15 Mayıs 2015

Klasik romandan perdeye: karışık bir aşk ilişkileri düğümü

Klasik romanın, ona yakışır biçimde klasik bir sinemayla sunulmuş bir büyük aşk ve tutku filmi

 

ÇILGIN KALABALIKTAN UZAK    X  X  X  1/2
(Far from the Madding Crowd)   

Yönetmen:  Thomas Vinterberg
Senaryo: David Nicchols
Görüntü:   Charles Bruus Christensen
Müzik: Craig Armstrong
Oyuncular:  Carey Mulligan, Matthias Schoenaerts, Michael Sheen, Juno Temple, Tom Sturridge, Jessica Barden/ ABD- İngiliz yapımı.

 

 

İngiliz romancısı Thomas Hardy’nin en ünlü eserlerindendir, Çılgın Kalabalıktan Uzak...1870 yıllarının tipik Victoria çağı İngiltere’sinde, Londra’nın taşra yöresinde, doğanın tam göbeğinde geçen ve bu pastoral dekoru yoğun insan dramlarının mekanı olarak kullanan bir büyük roman...

Romanın kahramanları da tarihten (daha çok din tarihinden) gelen adlar taşırlar: Batsheba, Gabriel, Francis Troy gibi...

Hikayenin odağında, zengin bir akrabasının çiftliğine çalışmaya gelen, ‘diplomasından başka bir şeyi olmayan’ güzel ve başına buyruk Bathsheba Everdene vardır. Tarlada çalışan, toprağı sürmekten sürülerin peşinden koşmaya her işe gönül indiren dik başlı bir genç kadın...

İlk ilgisini çeken erkek, arazide rastladığı yakışıklı çiftçi Gabriel Oak olur. Utangaç görünüşlü genç adam genç kıza abayı yakar, kısa süre sonra da evlenme teklifi yapar. Ama Bathsheba’nın o taraklarda bezi yoktur; özgürlüğüne öylesine düşkündür ki..

Sonra komşu çiftliğin gizemli sahibi William Boldwood devreye girer ve şansını dener. Daha sonra da bir yanlışlık sonucu asıl sevdiği kızla evlenemeyen çapkın ve uçarı teğmen Francis Troy...

Genç kadın hiçbirine kolay yanaşmaz. Ama sonunda Troy’u seçer ve onunla evlenir. Ancak, bu garip dörtlünün ilişkileri kolay bitecek değildir. Araya giren kıskançlık, tutku, şiddet, giderek ölüm olaylarından sonra, birbirlerini asıl hak eden çift mutluluğa uzanabilecek midir?

Bu ünlü romanı okumadım. Ama 1967’de John Schlesinger’in yönettiği ve Julie Christie, Alan Bates, Terence Stamp, Peter Finch gibi müthiş bir kadronun hayat verdiği filmi biliyorum.

Bu yeni yorumu bu kez Danimarkalı Thomas Vinterberg yüklenmiş. Şölen, Sevgili Wendy, Onur vb. son derece kişisel filmlerin  yönetmeni, ününü yapan cesur, hatta küstah tavrı bu kez biryana bırakmış gözüküyor. Ne de olsa elinde İngiliz edebiyatının bir zirvesi var. Ve herhangi bir saygısızlık sözkonusu değil!...

Böylece karşımıza görsel açıdan görkemli, oyunculuk açısından son derece parlak, ama öz olarak biraz yadırgatıcı bir film geliyor. O alabildiğine ‘mağrur kadın’ tiplemesi, gerçi 19. yüzyılda kadın yazarların çok önemli olduğu İngiltere için doğal sayılacak bir feminist ton içeriyor. Ayrıca da bu bakış, bizde de az mı romana ve romancıya esin vermiştir!... Kerime Nadir’den Esat Mahmut Karakurt’a ve elbette bunlardan yola çıkan Yeşilçam’a dek...

Ama görünürdeki o keskin melodram atmosferi ve oldukça karışık bir aşk ilişkileri ağı sizi yanıltmasın... Bu, o çağı birçok ögesiyle canlandıran görkemli bir dönem filmi ayni zamanda... Bir yandan, her şeyin fonunda maddi kavramlar yatıyor: zengin ve fakir ayrımı, mülkiyet, miras. Ve gönül ilişkileri de gelip bu duvarlara çarpıyor. Hep bir sınıf toplumu olmuş İngiltere için şaşılacak şey değil...

Böylece dönem için tarımın önemi kadar, örneğin hayvancılığı bekleyen risk ve tehlikeler de anlatılıyor: 200 koyunun birden, öndekini izleyerek kendilerini uçuruma atması veya masum bir bitkinin tüm bir sürüyü zehirlemesi gibi.... 

