27 Kasım 2015

Her dönemde adalet, her koşulda hukuk!...

Yıl 1957. Savaştan sadece 12 yıl sonra dünya kabaca iki bloka bölünmüştür...

 

CASUSLAR KÖPRÜSÜ     (Bridge of Spies)    X X X X

Yönetmen: Steven Spielberg
Senaryo: Matt Charman, Ethan ve Joel Coen
Görüntü: Janusz Kaminski
Müzik: Thomas Newman
Oyuncular: Tom Hanks, Mark Rylance, Domenick Lombardozzi, Amy Ryan, Victor Verhaeghe, Alan Alda, Brian Hutchison/  DreamWorks- Fox yapımı

 

 

 Spielberg yine yapacağını yaptı. Ve tüm insanlığı ilgilendiren, üstelik yakın tarihin ilginç  ve az bilinen  bir olayına/dönemine eğilen filmini hem görkemli bir gösteri, hem de düşündürücü bir film olarak sunmayı başardı.

  Adına soğuk savaş dediğimiz ve gerçek bir savaş olmayan, öyle olmadığı için de gerçekten gösterişli, parlak aksiyon sahneleri içermeyen ve bu yüzden sinemanın da pek rağbet etmediği bir döneme ışık tutan bir film bu...Yani örneğin Martin Ritt’in ünlü John Le Carre uyarlaması The Spy Who Came İn from the Cold- Utanç Duvarında Casusluk’tan en son Guy Ritchie’nin Kod Adı: Uncle filmine kadar sayıları çok da fazla olmayan filmlere bir örnek.

  Yıl 1957. Savaştan sadece 12 yıl sonra dünya kabaca iki bloka bölünmüştür: Demir Perde, yani komünist blok ve de demokratik Batı.  (Arada kalanlara ise o yıllarda ‘üçüncü dünya ülkeleri’ denirdi.

    İki yan da korkuyla nefretin birbirine karıştığı bir psikolojiyle, iki düşman cephe halindedir. En çok korkulan da anıları henüz taze olan Hiroshima felaketine dayanan atom silahları tehlikesidir. ABD Sovyetler’in, Sovyetler ise Batı blokunun bu silahı giderek geliştirmesi ve olası bir savaşta kullanması paranoyası içindedir.

  Bu atmosferde, casusus mesleği de en parlak dönemini yaşamaktadır. Bu arada CİA aslen Rus olan bir profesörün ABD’de Sovyetler için casusluk yaptığını keşfeder. Ve adamı tutuklar. Ama bu ne de olsa Amerikan demokrasisidir. Ve elaleme karşı bir casusun bile savunma hakkından yoksun kalmadığını ve adaletin tüm kurallarıyla işlediğini göstermek şarttır.

  Böylece ülkeninm en tanınmış hukuk bürosundan, vaktiyle ünlü Nurenberg duruşmalarına da katılmış avukat James Donovan, Sovyet casusunu savunmakla görevlendirilir. O da ailesinden tüm kamuoyuna hemen herkesin antipatisini, giderek nefretini kazaman pahasına bu zor işi yüklenir. Ama o büyük siyasal gerilim yıllarında, bir ABD uçağının Sovyet hava sahasında düşmesi ve de bir Amerikan öğrencinin Doğu Berlin’de tutuklanması gibi gelişmeler, bu olayı gitgide daha karmaşık hale getirecektir.

  Son jeneriklerde isim isim her kahramanın özetlenen hikayesiyle, filmin gerçek olaylara dayandığı anlaşılıyor. Spielberg’in klasik sinemasının olgun ve kusursuza yakın yeni bir örneği bu...Aksiyon sahneleri az, ama öylesine etkileyici ki...Amerikan uçağının düşüşü; o hala enkaz halindeki Berlin, özellikle de Doğu Berlin’de sokağa inmiş korku ve sefalet. O yeni inşa edilen Berlin duvarının üzerindeki köprülerde casusların ‘değişim sahneleri’; o sanki savaşın büyük bir toplumsal ve psikolojik mücadele halinde süregelen biçimi.

  Günümüz açısından, en son düşürdüğümüz Rus uçağıyla oluşan bir güncellik var. Ama daha da ilginci, kuşkusuz filmin en ters koşullarda bile hukuk ve adaletin korunması yönündeki kesin ve keskin mesajı. Tüm savaşları kazanmış mağrur bir ABD bile, milliyetçi kamuouyunu, yani halkın büyük bir bölümünü karşısına alma pahasına, adaletin evrensel kurallara göre işlemesine özen gösteriyor.

    Kendisi de sapına kadar milliyetçi bir hakime karşı ilkelerini sonuna dek savunan ve sonunda gerçek bir kahramana dönüşen avukat Donovan kimliği ne denli etkileyici... Hele Tom Hanks’in o ürkek ve ezik bakışlarının ardına gizlenmiş haliyle...

  Elbette buradan yola çıkarak filmin açık bir Amerikan propagandasına dönüştüğü de söylenecektir.  Özellikle onca badireden sonra nihayet evine dönen bir Donovan’ın, trenden o cennet gibi Amerikan banliyösüne kıvançla baktığı sahnelerde...Hele o Berlin cehennemi manzaralarından sonra...

  Ama ne yapalım ki, parayı veren düdüğü çalar!...Biz yine de her halkın ve her devletin, en zor koşullarda bile adalet ve hukuktan ödün vermemesini öğütleyen bu filmin sonuç olarak ABD’yi aşıp evrensel bir  mesaja dönüştüğünü savunsak...Çok mu hoşgörülü davranmış oluruz?

Yarın: UZAKLARDA ARAMA

 

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktörün tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasınını bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.