23 Ekim 2015

Görkemli bir kadın filmi, bir çağdaş sinema başyapıtı

Bir tür mucize: Türk bir yönetmen ve oyuncularla Türkçe olarak çekilmiş bir film, Fransa’yı Oscar'da temsil etmek üzere seçildi

 

MUSTANG                   X  X  X  X  X

Yönetmen: Deniz Gamze Ergüven
Senaryo:   Deniz Gamze Ergüven,  Alice Winocour
Görüntü: David Chizallet, Ersin Gök
Müzik: Warren Ellis
Oyuncular:  Nihal Koldaş, Ayberk Pekcan, Güneş Şensoy, Doğa Zeynep Doğuşlu, Elif İşcan, Tuğba Sunguroğlu, İlayda Akdoğan, Bahar Kerimoğlu, Burak Yiğit, Erol Afsin, Suzanne Marrot, Şerife Kara/ Fransız-Alman-Türk ortakyapımı.

 

 

Bir tür mucize: Türkiye’de, Türk bir yönetmen ve Türk oyuncularla Türkçe olarak çekilmiş bir film, bu yıl Fransa’yı Oscarlar'da temsil etmek üzere seçildi. Ve bir Fransız filmi olarak Los Angeles’e gidecek.

Nasıl oldu bu? Şöyle oldu: filmin yazar-yönetmeni Deniz Gamze Ergüven Fransa’da yaşayan, orada sinema eğitimi alıp üç kısa film de yönetmiş bir Türk sanatçısı. Filmini ülkemizde, ama bir Fransız yapımı olarak çekti. Ve film, yılın en iyisi olarak seçilip ABD’ye gidiyor. Umarım kazanır da bayram ederiz. İki ülke birden!...

Filmi Cannes’dan sonra burada da izlerken daha iyi kavradım: bu gerçekten de önemli bir film, hatta bir başyapıt. Ve Fransızların seçimi gayet doğru gözüküyor.

Mustang öncelikle kadınlar üzerine, kadınlar tarafından yapılmış bir film. Hem de ne film!..Mütevazi görünümü ardında bunu anlamak ve hem biçimsel olgunluğunu, hem de mesajının yaşamsallığını görmek gerekiyor. Ben bizim seyircinin de bunu yapacağından eminim.

Ana-babalarını uzun zaman (on yıl kadar önce) kaybetmiş beş kızkardeşin hikayesi bu... O güzelim Karadeniz yöresinde, yeşile boğulmuş bir cennet ortamında, otoriter  olmaya çalışan büyükanneleri ve zaten otoriterlik fıtratında olan (!) haşin amcaları Erol tarafından büyütülen genç kızlar, tam kadınlığın eşiği denen o zor döneme erişmişler.

Ve o yaştaki genç kızların evrensel serüvenini yaşıyorlar. Okul sorunları, delikanlılarla bakışıp kesişmeler, ilk flörtler ve cinsel heyecanlar. O masumiyet çağının ‘günah’la ilk karşılaşması. Ve bunun bunalımları...

Ama tüm bunlar, öncelikle bize özgü gerçeklerle çatışıyor. Cinsellik bir yana masum bir flörtü bile yasaklayan ataerkil anlayış, hemen gardını alıyor. Ve kızkardeşlerin dışarı çıkması bile kısıtlanıyor, hatta yasaklanıyor: örülen duvarlar ve eklenen demir parmaklıklarla...

Ve kızlara örneğin yemek yapma dersleri verilerek, evde daha çok vakit geçirmeleri sağlanıyor. Böylece ev, birinin alayla dediği gibi “dışarı çıkılamayan bir ev kadını fabrikası”na çevriliyor!...

Öte yandan ayni mantık, kızların ‘kirlenmeden’, bir an önce evlendirilmesini şart koşuyor. Ve birbiri ardına damat adayları sökün ediyor. Daha ilk ziyarette başlayan ‘kız isteme’ geleneği, kızlara hiçbir hak tanımıyor: hayatlarını geçirecekleri adamı beğenip beğenmemeleri, biraz daha iyi tanımak istemeleri hiç kale alınmıyor. Ve giderek yaş düştükçe, iş klasik ‘çocuk gelinler’ dramına gelip dayanıyor.

Ama bu, benzer  konulara yaklaşan bizim filmlerimiz, örneğin Lal Gece veya Ateşin Düştüğü Yer tarzı bir ‘tez filmi’ değil. Çok sevdiğim o filmleri küçümsemiyorum, ama bu daha kadınsı, daha yumuşak, daha Avrupai bir film.

Böylece konu, hikaye, çevre ve atmosfer tipik Türk (hatta Karadenizli!) olsa da, film giderek evrenselleşiyor, genç kızlığa ve büyüme sorunlarına evrensel bir yaklaşıma dönüşüyor. Son derece hareketli bir kamera ve hızlı bir kurgu, filmi modern ve genç bir sinemanın örneği haline getirirken, o altı çizilmeden verilmiş ilk flörtler, o hissettirilmekle kalınmış ilk cinsel heyecanlar filme bir Yeni-Dalga havası veriyor.

Bir diğer deyimle Gamze Ergüven hiçbir şeyi sömürmüyor, abartmıyor ve örnek bir sadeliğe erişiyor. Bunun ayni zamanda şiirselliğe erişmek olduğu da açıkça beliriyor.

Ancak tüm bunlar filmin ana mesajını, feminist ya da en azından kadını/kadınımızı gözeten ve yücelten özünü bozmuyor. Örneğin bir sahnede görüntüsü değil, sadece sesi gelen TV’den yansıyan, Bülent Arınç’ın ‘kadın kahkahası’ üzerine o ünlü sözleri, seyirciyi hem güldürüyor, hem de düşündürüyor.  

Oyuncu seçimi ve yönetimi de harika. En büyüğü Sonay’dan başlayıp Selma, Ece ve Nur’dan geçerek en küçüğü Lale’ye inen beş genç kızı oynayan ekip, olağanüstü bir yetenekle rollerine hayat veriyor. Bir festivalde (Saraybosna) ortak olarak oyuncu ödülü almaları şaşırtıcı değil!...Ben yine de filmin önemli bölümünü taşıyan en gençleri Lale’de Güneş Şensoy’a özel bir övgüde bulunmak isterim. Büyüklerde iki değerli oyuncumuz, Nihal Koldaş ve Ayberk Pekcan’a da elbette...

Ve finalde bunca baskının yarattığı trajedi, kimi kayıpların yanında özgürlüğe kaçışa da imkan verecektir. Çünkü toplumsal değişimler ancak bireysel çabalar ve kimi zaman büyük özverilerle yaratılabilir.

Mustang özellikle kadınların görmesi gereken bir film. Ama her sinemasever için de kaçırılmaz bir randevu sayılmalı. Ayrıca çoğu ticari sinemanın sığ sularında kulaç atmaya çalışan yönetmenlerimiz de mutlaka görmeli.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Stephen King delilik krallığının zirvesinde..."

Bence en korkunç hikayeler/filmler bile sağlam bir zemine dayanmadıkları takdirde başarılı olmaz. Hatta gerçek anlamda ürkütmez bile...

Yıldız Hanım'ın ardından: Anılar, anekdotlar, pişmanlıklar

Sevgili Yıldız Hanım... Vakit ayırıp o oyunu yazamadım. Çok üzgünüm. Ama sizi tanımış olmanın onurunu hep taşıyacağım

Shakespeare oynayan Toros'lu köylü kadınların hikayesi

Toros açık havasına taşınmış bu Orta Çağ İngiliz saray dramı, sanki bu deplasmandan kazançlı çıkıyor