13 Aralık 2014

Emek destanları ustasının yeni filmi

Film, insana ve emeğe adanmış sinemanın yeni bir kilometre taşı olarak belleğimize yerleşiyor.

ÖZGÜRLÜK  DANSI      X  X  X  X
(Jimmy’s Hall)

Yönetmen: Ken Loach
Senaryo: Paul Laverty
Görüntü: Robbie Ryan
Müzik: George Fenton
Oyuncular: Barry Ward, Simone Kirby, Andrew Scott, Jim Horton, Brian O’Bryne/ İngiliz filmi.


Ken Loach... Ona karşı olan sevgi ve saygımı kimi yazılarımda öylesine yoğun biçimde dile getirdim ki...Tekrara gerek var mı?

Aslında elbette var. Nasıl olmasın ki, ünlü internet sitesi imdb’de film hakkındaki bir eleştiride, Fransa’dan yazan Alex şöyle demiş:  “Bu benim ilk Ken Loach filmim. Ve hiç düş kırıklığına uğramadım”.

Elbette ‘ilk Ken Loach filmlerini görenler’ de olacak. Ve biz onlara 80 yaşının eşiğinde (1936 doğumlu) bu politik İngiliz ustasının, 1960’ların sonlarından beri aşina olup bayıldığımız bu yönetmenin dev yapıtını anlatıp savunmayı sürdüreceğiz.

Çünkü TV’den gelip 68’ isyanının ilk günleriyle birlikte sinemaya atlayan Loach, Alan Parker’in dediği gibi ‘sinemayı hep bir şey anlatmak için kullandı’. O ‘bir şey’ de hep emekle sermayenin bitmeyen çatışmasında emeğin ve emekçinin yanında yer almak, onun davasını savunmak, onun sözcülüğünü yapmak oldu.

Komünizmin çöküşü, ‘ideolojilerin ölümü’ ve emek sömürüsünün artık sıradanlaştığı çağdaş dünyada, Loach ideolojisinden hiç ödün vermeden ayni tavrı sürdüren tek yönetmen olarak kaldı... Desem, bilmem abartmış olur muyum?

Özgürlük Dansı, onun kimi filmlerinin anavatanı İrlanda’ya dönüyor. 1920-21 yıllarındaki kanlı bağımsızlık ayaklanmasından sonra birçok işçi gibi ABD’ye göç eden ve on yıl sonra iktidarın değişmesiyle birlikte ülkesine dönen Jimmy Gralton, burada başta yerel ve otoriter papaz Sheridan olmak üzere çok kişi tarafından kuşkuyla karşılanıyor. Acaba yine ‘komünizme adanmış’ inatçı savaşımını sürdürecek midir?

Ama Jimmy barış yolunu seçmiş gibidir. Özellikle gençlerden gelen talep yönünde, on yıl önce açılıp halk için tam bir eğitim ve düzeyli eğlence ortamı yaratan ve artık harabeye dönüşmüş olan ‘salon’u yeniden kurmaya kalkışır. Orada eskiden olduğu gibi yazı ve müzik dersleri verilecek, elişleri öğretilecek, orkestra eşliğinde dans edip eğlenilecektir. 

Ancak bunlardan bile korkanlar vardır. Tıpkı günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi...(Bakınız: Kadıköy’de polis baskınıyla kapatılan Caferağa Mahalle Evi!).

Onlar, her türlü yeniliğin, sanat ve eğlencenin yeminli düşmanları, gençliğin ve neşenin ezeli karşıtlarıdır. Ve onlar, gülmeyi bile günah sayan alabildiğine tutucu bir din anlayışının da etkisiyle, salonunu Jimmy’nin başına yıkmayı deneyeceklerdir.

Gerçek bir tarih dilimine ve gerçek olaylara dayanan bir film. İngiltere/İrlanda gibi bir coğrafyada ve nispeten yakın bir tarihte bile insanoğlunun ne kadar bağnaz olabileceğini, belki de o yıllarda yükselen bir yandan komünizm, öte yandan faşizmin saldığı korkunun da katkısıyla dinsel fanatizmin nasıl yükselebildiğini çok iyi gösteriyor.

Ve Loach yine hep olduğu gibi bize, yıllanmış senaryocusu Paul Laverty’nin de katkısıyla, hiçbir didaktizm içermeyen, tümüyle hayatın içinden çıkmış gözüken bir hikaye ve karakterler sunuyor. O İngiliz oyunculuğu, baş rolünden figüranına perdeye yansıyan her bir kişiliği sanki sokaktan, çevreden toplanmış gerçek birine dönüştürüyor. Film boyunca ve hiç aksamadan...