Ön planda ise karakterler var. Görkemli kadro sayesinde canlanan... Gerçi önceki uyarlamanın yukarda saydığım büyük oyuncularını unutmak kolay değil. Ama ben kendi adıma, muzip bir çocuk ifadesi taşıyan ve sanki dünyanın üm duygularına apaçık yüzüyle Carey Mulligan’ı çok beğenirim, bu rolde da bayıldım. Ve klasik dönem Hollywood yıldızı Jane Wyman’la benzerliğini fark ettim.

Jacques Audiard’ın Pas ve Kemik filmiyle  tanıdığımız, daha sonra ise Kan Bağları, The Drop- Kirli Para, The Loft- Daire gibi filmlerde izlediğimiz Belçikalı Mathias Schoenaerts, yine herşeyi yansıtabilen geniş ve anlamlı yüzüyle, bizlere o gizemli toprak adamını çok iyi canlandırıyor. Genç ve uçarı askerde Tom Sturridge,  onun talihsiz aşkında Juno Temple ve elbette gizemli ve hüzünlü Michael Sheen de harika.

Sonuç olarak, biraz tozlu gibi dursa da parlak bir klasik roman uyarlaması; ona yakışır biçimde klasik bir sinemayla sunulmuş bir büyük aşk ve tutku filmi.

 

Bir şeyler aranmış. Ama pek de bulunamamış...

 

 

TERKEDİLMİŞ      X  X  

Yönetmen ve senaryo:  Korhan Uğur
Görüntü:  Ali Cihan Yılmaz
Oyuncular:  Levent Ülgen, Hakan Vanlı, Sema Şimşek, Konul Nagiyeva, Kamran Agabalaev, Hakkı Ergök, Mahmut Gökgöz, Neriman Uğur, Burak Sarımola/ FPS yapımı.

 

 

Türk sinemasından artık ‘tür filmi’ dışında gelen her şey peşin bir sempati uyandırıyor. Komedi, korku ve aşk filmleri öylesine sömürüldü ve suyu çıkarıldı ki…Bu açıdan, katkıda bulunan kimseyi tanımıyorsak da bu gençlerin elinden çıkma filme ilgi duyup gördüm. Ama çok başarılı olduğunu söyleyemem.

Film bize üst üste bir grup insanı tanıtıyor. Daha doğrusu şöyle bir gösteriyor ve diğerlerine geçiyor. Bu hızlı tempo içinde, figürler yavaş yavaş beliriyor. Terkedilmiş gözüken bir koca binada yaşayan yaşlı, alkolik bir adam ve (anlaşılan)( karısı… Kötülük kumkuması gibi gözüken ve etrafa tehditler savuran biri… Hasta oğlunu kurtarmaya çalışan bir diğer yaşlı adam… Üç kişilik bir sağlık ekibi: doktor, hemşire ve teknisyen…Rus kızlarını pazarlayan bir aracı. Ve Arapça (ya da İngilizce) konuşan bir kadın göçmen.

Bu uyumsuz tiplerin kaderi, anlaşılıyor ki bir böbrek nakli operasyonunda buluşacaktır!... Çünkü o tehditkar adam, türlü-çeşitli işler arasında organ ticareti de yapar. Amacı,  o yabancı göçmen kızın böbreğini alıp onu oğlu için kullanmak isteyen yaşlı adama satmaktır. Bunun için hepsi, o terkedilmiş eski sanatoryom binasında buluşurlar. Raslantıya bakınız ki o yapı, alkolik adamla karısının da yıllardır içine sığındığı yapıdır!...

Doğrusu entrika (hele sadece 85 dakikalık bir film için) öylesine karışık ki… Ve ayni zamanda öylesine zorlama ki… Ham bir senaryo ne karakterleri yeterince ele alıp işleyebiliyor. Ne de sayısız mantıksızlığı örtebiliyor. Örneğin o şüpheli insanlar topluluğunun, bir kez bile içinde para olduğu söylenen zarfları alıp kontrol etmemesi… Yaşlı adamın tüm parayı o tehlikeli adama verdiği halde bundan kimseye söz etmemesi gibi şeyler, hiç inandırmıyor.

Ayrıca ameliyatın hiç, ama hiç gösterilmemesi veya o harap yapıdaki yemekhanenin nasıl kusursuz bir hastane odasına dönüştüğünün açıklanmaması da cabası. 

Finalde bir-iki küçük, ama etkileyici sürpriz var. Anlatımda ise belli bir  akışkanlık ve ilginç kamera hareketleri göze çarpıyor. Ama  bu kadarının bu ekibe ‘hoşgeldiniz’ demeye yeteceğine emin  değilim. Bakalım, göreceğiz.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Özel bir kadının öyküsüyle ülkenin son 50 yılına bakış

Atilla Dorsay Netflix'te yayınlanan "Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?" filmini yazdı

Enfes bir komedi aracılığıyla Amerikan sistemini eleştirmek

Atilla Dorsay Digitürk'te yayınlanan "Denemeye Değer" filmini yazdı

Fransız "sosyetik fuhşun yaşayan efsanesi" kadının hikâyesi

Atilla Dorsay Netflix'te yayınlanan Madame Claude filmini yazdı