18 Mayıs 2021

Deha sahibi mağrur bir feminist kadının inanılmaz öyküsü

Bu özel, karmaşık, alabildiğine yetenekli ama gereksiz biçimde mağrur kadının öyküsü parçalı bir anlatımla veriliyor

RADİOACTİVE

X X X

Yönetmen: Marjane Satrapi
Senaryo: Jack Thorne, Lauren Redniss
Görüntü: Anthony, Dod Mantle
Müzik: Evgueni Galperine, Sacha Galperine
Oyuncular: Rosamund Pike, Sam Riley, Yvette Feuer, Ralph Berkin, Simon Russell Beale, Sian Brooke

İngiliz-Fransız- ABD- Çin-Macar ortak-yapımı

2019

Digitürk'te gösterilen bu film, internette (yani imdb'de) oldukça farklı tepkiler almış. Çok sevenler de var, hayli eleştirenler de... Ben en azından çok ilginç bulduğumu belirtmeliyim.

Yakın tarihin en ünlü bilim kadınlarından biri olan Marie Curie'nin öyküsü, 1943 yılında en klasik bir Hollywood biyografisi olarak perdeye gelmişti; Madame Curie adıyla... (Yönetmen: Mervyn LeRoy, Oyuncular: Greer Garson ve Walter Pidgeon) Ve sinema tarihinin saygın yapımlarından biri statüsüne yerleşmişti.

Bu kez hikâye çok farklı biçimde anlatılıyor. Öncelikle bunun bir grafik (yani resimli roman) uyarlaması olduğunu söyleyeyim. Sonra da birçok açıdan yenilikçi, hatta cüretkar bir tavrı da var. Kimi zaman geriye tepse de... Polonyalı Marie Skolodowska'nın gelip Fransa'ya yerleşmesi, 1896'dan itibaren ciddi bilimsel araştırmalara girişmesi... Orada tanıştığı Fransız bilim adamı Pierre Curie'yle hayatını ve kaderini birleştirmesi.

Ve özellikle yeni elementler keşfetmesi; en çok da radium ve uranium üzerinde çalışması. Bu elementler örneğin kanser tedavisine yarıyor ama aynı biçimde adına radyoaktif denen ölümcül olabilecek keşfe de... Ya da lösemi veya anemi hastalıklarına da... Ayrıca bu keşifler Paris'te garip ve şova yakın işlerde de kullanılmaya başlıyor: spiritüalizm seansları, ruh çağırmalar gibi...

Tüm bunlar ve kocası dahil tüm erkeklerle alabildiğine sert ve mağrur ilişkileri (o aynı zamanda bir feminist öncüdür!) Marie'nn hayatını kolaylaştırmıyor. "Ben de inançlıyım. Ama sadece bilime ve ilerlemeye" diyen genç kadın, zor günler geçiriyor. Bir yandan başarıya bile kucak açamıyor; 1903'te Pierre'le birlikte Nobel ödülü aldıklarında Stockholm'e gidemiyor. Çünkü o sırada hamiledir. Aynı biçimde doğurmak için hastaneye gitmiyor, çünkü annesini hastanede kaybettiğinden o mekanlardan nefret etmektedir.

Böylece zaman geçiyor. Pierre hastalanıyor, kan tükürmeye başlıyor. Marie kibir düzeyine çıkan gururuyla ilk Nobel alan kadın, Sorbonne'da ders veren ilk kadın profesör gibi titrler alırken, akademik kurullar karşısında küstahlığa varan bir gururla konuşuyor. Ve giderek Fransa'da nefret edilen bir kadına dönüşüyor; tipik Polonyalı, pis Yahudi, piç, ülkene dön gibi nazik laflar işiterek!.. Öğrencileri bile giderek azalıyor. Ve Paris cafelerinde özelikle kadınlar ona nefretle bakıyor...

Ama örneğin Stockholm'de Kadın Hareketi'nin desteği ve ödülü, bir ikinci Nobel aldığında İsveç Kraliyet Akademisi'ndeki konuşması var ki, gayet etkileyici. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı'nda bizzat cepheye giderek askerlere yardımı, iki kızının büyüyüp aynı yolu, yani bilimi seçmeleri ve ona geç de olsa destek sağlamaları gibi teselliler de var.

Bu özel, karmaşık, alabildiğine yetenekli ama gereksiz biçimde mağrur kadının öyküsü parçalı bir anlatımla veriliyor. Özellikle araya Curie'lerin bulduğu radyoaktivitenin neden olduğu facialar sokulmuş. Kimileri çok daha sonra yaşanmış, kimileri belgesel havasında... Böylece Hiroşima ve Nagasaki'de atom bombaları, Cleveland'da 1956'da yaşanan hastane olayı, 1961'de Nevada'daki nükleer bomba testi veya 1986'daki Çernobil patlaması gibi olaylar görülüyor. Seyirciyi hayli şaşırtmak pahasına...

Ve Marie'nin de 1934'de gelip çatan ölümü 'plastik anemya'dan oluyor. Yani hayatı boyu uğraştığı radyoaktivite'den... Söylenene göre onun 1890'lardan beri kullandığı tüm eşya, tüm kitaplar, tüm notları vs. radyasyon içeriyor. Ve ancak özel bir donanımla izlenebiliyor. Öyle bir şeye bulaşmış ki... Sonrasında kızları ve damatları da aynı yolda gidiyorlar. Ve bunlardan Eva da bir Nobel ödülü almayı başarıyor.

Nedense Budapeşte'de çekildiği bildirilen bu özel film, kafa karıştırıcı yapısına karşın bana ilginç geldi. Bu konuda klasik bir biyografi filmi zaten var, bir de bu modernini izleyelim... Değerli oyuncu Rosamund Pike'ın başrolde çok iyi olduğunu belirteyim. Ötekilerse muhtelif!..

Yazarın Diğer Yazıları

Yürek yaralayan bir baba-oğul ilişkisi

Film gerçekten de son derece dokunaklı öyküsüyle kalplerimize sesleniyor. Fonda yeşillikleri, barları, sarhoşlukları, country'den rock'a giden müziği ve naiflikle karışık kötülükleriyle "derin Amerika" yatıyor. Ön planda çok az süren, ama acısını film boyu hissettiren bir baba-oğul dramı

Kirlenen deniz ve yok olan doğa mı dediniz?

Ülkemize uğramamış bu film, özellikle çevre sorunlarına ilgi duyanlarca izlenebilir, hatta izlenmeli