16 Aralık 2017

Bilim-kurgu başyapıtı efsane yeni ufuklara açılıyor

Ve karşınızda yeni bir ‘üçleme’

 

YILDIZ SAVAŞLARI: SON JEDİ    X  X  X  X
(Star Wars: The Last Jedi)

Yönetim ve senaryo:  Rian Johnson
Görüntü: Steve Yedlin
Müzik: John Williams
Oyuncular:  Mark Hamill, Carrie Fisher, Adam Driver, Daisy Ridley, John Boyega, Oscar Isaac, Lupita Nyong’o, Andy Serkis, Domhnall Gleeson, Anthony Daniels, Gwendoline Christie, Kelly Marie Tran, Laura Dern, Benicio Del Toro

Lucas Film- Walt Disney yapımı

 

 

Star Wars dönüyor. Tam 40 yıl önce, 1977’de George Lucas’ın yazar-yönetmen-yapımcı olarak hayalinden doğan ilk filmi nasıl sevmiştik!.. Bizde (o zamanlar adet olduğu üzere) ancak iki yıl sonra gösterilen filmi 1979’da, artık kapanan Site sinemasında izlediğimizde, artık ergen olmasak da düşlere dalmıştık.

Ve ben 1995’de 100 Yılın 100 Filmi kitabıma onu almıştım. Belki tümüyle ilk üçlemeyi de alabilirdim. (Ki bugün olsa sanırım öyle yapardım).

Lucas sonraki iki bölümü başka ellere emanet etti. Yıllar sonraysa hikâyeyi ilk üç bölümün öncesine taşıyan yeni bir üçlemeyi başlattı: 1999’dan itibaren… Ve yeniden bizzat yönetime döndü.

Artık tümüyle yenilenmiş bir kadroyla… Ve eskilerin adını bile anmaksızın… Ki zaten zaman seçimi buna imkan vermiyordu.

Ve karşınızda yeni bir ‘üçleme’

Yepyeni bir üçleme ise 2015’de başladı: J. J. Abrams’ın yönettiği The Force Awakens- Güç Uyanıyor’la…Olaylar, ilk üçlemenin üç kuşak sonrasına taşınıyor, türün o ilk ve eski kahramanları yeniden perdeye gelirken, yenileri de işin içine katılıyordu. Şimdiyse bu üçlemenin ‘ortanca filmi’ Rian Johnson’un damgasıyla karşımıza geliyor.

Bu kez o filmin devamı olarak, yine ‘çok çok eski zamanlarda’, ilk üçlemenin sonunda yenilen İmparatorluk’un yerini alan kötülük kumkuması İlk Düzen ve onun başındaki şeytansı Snoke’a karşı savaşan Direniş’in destanı var. Ama bu çabanın kahramanları öylesine bölünmüşler ki…Herbiri ayrı bir gezegene sığınmış yaşıyor.

Eski efsaneler yine karşımızda

Artık hayatta olmayan Han Solo’dan gayrisini buluyoruz. Prenses Leila, yine Carrie Fisher’in artık biraz Glenn Close’u hatırlatan fiziğiyle direnişe yön vermeye çalıyor. Ağabeyi Luke Skywalter (iyice yaşlanmış bir Mark Hamill) sığındığı Ahch-Go gezegeninde Porg’lar ve benzeri çok sempatik hayvanlarla vakit öldürüyor!..

Yine en eski kahramanlardan ürkünç, ama sevimli Chewbacca ve robot R2-D2 de ortalarda…Hatta kahin Yoda bile (yine Frank Oz’un sesiyle!) karşımızda…..

Geçen filmden gelen kişilikler: özellikle Luke Skywalker’ın peşine düşüp onu yeniden savaşa katılmaya ikna etmeye çalışan ve giderek kendisi tam bir kadın silahşöre dönüşen Rey (Daisy Ridley); ‘korkak kahraman’ Finn (John Boyega); kötüler kötüsü Snoke (yine makyaj cambazı Andy Serkis).

