31 Mart 2017

Gerçek Naziliği ve faşizmi hatırlamak için...

The Boss Baby: Sanki büyümüş de küçülmüş hain bebek!..

UMUT  BAHÇESİ      X  X  X  ½
(The Zookeeper’s Wife)

Yönetmen: Niki Caro
Senaryo: Angela Workman
Görüntü: Andrij Parekh
Müzik: Harry Gregson-Williams
Oyuncular: Jessica Chastain, Johan Helbenberg, Daniel Brühl, Efrat Dor, Val Maloku, İddo Goldberg, Shina Haas, Michael McElhatton

ABD- Çek yapımı.

 

En çok bilinen adıyla Holocaust, yani Yahudi soykırımı üzerine sayısız film yapıldı. Ve yaşamamış olsak da yakın sayılabilecek tarihin bu korkunç sayfası, belleklerimizdeki hüzün dolu ve çok dersler içeren yerini aldı.

Bu yeni film, o dönemin pek bilinmeyen olaylarına değiniyor. İkinci savaşta özellikle Yahudi nüfusundan en çok kayıp veren ülkelerin başlarında gelen Polonya’nın başkenti Varşova’da ve onun ünlü hayvanat bahçesinde geçiyor her şey... Ki burası hâlâ açık...

Bu dev kurumun başında mesleğine aşık Jan Zabinski ve işini en az onun kadar seven ve hayvanlara ondan bile yakın olan karısı Antonina var. (Onun kızgın bir file doğum yaptırdığı sahne kolay unutulamaz).

Bir de yine hayvanları çok seven, hatta yok olmuş bir tür olan “Avrupa bizonu”nu yeniden üretme hayalleri kuran Lutz Heck var. Ki kendisi sonradan Hitler’in “baş zoologu” ünvanına kavuşmuştur!..

1939’da açılıp savaş sonunda kapanan hikaye, Hitler’in ilk işgal ettiği ülke olan Polonya’da özellikle yahudilerin başına gelenlerle ilgileniyor. Varşova varoşlarında geniş bir Yahudi mahallesi vardır ve bu talihsiz azınlık, orada yoğun bir sefalet içinde yaşamaktadır. İşgalle birlikte gelen Alman birlikleri, onların üzerinde giderek artan bir baskı uyarlamaya başlarlar. Bir süre sonra Auschwitz vb. ölüm kamplarına göndermeden önce...

Yahudi olmayan Zabinski’ler, hayvanları kadar elbette insanları da severler. Ve önce duraksalar da, bu kıyılan etnik gruba yardıma başlarlar. Gerek Heck’le, gerekse kimi Alman komutanlarla kurdukları yakınlık sayesinde, karı-koca Yahudi semtinden büyük-küçük demeden kaçırabildikleri insanların bir kısmını yıllar boyu bodrumda sağ-salim korurken, 300 kadarını da kamyonlara koyup dış ülkelere kaçırmayı başarırlar.

Bu bilinmedik Schindler’in Listesi öyküsü, temelde özgün ve etkileyici. İnsan sevgisiyle hayvan sevgisini koşut biçimde biraraya getiren, tüm canlıları gözetip kurtarma çabasını en soylu bir amaç olarak sunan ve özellikle hayvanseverleri çok heyecanlandırıp mutlu etmeye aday bir film

Ama bu büyük bir başarı da değil. Kadın bir yazarın (Diane Ackerman) gerçek kişi ve olaylardan yola çıkmış romanından bir kadının uyarladığı senaryoyu, yine bir  kadın yönetmen çekmiş. Daha önce Whale Rider- Balinanın Sırtında, North Country- Tek Başına, McFarand gibi filmleriyle dikat çekmiş Yeni Zelandalı Niki Caro.

Ama bu ‘kadınlar filmi’ çoğu erkeklerin elinden çıkmış soykırım filmleriyle aşık atamıyor. Belki fazla romantikleştirilmişş, aşırı duygusallaştırılmış, melodram yanına ağırlık verilmiş. Gerçek şu ki umduğunuz kadar etkilenmiyorsunuz, bir Schindler’in Listesi, Sophie’nin Seçimi ya da Shoah belgeselinde yaşadığınız şoku yaşamıyorsunuz. Sanki bu çok evrensel tema biraz fazla ‘Amerikanize’ edilmiş. Elbette herkesin İngilizce konuşmasının getirdiği yabancılaşmayla birlikte... 

Yine de görülmeye değer bir film bu... Jessica Chastain başrolde filmi biraz domine etse de sağlam bir kompozisyona ulaşıyor. Jan’da en çok Belgica filmiyle tanınan Johan Helbenberg çok iyi. Jacques Brel’e bunca benzemesi de doğal: ikisi de Belçikalı!.. Usta Alman oyuncusu Daniel Brühl her zamanki gibi kusursuz. Bir de tecavüze uğrayan küçük Ursula’da Shina Haas’ı takdir ettim.

Polonya yerine nedense Çek cumhuriyetinde ve Prag’da çekilmiş film, dediğim gibi görülmesi gereken bir yapım. Özellikle günümüzde Avrupa ülkelerine ikide bir Nazi veya Faşist diye bağıran politikacılara gerçek faşizmin ve naziliğin ne olup olmadığını gayet iyi anlatabilir. Vakit ayırıp da bir göz atsalar bari!..

Sanki büyümüş de küçülmüş hain bebek!..

 

PATRON BEBEK           X  X  ½
(The Boss Baby)

Yönetmen: Tom McGrath
Senaryo: Michael McCullers
Müzik: Steve Mazzaro, Hans Zimmer

Dreamworks yapımı

 

Marla Frazee adlı yazarın ilgi görmüş bir resimli romanından uyarlanmış ve uzun zamandır Disney firmasının en büyük rakibi olan Dreamworks tarafından kotarılmış  hoş bir animasyon (canlandırma) filmi.

Filmin özelliği öncelikle hikâyesi. Gerçekten de ana kahramanı 7 yaşında bir çocuk ve onun yeni dünyaya gelen kardeşi olan bir film nadirdir!..

Ayrıca aileye yeni gelen bu bebek tuhafın da tuhafıdır. Suratında şeytani bir gülüş, sırtında kostüm ve kravatı, elinde bir Bond çanta vardır, bebek olduğu halde gayet iyi konuşur: ama sadece küçük Tim’le...

Ve ana-babasının o güne dek sadece Tim’e yönelmiş sevgisini arsızca çalıp paylaşırken, suratındaki ‘hain patron’ ifadesiyle evin ve başka şeylerin hakimi olduğunu göstermeye çalışır.

Daha önce de bir seriye dönüşen Madagascar filmlerini ve Mastermind’ı yönetmiş olan Tom McGrath yine iyi bir iş çıkarmış. Kıvrak ve zekice bir grafik, sempatik ama alabildiğine hınzır kişilikler.

Ve filmin aslında, başta Alec Baldin (bizzat ‘patron bebek!) olmak üzere Steve Buscemi, Lisa Kudrow, Tobey MacGuire gibi ünlüler tarafından yapılmış seslendirme. Bizde sadece dublajlı oynadığı için onları duyamayacaksınız (ama bizimkiler de hiç fena değil!).

Ancak ara yerdeki şarkıları aynen, İngilizce bırakmışlar. İyi de olmuş...

Sonuç olarak özellikle küçükler için. Ama büyüklerin de görmesinde hiçbir sakınca yok!..


YARIN: KABUKTAKİ HAYALET

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktör tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasının bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.