04 Ocak 2019

Erkek bedenine hapsolmuş bir kız olmanın ızdırabı

Film büyük değişimin eşiğinde olan gencecik bir ruhun ve onun içine hapsolduğu yanlış bedenin yaşadıklarını veriyor

 

KIZ     X  X  X  ½
(Girl)

Yönetmen: Lukas Dhont
Senaryo: L. Dhont, Angelo Tijssens
Görüntü: Frank Van Den Eeeden
Müzik:  Valentin Hadjadj
Oyuncular: Victor Polster, Arieh Worthalter, Oliver Bodart, Tijmen Govaerts, Kateline Damen, Valentin Dhaenens

Belçika-Hollanda yapımı

 

Bu Lara Doktor Jivago’nun ünlü Lara’sı değil. Ama onu tanımak yine de çok ilginç. Hele Belçikalı yazar-yönetmen Lukas Dhont’un bu ilk filminde, gerçekten tanıdığı Nora adlı bir genç kızın öyküsünü çok etkileyici bulup filme aldığını öğrenince...

Evet, bu gerçek bir hikâye imiş. Ama öylesine farklı, dokunaklı ve de özgün duruyor ki... 15 yaşında, annesi çekip gitmiş, babası ve küçük erkek kardeşiyle yaşayan Lara, uzun sarı saçları ve masum yüzüyle tam bir kız gibi dursa da aslında bir erkek bedenine sahiptir: Adaleli üçgen vücudu ve de erkeklik organıyla...

Ama kız olmaya kararlıdır. Bunun için babanın da tam desteğiyle doktorlara gitmiş, gerekli hormon tedavisine başlamış ve ufuktaki ameliyatı beklemeye koyulmuştur.

Ama o aynı zamanda bir bale tutkunudur. Ve ülkenin en ünlü bale okuluna kaydını yaptırmış, yoğun biçimde çalışmaya başlamıştır: hem grup olarak, hem de ünlü bir hocadan kişisel dersler alarak...

Film böylesine bir büyük değişimin eşiğinde olan gencecik bir ruhun ve onun içine hapsolduğu yanlış bedenin yaşadıklarını veriyor. Lara bir yandan biraz geç başlamış iddialı ve insafsız bir eğitimin zaten değişime hazırlanan o zayıf bedenine verdiği azabı yaşıyor: Kanayan ayak parmakları, zedelenen adaleleri, bastırmaya çabaladığı penisiyle...

Öte yandan sınıftaki gençler ona belli bir anlayış ve uygar bir hoşgörüyle yaklaşsalar da, sonunda o büyük farklılığı ve o

ölümcül aykırılığı hazmedemiyorlar. Ve Lara özellikle kızlardan gelen bir baskıyla, bir dişi sadizmle karşılaşıyor. Bu da onun zaten yaralı bedenine ruhunun yaralarını da ekliyor.

Demek ki hikâyenin iki temel akışı var. Bir yandan bale sanatının neredeyse işkenceyle flört eden o insafsız ve acımasız uygulaması. Ki sinema tarihinde ele alınmış bir konudur: Michael Powell- Emeric Pressburger ikilisinin Hoffmann’ın Masalları’ndan (1951) Darren Arronofsky’nin Siyah Kuğu’suna (2010) kadar... O bale sahneleri filmde büyük yer tutuyor ve baleseverler için çok ilginç gözüküyor. Ayrıca sanattan çok spor alanında geçse de yakın zamanın  Ben,Tonya filmi akla geliyor. 

Öte yandan, belki asıl tema olan çift-cinsiyetlilik olayı. Ve bunun hassas bir ruhta yaratacağı fırtına. Filmin asıl gücü ve ilginçliği sanırım bu temadan kaynaklanıyor.

İşin tıbbi yanından süje için psikolojik yanına; kendilerini çağdaş sanıp yine de kıskançlık ve hoşgörüsüzlük batağından  kurtulamayan genç sanatçı adaylarına birçok öge karmaşık ve yoğun bir bütün oluşturuyor. Ve seyirciyi düşünmeye çağırıyor.

Ama baş oyuncu Victor Polster filmin en önemli kozlarından. Yönetmenin uzun süre aradığı ve ancak onu bulduktan sonra filmini gerçekleştirdiği o ‘müstesna’ yaratık... Hakkında IMDB’de bile hemen hiç bilgi olmayan bu genç adam, rolüne öylesine bir inandırıcılık katıyor ki... O olmasa bu filmi olmazdı diye düşünüyorsunuz.

Her şey biryana, tüm o dansların altından nasıl kalkmış? Ben, Tonya’da buz kayağı için sorduğunuz bu soruyu burada onun için soruyorsunuz. Ama yanıtı belirsiz!..

Yarın: YANGIN YERİ

 

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktör tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasının bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.