Adam Driver. Ve de en yeniler

Ayrıca Direniş’in gözü pek pilotu, Leila’nın inatçı askeri Poe Dameron’da Oscar İsaac…Ama içlerinde en etkilisi Adam Driver. Driver ova gibi geniş yüzüne her türlü anlamı yerleştirmeyi başarıyor. ‘Baba katili’, Snoke’un çırağı, Darth Vader’in baş mirasçısı Kylo Ren olarak işe kötülükle başlıyor. Biralar Rey’e aşık olması onu iyiliğe iter gibi oluyor. Ama sonunda kötülük galip geliyor. Hem de nasıl!..

Ve de en yeniler. Prensesin baş kadını Amiral’de sürpriz bir Laura Dern…‘Uzay hırsızı’ DJ’de yine beklenmedik bir Benicio del Toro… Şifrekırıcı’da Justin Theroux…

Ve de pilot Dameron’a umutsuzca tutulan Rose Tico’da Kelly Marie Tran. Ki bir kaynak onun filme ‘Çin seyirciyi tavlamak için’ alındığını yazmış!..Bunlara yeni  robotumuz BB8’i de katabiliriz!...

Freud’den ve klasik trajediden gelen temalar

Üstelik tüm bu kahramanlar, her ne kadar evrenin sonsuzluğuna dağılmış olsalar da aralarında temasa geçebiliyorlar. Sanki görünmeyen Skype’ları var!.. Ve böylece iletişim sorunu kolayca çözülüyor…

Biraz eski usul, bol patırtı-gürültülü ve efekt yağmurlu bir masal gibi başlayan filmde, işler giderek yerine oturuyor. Tarih kadar eski evrenin kontrolü, iyiyle kötünün bitmeyen savaşımı gibi temalara, artık bilim-kurgunun ayrılmazı olan Freud öğretisi ve ona bağlı aile ilişkileri katılıyor.  Klasik trajediden gelen kimi ögelerle birlikte: aile mirası, baba-oğul, baba-kız ya da ana-oğul ilişkileri vb.

Ve de o fizik yasalarına meydan okuyan (unutmayın: evrendeyiz!) baş döndürücü döğüşlerin ve bitmeyen savaşların içinde, savaşmak için değil, gerçek inançları, idealleri, amaçları için mücadele eden insan imajı beliriyor. Hiç beklenmedik biçimde!..

Unutulmaz sinema bölümleri, kareografik dövüşler

Yer yer unutulmaz bölümler geliyor perdeye… Snoke’un öldürülmesi, hemen onu izleyen döğüşler. Ki genelde bu tür çekimlerin koreografisi çok güzel…

Ya da ölüme giden bir ana kahramanın (kim olduğunu söylemeyeyim) göklerde sanki uçan bir kelebek gibi süzülmesi…

Mark Hamill ve Carrie Fisher jenerikte başta yer alıyorlar. Ve bunca yıldır süregelen bir efsanenin kahramanları olarak bunu hakediyorlar. Hamill hayli yaşlanmış: nerede o çocuk yüzlü aktör!...Onun hikayede sanki (Alec Guinness’le birlikte) ölen Obi-Wan Kenobi’nin yerini aldığı duygusu beliriyor.

Ve Carrie Fisher’e adanmış bir film

Carrie Fisher ise bir başka alem. Göründüğü sahneleri yaşına rağmen aydınlatıyor. Son jenerikte ise film ona adanıyor. Çünkü, malum, onu Aralık 2016’da yitirdik: annesi Debbie  Reynolds’un hemen ardından…Allahtan tüm çekimlerini bitirmişti.

Ve filmin bundan tam bir yıl sonra gösterime girmesi, bize  bize bu tür filmlerin ne denli uzun bir çabanın ve emeğin sonucu olduğunu da hatırlatıyor. Bir kez daha… 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Gidenler gitti; Sadi bey bize kalsın!..

Umarım ki Allah bize Sadi’yi bağışlar; tüm sinemaseverlere, ama öncelikle başta Elif hanım tüm ailesine...

Kalabalık, sorunlu ailenin ‘happy end’ şansı var mı?

Guillaume Canet, 010’da çektiği Küçük Beyaz Yalanlar’dan tam dokuz yıl sonra bu kez de devam filmiyle karşımızda

Ünlü bir TV sunucusu olmanın zevki ve kederi

Gece Kuşu, birçok şeyin karşıtlığını ve önlenemez çatışmasını yeniden düşündürüyor: Kadın-erkek, İngiliz-Amerikan, eski-yeni kuşaklar...