28 Ekim 2015

Çivisi çıkmış bir toplumda, hesap günü yaklaşıyor...

Öylesine bir korku sarmış ki tüm benliklerini... O hesap gününün gelmemesi için her şeyi göz alabilirler

Seçim yaklaştıkça iktidarın zülmu ve baskısı da artıyor. Gün geçmiyor ki hazretin ağzından bir kesim, bir meslek grubu, bir kurum, bir tarihsel kişilik, bir parti, bir inanç, bir siyasal angajman, bir ideal ve onun taraftarları en ağır biçimde saldırıya uğramasın…

Ve  aynı kararlılıkla toplumu toplum yapan, çağdaş demokrasi yolunda yıllarca uğraşarak iyi-kötü  kurduğumuz düzen, ortaya koyduğumuz kurumlar, yarattığımız ilke ve idealler en haşin biçimde silkelenip köklerinden koparılırcasına zarara uğratılmasın...

Ortada ne hak kaldı, ne hukuk... Ne mantık var, ne sağduyu. Ne saygı kaldı, ne sevgi. Ve zaten haşin ve öfkesi burnunda bir halk olan Tük halkı, sanki Amerika’nın en vahşi western günlerinde moda olan bir linç kurumunu hemen her yerde gündeme getirmeye başladı. En acı örneği bir tür yeni Madımak veya Malatya provası olan Kırşehir olaylarında yaşanan...

O görüntüler hiç gözlerimin önünden gitmeyecek... Sayısız insanın diri diri yanmasına ramak kalmıştı. Olmadıysa, mutlu bir rastlantıdır. Peki buna karşı üst makamlardan bir kınama, bir görevden alma veya istifa, ciddi bir adli takip duydunuz mu?

 

İnsanlığa sığmaz tutumlar

 

Artık her yerde yaşanan insanlık dışı olaylardır: Bizi günden güne insanlıktan, onurdan ve gelecek için umuttan uzaklaştıran... Örneğin geçen yıl bu zamanda Kobani’de başından vurulup sonra linç edilerek ölen bir gencin babası, Bedrettin Kaçaroğlu, ‘oğlunu kurtarmak isterken iki sivil polise taşla vurmak’ iddiasıyla mahkemededir artık... Böylesine bir faciada bir babaya gösterilmesi gereken saygı, en ilkel toplumlarda görülecek düzeyin bile altına inmiştir artık...Ne diyebilirsiniz?

Benzer biçimde artık her şey tehdit altında ve saldırıya açıktır: Kaba gücün, sokak magandalarının, kiralık ajanların... Onlar olmazsa bizzat  kolluk kuvvetlerinin, polisin ve de adaletin...Hukuk artık  gerçek anlamda yerlerde sürünmektedir ve artık adalete olan inancımız olabilecek en alt düzeye inmiştir.

 

Gezi’yi yaratanlara yağan cezalar

 

Nasıl inmesin ki... Bunca kepazeliğin peşine düşmeyen bir yönetim ve hukuk anlayışı, onca zaman sonra Gezi Olayları’ndan yargılanan birkaç yüz kişinin hemen hepsine ceza yağdırmıştır. Belki savcıların istediği kadar uzun yıllar hapis değil. Ama 400 küsur sanığın irili-ufaklı cezalara layık görülmesi... Üstelik bunların  içinde tek ‘suçları’ en klasik Hipokrat Yemini’ni uygulayarak yaralılara bulabildikleri ilk mekânda yardım etmiş doktorların bulunması...

O mekân bir cami imiş. Ve suç da ‘kutsal mekânı kirletmek’ imiş. Peki onları sokakta ölüme mi terk etseydiler? Çok isterdim, kendilerine hoca sıfatı yakıştırılan ve ikide bir ekranlanda arz-ı endam eden İslami şöhretlerin, ya da daha mütevazi, ama gerçekten konunun uzmanları olan kişilerin bu konuda fikir beyan etmesini: Acaba o doktorlar gerçekten günah mı işlediler? 

Bunu da sırf merakımdan soruyorum. Yoksa –Allah’a şükür- henüz şeriatle yönetilmeye –şimdilik!- geri dönmediğimize göre, o alimlerin yargısı bile o doktorları suçlamaya yetmezdi. Mahkum etmeye hiç yetmezdi.

Ama, başta o doktorlar, tüm o ceza alan Gezi kahramanları merak etmesin. Gezi olayları artık Türk, giderek dünya demokrasi tarihinin malıdır. Ve tarih bu konudaki hükmünü bence vermiş bulunmaktadır. Gezi başkaldırısı artık 68 Olayları, Wall Street protestoları, Selma Özgürlük Yürüyüşü vb. siyasal kitle olaylarıyla aynı kategoride anılacaktır. 

Ve tüm katılanlara ve onların mirasçılarına hep onur getirecektir. Gelecek bir yönetimin oraya, kurtarılan o güzelim parkın bir köşesine mutlaka yaptıracağı bir anıtla birlikte...

 

Hep mazlumlara yönelen saldırı

 

Ama saldırı durmuyor, durmayacak. Muhalif ve özgür bir basına karşı tam bir ‘büyük taarruz’ var: Hürriyet’e saldırılar, muhalif kanalları tüm TV sistemlerinden görülmemiş bir utanmazlık içinde kovmalar, adeta bir dokunulmazlık zırhı içine alınmış bir Cumburbaşkanı’na sanki hiç dokundurmamak için işletilen yoğun, acımasız, kural ve kanun dışı bir cezalandırma etkinliği. Kimi zaman 10-15 yaşında çocuklara veya feryat içindeki yakınlarına yönelen...

Selahattin Demirtaş’ın dünkü bir sözü ne ilginçti: “Başbakan çıkıp Dilek’i de yuhalatacak mı, çok merak ediyorum”. Öyle ya, ölen bacak kadar çocukların matem içindeki analarını bile seçmenlerine yuhalattı, bu iktidar...En son olayda evini basan polise ‘galoş giymesi’için ricada bulunan gencecik bir kızı, Dilek Doğan’ı vurup öldüren polisi de pekala koruma altına alabilir, aileyi de örneğin muhtarlara yuhalatabilir!...

Ve en son olay. Bu kez objektifler, pardon silahlar büyük sermayeye yönelmiş. Bir dönemde yakınlık içinde olunan, ama şimdi yine o ‘paralel saplantısı’ içinde düşman gözüken bir büyük gruba. İçinde sadece büyük yatırımlar değil, dev bir üniversitesi, gazeteleri ve TV kanalları da olan İpek Koza grubuna...

Hiç şaşmadım. Hırstan ve gelecek korkusundan gözü dönmüş bir iktidar için sürpriz değil. Öylesine bir korku sarmış ki tüm benliklerini... O hesap gününün gelmemesi için her şeyi göz  alabilirler.

Ama o gün geldi, geliyor, gelecek. Ve kurtuluşları da olmayacak.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

İçerideki has yazarımız: Selahattin Demirtaş

Kürt dostlarımız... Sakın oyuna gelmeyin!....

Orta Doğu’nun kaderini paylaşanlar için ilgiye değer bir film

Yönetmen bu filmi Suriye’de çekemeyeceğini bildiği için İstanbul’u seçmiş