19 Ocak 2019

İkinci Savaş'ın gizemli ‘Ankara casusu' yeniden gündemde

Keşke her şey bir ölçü daha sade olabilseydi...

 

ÇİÇERO      X  X  X  ½

Yönetmen:  Serdar Akar
Senaryo: Gürkan Tanyas
Görüntü: Peter Steuger
Müzik: Onur Özmen
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Burcu Biricik, Ertan Saban, Murat Garipağaoğlu, Tamer Levent, Mehmet Ulay, Çiğdem Selışık, Levent Ülgen, Mehmet Esen, Altan Erkekli

Dijital Sanatlar yapımı

 

Çiçero’yu bizim kuşak tarih kitaplarından çok, büyük usta Joseph Mankiewicz’in Five Fingers- Beş Parmak (1952) adlı filmiyle tanıdı. (Bizde: Ankara Casusu.) Film casusluk filmlerinin zirveleri arasına girerken, bizlere de çok şey öğretti. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalma sürecimiz hakkında... 

Bu yeni film, hemen söyleyelim, bizlere üst üste Ayla ve Müslüm’ü sunan yapımcı ekipten geliyor. Ve o filmlerin temel özelliğini yineliyor: Alışıldık konulardan, tür sinemasının bıktırıcı kalıplarından sıyrılıp uzun ve zengin tarihimize eğilmek; gerçek hayat hikâyelerini işleyen dönem filmleri yapmak. Yani Yeşilçam’ın ihmal ettiği bir sinema yapma, onu da en kaliteli biçimde gerçekleştirme tavrı.   

Ardından gelen Bizim İçin Şampiyon filmiyle de desteklenerek gelişen bu yeni akımı kendimce son derece ilginç ve önemli buluyorum. Bu filmlerin hepsini gördüm, sevdim, övdüm ve listelerime aldım. Popüler sinemanın kalitelisine olan bildik, geleneksel yaklaşımıyla... Birçok eleştirmen arkadaşımın bu konuda benimle ayni bakış içinde olmadığını biliyorum.  Ne yapalım, şarkının dediği gibi ‘This is my way!”...  

Çiçero takma bir ad. Asıl adı İlyas Bazna olan 1904 doğumlu bir Balkan genci bu... Çocukluğunda Arnavutların bağımsızlık için başkaldırısı sırasında emperyalist batılı güçlerin soykırıma varan bastırma çabası, ona gözlerinin önünde sayısız yakınının ölümüne tanık olma azabını yaşatmış. Biri de ‘down sendromlu’ küçük kardeşi olmak üzere... Bu son derece etkileyici bir bölüm. Biraz abartılı verilmiş olsa da...

Sonra 1943 yıllarının Ankara’sına geliyoruz. Baştaki bölümde iyi bir sesi olduğu anlaşılan İlyas, yıllar sonra bunu elçiliklerdeki davetlerde aryalar ve Napoliten şarkılar söyleyerek sürdürmektedir. Asıl işiyse İngiliz elçiliğinde ‘özel uşak’ olarak çalışmaktır: Büyükelçi Sir Hugessen’in yanında...

Ama savaş yıllarındaki o görece eğlence ve ‘tatlı hayat’ havası İlyas’a yetmez. Belki para için, belki de çocukluk travmalarını gidermek için, casusluğa başlar. İngiliz elçiliğindeki en gizli belgeleri bulup fotoğraflarını çeker. Ve bunları savaş yıllarının ünlü Alman büyükelçisi Von Papen aracılığıyla bizzat Hitler’e yollar.  Bir yandan Nazi Almanya’sının, öte yandan Müttefikler’in yanlarına çekmeye çabaladığı ‘tarafsız’ Türkiye’nin başkentinde apayrı ve kendi soluğunu alan bir macera yaşanmaktadır.

Önceleri ciddiye alınmayan Çiçero, bilgileri doğru çıktıkça  Almanların gözdesi olur. Bu 1944 yılının ünlü Overlord operasyonu, yani Normandiya çıkarmasına dek sürecektir. Bu arada Çiçero Alman elçiliğinde çalışan Corneliea Kapp’a aşık olacak ve bu aşk, o korkunç Dünya Savaşı’nın ve bin bir entrikanın kıyısında hoş bir parantez oluşturacaktır.

