16 Haziran 2017

Bir duvarın ardında ölümü beklemek

Bush yönetiminin balıklama daldığı, sonradan Ortadoğu’yu bir daha düzelmeyecek biçimde allak-bullak ettiği anlaşılan bu savaşta, üç kişi arasında geçen bir öykü

 

DUVAR- SNİPER    (The Wall)     X  X  X

 


Yönetmen: Doug Liman
Senaryo: Dwain Worrell
Görüntü:Roman Vasyanov
Müzik: Christoph Kaiser, Juliam Maas
Oyuncular: Aaron Taylor- Johnson, John Cena, Laith Nakli

Amerikan filmi

 

 

Kimi ilginç filmlerin usta yönetmeni Doug Liman bu kez şaşırtıyor. Gösterişli gibi durup hiç öyle olmayan, ama sadeliği içinde etkileyebilen bir filmle...

Film 2007 yılında Irak savaşı sırasında geçiyor. Bush yönetiminin balıklama daldığı, ama sonradan Ortadoğu’yu bir daha düzelmeyecek biçimde allak-bullak ettiği anlaşılan bu savaşta, sadece üç kişi arasında geçen bir öykü.

Komando astsubay İsaac, yanıbaşındaki Matthew’la birlikte bir grup insanın ölü olarak yattığı, ama onları öldürenlerin en azından birinin hayatta olması ihtimali olan bir büyük yıkıntıya karşı mevzi almıştır.

Aralarında çok tipik sözlerle, o kendine özgü Amerikan savaş jargonuyla söyleşirken, harabenin aslında bir okul olduğu ve içinde hala ‘hacı’ diye andıkları ölümcül bir nişancının bulunduğu anlaşılır.

Nitekim Matthew onun kurşunlarına hedef olarak yaralanır ve ölü gibi yatmaya başlar. İsaac bir yandan onu kurtarmaya, öte yandan yardım istemeye çabalar. Ama telsizde ulaştığı sesin aslında bir Amerikan üssü değil, bizzat ‘İraklı hacı’ olduğu anlaşıyır.

Ve iki adam, ölümün ayırdığı ıssız bir çöl dekorunda uzun bir diyaloga başlarlar.

Film gerçekten de bu uzun konuşmanın öyküsü. Demek ki alabildiğine sade, tek bir dekora, kısıtlı bir zamana ve bir ana temaya (hayatta kalabilmek) yoğunlaşmış bir öykü. Bir tür ‘çölde tiyatro’...

Ama bu zaten klasik Yunan trajedisinin ana kuralı değil midir? Böylece film kimileri için hayli sıkıcı bir hal alırken, o dramın içine nüfuz edebilenler için trajik bir güç ve güzellik kazanıyor denebilir.

Hemen tümüyle İsaac’ı oynayan Aaron Taylor- Johnson’un sırtında taşıdığı film (hem de gayet iyi taşıyor) ilginç yaklaşımlar içeriyor. Örneğin hacı aracılığıyla ABD siyasetine ve o savaşın anlamsızlığına getirilen ciddi bir eleştiri var.

Ayrıca klasik kahramanlık edebiyatı ve ABD’nin askeri gücünü yüceltme tavrı da bu filmde yok. Özellikle o şaşırtıcı finalin de ortaya koyduğu gibi.

Bu konular üzerinde düşünmek ve bunca sadelik içinde belli bir sinemasal güce ulaşma becerisi için görülebilecek bir film. Ama pek hanım seyirci için olmadığını söylemeliyim!...

 

 

Özellikle araba sevdalısı her yaştan çocuklara...

 

 

ARABALAR- 3     (Cars 3)         X  X

 


Yönetmen: Brian Fee
Senaryo: Kiel Murray, Bob Peterson, Mike Rich
Görüntü:Jeremy Lasky, Michael Sparber, Kim White
Müzik: Randy Newman

Disney-Pixar yapımı

 

 

Ünlü animasyon serisinin son filmi. İlk ikisinin düzeyini aratmayan, gösterişli, tempolu, canlandırma sanatının/tekniğinin en  son zirvesi. Disney’in görkemli mirasına Pixar’ın hınzır buluşlarını da ekleyen...

Ama benim için ne ifade ediyor? Doğrusu bütün filmi kafamdaki son günlerin sinema-dışı tüm olaylarını, kişisel sorun ve kaygılarımı yeniden gözden geçirirken dalgın gözlerle izledim desem...Kızar mısınız?

Elbette bu tür filmlerin belli yaş gruplarına seslendiği gerçeği  var. Keşke torunumla gidebilseydim!...

Yine de arabalara tam birer kimlik yakıştıran, zaten ortada ne şoför, ne seyirci, ne de ufukta herhangi bir insan göstermeden, karşımıza sadece bir makineler dünyası getiren bu filmi biraz övmek gerekir.

Her şeyin merkezine kendimizi, yani insanoğlunu koyarak hayatı ve doğayı alabildiğine egoistçe yorumlayan bir ortam yerine, böylesine bir arabalar egemenliği hiç fena olmuyor!....

Böylece yeni/eski model, yaşlı/genç, gururlu/mütevazi, öfkeli/neşeli, küfürbaz-filozof sayısız araba bir araya gelip öylesine bir şamata yaratıyorlar ki...Katılana ne mutlu!... 

Yarın: Gençlik başımda duman

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yıldız Hanım'ın ardından: Anılar, anekdotlar, pişmanlıklar

Sevgili Yıldız Hanım... Vakit ayırıp o oyunu yazamadım. Çok üzgünüm. Ama sizi tanımış olmanın onurunu hep taşıyacağım

Shakespeare oynayan Toros'lu köylü kadınların hikayesi

Toros açık havasına taşınmış bu Orta Çağ İngiliz saray dramı, sanki bu deplasmandan kazançlı çıkıyor

Bir sinema zirvesi değil; ama bir spor filmi başyapıtı...

Ken Miles yarışın ne menem bir şey olduğunu anlatmak için Henry Ford'u zorla arabaya alıp piste fırladığında adam hüngür hüngür ağlamaya başlayınca... Bizim de ağlayasımız geliyor. Aynı biçimde, Enzo Ferrari sonunda kaybedince, ona bile üzülüyoruz!..