerinden biridir.

Hikayenin yapısı, bizlere Escobar’ın kötülüğünü Nick ve ayni ölçüde amcasını aslında hiç tanımayan Maria’yla birlikte, adım adım keşfetmek şansını getirir.Ve böylece hikaye çok daha güç kazanır. En azından ben böyle bakıyor ve okuduğum kimi yabancı eleştirilerin bunu gözden kaçırdığını düşünüyorum.

Böylece çetenin başındaki o karmaşık kişiliği, Mafyavari aile ilişkileri, sevecen hali ve söylediği Domenico Modugno şarkılarıyla birlikte Escobar’ı, madalyonun öbür yüzüyle, yani inanılmaz acımasızlığı ve görkemli kıyıcılığıyla da tanıyoruz. Ayni biçimde, onun yoksulluk ve cehaletin içinden bulup çıkardığı ve düşünmeden öldüren robotlara çevirdiği adamlarını da...Psikopat katil Drago veya hasta babasının yerine geldiği için ölümle karşılaşan gencecik Martin gibi...

Ama daha da önemlisi, bu ayrıksı öykü sayesinde Kolombiya gibi cennet olabilecek bir ülkenin nasıl korkunç ve ölümcül bir şiddet içinde yaşadığını, insan hayatının çoluk-çocuk demeden nasıl hiçe sayıldığını da anlıyoruz. Zayıf ve çaresiz iktidarların kirli sermayeye kolayca teslim oluşları kadar, halkı midesinden yakalayarak ayakta kalmayı bilen güçlerin varlığını da görüyoruz. Escobar’ın stadyumda kendisine alkış tutmaları için para dağıtarak insan toplaması gibi...

Benicio del Toro’nur dört başı mamur oyunu ve Açlık Oyunları serisinin genç yıldızı Josh Hutcherson’un varlığı, iyi seçilmiş bir Latin oyuncu kadrosuyla destekleniyor. Sonuç olarak, görülmeye değer bir film. 

 

Seriyle, türüyle ve Arnold’la dalga geçen film

 

 

TERMİNATÖR  (GENYSİS)  X  X  X

Yönetmen: Alan Taylor
Senaryo: Laeta Kalogridis, Patrick Lussier
Görüntü: Kramer Morgenthau
Müzik: Lorne Balfe
Oyuncular: Arnold Schwarzenegger, Jai Courtney, Emilia Clarke, Jason Clarke, J. K.Simmons, Brett Azar, Byung Hun-Lee, Matt Smith, Sandrine Holt, Douglas Smith, Courtney B. Vance/ Paramount (UİP) filmi

 

Terminatör serisinin 1980’lerde bizleri nasıl etkilediğini unutamam. James Cameron’un yazar-yönetmen olarak hayal ettiği bu zaman-içinde-yolculuk ana temalı bilimkurgusal masal, yadsınamaz bir çizgi-roman kıvraklığı yanında müthiş özel efektleri, derin hayal gücü, karamsar fütürizmi ve durmayan aksiyonuyla, türünde bir zirve oluşturdu. Daha da beğenilen Terminator 2, The Guardian’ın saygın eleştirmeni Derek Malcolm’a şunu yazdırmıştı: “İnanılmaz bir canlılık, hayal gücü, hatta bir ölçüde zeka bile içeren bir bilimkurgu”.

Sonra üçüncü ve dördüncü bölümler geldi. İlk iki filmin entrikasanın temel ögelerini bir biçimde yineleyip sömüren, ancak ayrıntılarda değişiklikler sunan ve giderek yorulan filmler. Şimdi bir beşinci film gerekli miydi? Bana kalırsa hayır.

Çünkü artık yenilenecek birşeyler yok. İnsanoğlunun canavar makinalara karşı (bu filmdeki adı: Skynet!) 21.yüzyılda başlayan başkaldırısında, isyanın lideri yine John Connor. Ama olağanüstü marifetli Siborg’lar, annesi Sarah Connor’u öldürerek John’un doğumunu ve böylece gelecekteki liderliğini engellemek için, bu kez Kyle Reese adlı bir genç savaşçıyı geçmişe yolluyor. Geçmişe-geleceğe yolculuğun anlaşılan Taksim’e çıkmak kadar kolay olduğu bir çağda ve teknolojide!...

Ama baştan beri bu son bölüme, önceki dizileri unutulmaz kılan Arnold Schwarzenegger’in de dahil edilmesi planlanmış. Bu nedenle, Arnold önce o yıllardaki genç haliyle gözüküyor: dev aktör Brett Azar’ın heybetli vücudu ve bilgisayar hilelerinin katkısıyla...Ama giderek yaşlanıyor: hele finale doğru, iyice....Ancak filmde sık sık yinelediği gibi:”Yaşlı? Evet. Ama antika değil!”...

Ve film ‘antika olmayan’ Arnold’a hayli fırsat anıyor. Arnold ilk Terminator’de Sarah Connor’u öldürmek için yollanan Siborg, yani ‘kötü adam’ olmuştu. Terminator 2’deyse tam tersine, kadını korumak için gönderilmiş ‘iyi Siborg’ idi. 

Bu filmdeyse Arnold de hem iyi, hem kötü yanlarıyla ortaya çıkıyor. Ama asıl işlevi iyi adamlık, dolayısıyla Sarah’yı korumak ve bu kez onun Kyle Reese’le (affedersiniz, filmde kullanılan deyimle yazıyorum) ‘çiftleşerek’ John Connor’u doğurmasını sağlamak!..

Ancak bu kez film, kendisini belli ölçüde de olsa ciddiye alan bir bilimkurgusal fantezi değil, kendikendisiyle dalga geçen bir hicve dönüşmüş. Böylece Arnold, abartılı, giderek tuhaf biçimde yaşlanıyor, ikide bir kameraya dönüp tüm dişlerini göstererek sırıtıyor –bir dişmacunu reklamındaki gibi!...Ve de ağzından ‘theoratically- kuramsal olarak’ sözcüğünü düşürmüyor. Böylece film gerçek bir gerilimden çok mizah, alay, nostalji gibi alanlara kayıyor.

Ve de elbette bilgisayar oyunları alanına da...Yüksek teknolojisi, dur-durak bilmeyen temposu ve yağmur gibi yağan efektleriyle, film özellikle küçüklere seslenir oluyor. Ayrıca o zaman içinde yolculuk entrikası öylesine uzun, yavan ve muğlak diyaloglarla veriliyor ki, teknolojiye sığınmak kaçınılmaz oluyor.

Bunu yapar ve filmin içerdiği alayla (hem tüm seriyle, hem Arnold S. ile, hem de bu türle alay) oyalanabilirseniz, hayli eğlenebilirsiniz.

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktörün tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasınını bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.