10 Eylül 2021

Kitap yazmanın ve daha önemlisi, satmanın sırları

Film biraz uzun olsa da keyifle izleniyor. Biçim açısından da sık sık başvurulan üstten çekimler çok ilginç.

ÇOK SATANLAR     X  X  X  X

(Best Sellers)/ Yönetmen: Lina Roessler/ Senaryo: Anthony Greco/ Görüntü: Claudine Sauve/ Müzik: Paul Leonard-Morgan/ Oyuncular: Michael Caine, Aubrey Plaza, Scott Speedman, Cary Elwes, EllenWong, Veronica Ferres, Victoria Sanchez/ Amerikan filmi, 2021

İşte size bir sürpriz-film... Çok ünlü bir oyuncunun, uzun zamandır yüzünü ekranlarda göremediğimiz İngiliz Michael Caine’nin dönüşünü haberleyen, üstelik çok özgün senaryosu ve değişik işlenişiyle yüksek not alan bir film. Hele kitap-severler ve edebiyat tutkunları için kaçırılmaz...

Film çok özetle içine kapanmış, yapayalnız ve hayata küskün yaşlı bir yazarla genç, işine tutkulu ve inatçı bir yayınevi sahibesinin öyküsü. Yayınevinin ısrarıyla son kitabını yayınlama ve bunun için de dört başı mamur bir tanıtım kampanyasına çıkma işini kabul ediyor yazarımız...

Tozlu ve bol eşyalı evinde daktiloyla yazan, eski usul sabit telefon kullanan yaşlı yazar Harris Shaw, babasının kurduğu Stanbridge yayınevinin başına geçmiş, ama zor günler yaşayan kurum için çıkış yolları arayan kızı Lucy’nin dikkatini çekiyor. Vaktiyle, Lucy’nin babasının döneminde onun Orion’un Ejderhaları, Atomik Sonbahar gibi kitaplarını yayınlamıştır Stanbridge... Hala unutulmamış olan efsane yazar Harris, Lucy için bir umut ışığı oluyor. Ve onu bulup uzun bir israr seanslarıyla son kitabı The Future is X-Rated’i çıkarmaya ikna ediyor. Modern tanıtım tekniklerine uyma konusunda da ağzından söz alarak...

Ama yaşlı Harris gerçekten bir çetin cevizdir. Üstelik  alabildiğine küstah, küfürbaz, keçi gibi inatçıdır ve geçmişi de olay doludur: İrlanda’dan (‘her türlü başkaldırının ülkesi’ olan İrlanda’dan!) kovulmuş, asistanını ayı sanıp vurmuş (!), şimdi de hayatını Johnnie Walker viski ve marka puro içmekle geçiren, tek sevdiği yaratık tombiş ve haşin kedisi olan bir huysuz ihtiyar...

En son edindiği huy ise, İngilizce’nin ünlü küfrü ‘bullshit’ lafını okunduğu ‘bulşit’ kılığından sıyırıp ‘bulşayt’ diye okuması ve her yerde, hatta kitabını okuma seanslarında bile sürekli bu lafı etmesidir!... Öyle ki, andığı “artık TİME bile okumayan’ o genç kuşağın” diline pelesenk olur, bu ‘bulşayt’ lafı...

Ve giderek kitap hiç umulmadık bir sükse yapmaya başlar..

Hem de yazarın kitabının üzerine işemeye veya kitabevinde yangın çıkarmaya dek giden sabotaj girişimlerine rağmen!   

Film konusu icabı bol edebiyat tadı içeriyor, birçok ünlü yazar anılıyor; arada Scott Fitzgerald’ın The Great Gatsby’sinden satırlar okunuyor. Bu arada yazarın yıllar önce ölmüş eşi Elizabeth’in vaktiyle ona ne kadar destek olduğu, hatta kitaplarına katıldığı anlatılıyor. Hele yazarın “onsuz ben bir hiçim” lafıyla kadının rolü de en duygusal biçimde beliriyor.

Bu edebi lezzette film biraz uzun olsa da keyifle izleniyor. Biçim açısından da sık sık başvurulan üstten çekimler çok ilginç.

Ve de elbette iki baş oyuncusu. Ki tüm film onların üzerinde duruyor. Michael Caine bunca zaman sonra nasıl güçlü bir oyuncu olduğunu hatırlatıyor. Bir kez daha... Lucy’yi oynayan Aubrey Plaza’yı benim gibi dizi meraklıları Digiturk’teki çok şirin güldürü Parks and Recreation’dan hatırlar. O kendine özgü, masum ve hınzır karışımı yüzüyle harika bir oyun veriyor Aubrey... Yardımcı oyuncular da benzer bir düzeyi yakalıyorlar.

Haftanın iddialı Türk filmi 50 KELİMELİK MEKTUPLAR’ı hafta başında yazacağım.

Yazarın Diğer Yazıları

Yüreğe dokunan bir yaşlı adam öyküsü ve bir oyunculuk zirvesi

Belki filmin biraz aşırı hüznünü sevmeyenler olacaktır. Ama ben çok etkileyici buldum

5 yıl sonra Tarık Akan’ı ve bugün Belmondo’yu anmak

Tarık Akan, hepimizin gençliğiydi; beyazperdedeki idealimiz; hayattaki kahra­manımızdı. Onu hiç unutmayacağız. 

Yassıada dramına bir yaklaşım denemesi

Hikâyede tüm Demokrat Partililer birer melek, tüm icraatları hayırlı işler olarak gösteriliyor. Bizler o mahkemenin özellikle yargıçlarını hiç sempatiyle anamıyoruz. Ama bu o mahkemeleri filmdeki gibi bir tür tiyatroya, hatta pandomime çevirmeye yeterli mi? Nerede özellikle Hollywood’un örneklerini verdiği o ünlü mahkeme filmleri?