07 Ocak 2015

Ey vicdan... Geldinse iki kere vur!

Artık öyle bir noktaya geldik ki, sanki bir büyük savaş ilan edildi. Bu artık vicdanla vicdansızlığın savaşıdır

Hangi kökenli olursa olsun, Türkçe’nin en güzel sözcüklerinden biri bence vicdan sözcüğüdür. Birçok anlama çekilebilecek, farklı kullanımları, zengin çağrışımları olan, Batı dillerinde aynısına rastlayamayacağımız sanki büyülü bir özcük...

Önceki akşam kanalların birindeki haber bültenini izlerken, bu sözcüğü hatırladım. Ataşehir’deki bir özel arazide son iki yıldır kurulmuş gecekondular, araziyi satın alan müteahhitin adamlarınca yıkılmış, içerdekiler çoluk-çocuk sokağa atılmış.

O müteahhiti, sanki son zamanda para kazansa da saygınlık yitiren bu mesleği kötü göstermek için özellikle seçilmiş biri gibi gösteriyor, bu olay... Çünkü, dikkat buyrun, gecekondularda barınan Romanları (eskiden çingeneler derdik) sokağa atma olayı, tam da tüm resmi makamların vatandaşları ağız birliğiyle dikkatli olmaya çağırdığı, daha bir gün önceden birçok uçuşun iptal edildiği, okulların tatil edildiği bir güne rastlıyor.

Kış mevsimi, dün başlayan yoğun karın da gösterdiği gibi, en sert günlerini yaşıyor. Ve bir para babası, kimbilir kaç gökdelen dikeceği arazisinde işe başlama mazeretiyle, o zavallı insanları sokağa atmak için tam o günü seçiyor!..

Ekrandaki kadına bakıyorum. Kucağında küçük çocuğu, ıztırapla haykırıyor: “Suriyelileri ve başkalarını konuk etmek için herşeyi yapıyorlar. Biziyse kış-kıyamette sokağa atıyorlar. Bari denize sürsünler, bitsin!”.

Evet, olabilir tabii. Ataşehir denize o kadar da uzak değil!...Ve Anadolu Yakası Romanları Yaşatma Derneği başkanı Nebahat Bilgiç şöyle sesleniyor: “Vatandaşların kapılarını bile çalmadan, insanları uyarmadan dışarıya çıkarıp evlerini yıktılar. Bu insanların barınma sorununun acil biçimde çözülmesi lazım”.

Ve ben, bu görüntüleri izleyip bu sözleri okurken, aklımdan hep vicdan sözcüğü geçiyor. Karşıtı olan vicdansızlık ta..Bu işleri yapanlarda acaba hiç mi vicdan yok? İnsanlıktan biraz nasibini almamış, herşeyi maddiyatla ölçen, yoksulluk  ve çaresizlikten hiç yüreği sızlamayan, çocukların, hatta bebeklerin sokakta biçare bırakılmasına bile acıma duygusunu yitirmiş insanlar bunlar...

Ama artık bu insan türü herşeye ve heryere hakim değil mi? Soma’da işçileri ölüme gönderen patronun, ayni zamanda devlete sattığı kömürün yarısının da taş olduğu ortaya çıkmadı mı? En ünlü siyasetçilerimiz, 269 gün komada kaldıktan sonra dünyamızdan çekip giden 16 yaşındaki Berkin Elvan’ın ölümünden sonra bile onu suçlamaya devam etmediler mi?

Bunların hepsi birbiriyle ilintili şeyler. Aralarındaki kolay görünmez bağlarla... Örneğin dört silahşörlerin, pardon dört bakanın bir Dumas romanı gibi tefrika haline gelen serüvenlerindeki son perdelerden birinde, içinde mutlaka yetim hakkı da bulunan o pahalı kol saatlerinin, o para sayma makinalarının, o Rıza Zarraf zarflarının, o ayakkabı kutusu servetlerinin sahipleri kadar, onları en mazlum pozlarını takınarak ekranlardan savunanlarda da en eksik olan şeyin ‘vicdan’ olduğu açık değil mi?

Evet, artık öyle bir noktaya geldik ki, sanki bir büyük savaş ilan edildi. Bu artık vicdanla vicdansızlığın savaşıdır. İsteyenler buna hak’la zalimin, iyilikle kötülüğün, gerçek inançla inançsızlığın, namusla namussuzluğun, erdemle günahın savaşımı da diyebilir. İsimlerin önemi yok. Olup biten hep gözümüzün önünde. Ve artık tarafını seçmek için de en önemli ve gerekli zaman bu...

 

Yazarın Diğer Yazıları

ABD'deki hayali bir savaşın korkunçluğu tam şu günlere denk düşüyor

Dünyamızın savaş denen korkunç olaya sayısız ülkede esir düştüğü şugünlerde, bu film önemli bir eleştiri sayılabilir

Bir korku klasiğinin ilk günlerine dönüş

Bu türü sevenler ve özlemiş olanlar için iyi bir seyirlik sayılabilir

Hindu kültüründen gelen kendine özgü bir kitle filmi

Karşımızda gerçekten hayli değişik bir film var. Hem anlattıkları; hem anlatma biçimleriyle...