Film gücünü birçok şeyden alıyor. Biri, abartılmış olsa da aslında gerçek, ama bizim tarafımızdan tümüyle unutulmuş bir öyküye yaslanması. Ve bu öykünün sinemamız için yine hayli yüksek düzeyde ve görsel açıdan son derece başarılı bir sinemayla aktarılması. Bu kez işin başında neredeyse unutulmuş bir yönetmenimizin, Serdar Akar’ın çabasıyla...

Öncelikle dönem Ankara’sının sunuluşu görkemli bir sanat yönetmenliği ekibi işi. O dar sokakları, eski evleri, Cihan Gazinosu, tüm gece sahneleriyle... Kimi kısacık sahneler yine görsel açıdan unutulmazlaşıyor: Dönemin Glenn Miller’ine benzeyen bir müzikle swing dansı yapma; aryalar eşliğindeki Türk hamamı; çiçekli bölüm... O geceleyin arabalı takip. Ve de abartılı olsa bile, yine çok etkileyici anti-Nazi işkence bölümleri. Özellikle de sakat ve engelli çocukların topluca öldürülmesi insanın tüylerini ürpertiyor.

Ayrıca yan oyunculara dikkat. Kendi adıma diplomatlarda Murat Garipağaoğlu ve Tamer Levent’i çok beğendim. Churchill’de ona kendisinden çok benzeyen İngiliz karakter oyuncusu Gerry George’u bulup getirmek az çaba mı? Ama nedense, birkaç kez gözüktüğü halde İsmet İnönü sanki yok gibi. Oysa ülkeyi savaşa sokmamakta en büyük pay onun değil miydi?

Yoksa film tüm özeni içinde hep İnönü’yü bilmezden gelmiş o klasik siyasal görüşe mi yakınlaşmak istemiş? IMDB ve diğer internet kaynaklarında ararsanız, tüm kadro verildiği halde İnönü’nü adı geçmiyor. Dolayısıyla onu oynayan oyuncunun da...Gerçekten şaşırtıcı bir şey!...

Başrollerde, yani Çiçero ve Cornelia’da ise Erdal Beşikçioğlu ve Burcu Biricik ikilisi çok iyi. Özellikle Beşikçioğlu o özel fiziğiyle Çiçero’nun çok-yönlü, gizemli ve sorunlu kişiliğine cuk oturmuş. Andığım klasik filmde o rolü ünlü ve yetenekli İngiliz oyuncusu James Mason oynamıştı. Tüm kadroyu kutluyorum.

Ama, işte... Birkaç kez kullandığım abartma sözcüğü boşuna değil. Çünkü film baştan sona belli bir abartma içeriyor. Aslında çok güzel olan müziğinin de desteklediği... Bu elbette filmin dramatizasyon, bir diğer deyişle duygusallığı daha da kışkırtma çabasına katkıda bulunuyor. Ama filmin sinemasal ve de etik düzeyine hizmet etmiyor.  Keşke her şey bir ölçü daha sade olabilseydi...Ve kimi yerlerde önleyemediğimiz gözyaşlarımızdan hiç pişmanlık duymasaydık....

Meraklıları için bilgi: İlyas Bazna bir rivayete göre  Almanlardan aldığı paraların sahte çıkmasının da etkisiyle yoksulluğa düşmüş. Büyük savaş sonrasında ülkemizde ilk resmi haber alma, bir diğer deyimle casusluk örgütünün kurulmasına katılmış. Ki bu çabanın 1965’de kurulacak olan MİT’in temelini attığı yazılıyor. 1962’de anılarını yazdığı kitaptan belli bir gelir elde etmiş. Daha sonra Almanya’ya göç edip orada 1970 yılında, 66 yaşında hayata veda etmiş. Böyle bir filmiyse kesinlikle hak ediyordu.


Pazartesi: GLASS

 

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktörün tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasınını bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.