Böylece film, sona doğru biraz sarkma kusuruna karşın, finali iyi toparlıyor. Ve gelip, bu insana ve emeğe adanmış sinemanın yeni bir kilometre taşı olarak belleğimize yerleşiyor. Günümüz Türkiye’sinden de yansımalar içeren, görülmeye değer bir film...

 

Aşk filmleri türüne
kişisel bir katkı

FAKAT MÜZEYYEN, BU DERİN BİR TUTKU    X  X  X

Yönetmen: Çiğdem Vitrinel
Senaryo: Ceyda Aşar, C. Vitrinel
Görüntü: Vedat Özdemir
Müzik: Harun Tekin
Oyuncular: Erdal Beşikçioğlu, Sezin Akbaşoğulları, Erdinç Gülener, Ege Aydan, Harun Tekin, Hale Süren, Derya Alabora, Barış Yalçın, Esra Doğan, İdil Yener/ Mars Productions yapımı.


Çiğdem Vitrinel’in yeni filmi, İlhami Algör’ün romanından Ceyda Aşar ve Vitrinel tarafından senaryolaştırılmış. Film kısaca bir aşk filmi olarak nitelenebilir. Ancak diğerlerinden hayli farklı olduğu da kesin...

Bu aşk, yazar olmaya çabalayan (ama hiçbir romanı henüz yayınlanmamış) Arif’le birden karşılaşıp tutulduğu Müzeyyen’in öyküsünü anlatır. İkisi de aşk serüvenlerine bulaşıp hayal kırıklığı yaşamışlardır. Özellikle Müzeyyen uzun süre evli kaldığı kendisinden yaşlı bir erkeğin anılarından tümüyle silkinip kurtulmuş değildir.

Arif ise bir Adem Baba havasında, savruk, dalgın, bohem hayatı yaşayan, boş zamanlarında DJ’lik yapan biridir: Erdal Beşikçioğlu’nun fiziğiyle uyum içinde olan bir karakter!.. İlişkileri hep geçici olmuş, son dönemde en güçlüsünü bir fahişeyle yaşamıştır. Müzeyyen onun için fazla kişilikli, fazla başına buyruk bir kadındır. Ve ilişkileri mutlu sonla bitecek gibi değildir. Ama bitiren taraf gerçek bir sürpriz olacaktır, onu da söyleyelim!..

 Film bir romandan uyarlanmanın karşılığını zengin diyalogları, şiirsel lezzeti ve edebi düzeyiyle veriyor. Ama bu ayni zamanda hayli geveze bir filme de yol açmış!..

Oyunculuklar iyi. Bilmiyorum, kadınlar Arif’te, yani Beşikçioğlu’nda aradıkları erkek tipini bulacaklar mı? İşlerine karışmayayım!  Ama ben erkek olarak, hırpanilikten kurtulup gömlek-ceket giydiğinde çok daha iyi durduğunu söylemeliyim!..

 Bense Müzeyyen’i çok tuttum. Yani Sezin Akbaşoğulları’nı... Ayrıca tüm karakter oyuncularını da oldukça beğendim.

Sinema olarak çok sevdiğim kimi bölümler de oldu. Özellikle başlarda Arif’le dört kankasının, iki yaşlı erkeğin de katkısıyla yaptıkları ‘kadın muhabbeti’ çok hoştu: bu ülkede biz erkeklerin kadınlara ne kadar farklı ve çelişkili biçimlerde bakabildiğimizi gösterdiği için... Düğün sahnesi de çok iyi çekilmiş bir bölümdü.

Filmin cilası altında biraz kof olduğu ve özellikle filmlerde tempo ve sürükleyicilik arayanları doyurmayacağı söylenebilir. Ama kadın-erkek ilişkisi ve giderek ‘aşk filmi’ türünde en azından özgün ve yenilikçi olduğu yadsınamaz.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Sokak gezilerim, biten kitaplarım ve 2000'lerin yönetmenleri

Her şey aynen sürüyor. Biraz eğlenceyle, çoğu yapay ve zoraki duran etkinliklerle süslenmek istenen o bitmeyen ve kolay kolay da bitmeyecek zorunlu ev hapsi devam ediyor

Korona günleri: Evde neler dinliyorum?

Evdeki müziğe gelince... Elbette benden güncelliği ve de YouTube, Spotify, Streaming gibi yeni moda işleri beklemezsiniz. Bunları Ertuğrul Özkök gibi gençlere bırakıyorum!..

Sinemamızda 2019 yılının 'gişe mucizesi'

Keşke biraz daha sade olabilseydi...