10 Haziran 2017

Anneliğin farklı yüzleri, bir duygular senfonisi

Bir Nefes gerçekten de şaşırtıcı bir film. Yani şaşırtıcı derecede iyi demek istiyorum...

 

BİR NEFES    (Ein Atem/ One Breath)    X  X  X  X

 


Yönetmen: Christian Zübert
Senaryo: C. Zübert, İpek Zübert
Görüntü: The Chau Ngo
Müzik: Christoph Kaiser, Juliam Maas
OyuncularJördis Triebel, Chara Mata Ginnatou, Apostolis Totsikas, Benjamin Sadler, Richard Van Weyden, Yiannis Niarros, Kostas Antalopoulos

Alman-Yunan ortak-yapımı.

 

 

 

BİR NEFES     X  X  X  X

(Ein Atem/ One Breath)/ Yönetmen: Christian Zübert/ Senaryo: C. Zübert, İpek Zübert/  Görüntü: The Chau Ngo/ Müzik: Christoph Kaiser, Juliam Maas/ Oyuncular: Jördis Triebel, Chara Mata Ginnatou, Apostolis Totsikas, Benjamin Sadler, Richard Van Weyden, Yiannis Niarros, Kostas Antalopoulos/ Alman-Yunan ortak-yapımı.

Tanımadığımız bir Alman yönetmeninden gelen, üstelik (flm 2015 yapımı olduğuna göre) hayli geç gelen bir film. Yönetmen Zübert’in bir Türk eşe (İpek Zübert) sahip olduğunu ve senaryonun ortak çalışmaları olduğunu bilmek ayrıca ilginç.

Ama tüm bu bilgilerin dışında, Bir Nefes gerçekten de şaşırtıcı bir film. Yani şaşırtıcı derecede iyi demek istiyorum. Benim gerçekten nefesimi kesti ve son dönemdeki en iyi sinemasal anılarım arasına giriverdi. Daha çok kadınlara seslenen bir film olduğunu onaylasam da...

Film Yunan genç kadın Elena’nın yakışıklı sevgilisi Costas ile tartışması ve halen ülkesinde egemen olan ekonomik bunalım ve güvensizlik ortamında çalışmak için Almanya’ya gitme isteğiyle açılıyor. Ama yabancı dil bilmeyen Costas buna kesinlikle yanaşmıyor. Ve genç kadın tek başına bu serüveni göze alarak Frankfurt’a gidiyor.

Orada önceden sözünü aldığı kimi işler gerçekleşmeyince, bir Alman çiftin çocuk bakıcısı olarak işe başlıyor. Yanında çalıştığı Tessa ve Jan çiftinin de kendisininkini aratmayan aile sorunları ve iletişim güçlükleri vardır. Üstelik Elena birden hamile olduğunu da öğrenmesin mi?

Böylece zor günler başlıyor. Giderek fiziksel gücünü yitiren Elena üstelik bir başka felaket yaşıyor. Ve ortadan kayboluyor. Tessa’ya onun ve çocuğunun peşinde Atina’ya gitmek düşüyor.

Filmin kuruluşu son derece ilginç. İlk yarıda her şeyi tümüyle Elena açısından izliyoruz. İkinci yarıda ise aynanın öteki yüzünü görüyoruz: yani her şeyin Tessa açısından yorumunu.

Bu elbette temel olguyu değiştirmiyor: bu hayata, hayatlarımıza kadın açısından bir bakıştır. Erkeklerin neredeyse figüran olduğu ve tüm eylemlerin kadın elinden çıktığı bir bakış. İki kadının da alabildiğine güçlü, kararlı ve yürekli olduğu bir film. Ama bu, tüm erkek rollerinin de iyi çizilip oynandığı gerçeğini değiştirmiyor.   

Ancak hepsi bu değil. Öte yandan, işin içine iki ülkeye de sağlam bir eleştirel bakış giriyor. Özellikle de Yunanistan’a... Öncelikle vatandaşlarına bir türlü gereken refah düzeyini getiremeyen, onları sürekli dışarda çalışmaya zorlayan bir toplum... Ayrıca Tessa’nın orada polise ve adalete ihtiyaç duyduğu serüveninde yaşadıkları, karşılaştığı ilgisizlik ve laçkalık da az şey değil.

Daha ötesi, bu sınıfsal bir bakış. Çok benzer sorunları yaşayan kadınlardan birinin emekçi, öbürününse tipik burjuva olması, onların kaderlerini öylesine farklı etkiliyor  ki... Ayrıca filmin geri planında bir polisiye örgüsü de yok değil. 

Ve bu güzel hikâye son derece iyi oynanıyor. Gerek Alman Jördis Triebel, gerekse Yunan Chara Mata Ginnatou, olağanüstü  birer portre çiziyorlar. Ve bu dokunaklı öyküyü kalplerimize yerleştiriyorlar.

 

 

Nerede o eski mumyalar!...

 

 

MUMYA    (The Mummy)         X  X


Yönetmen: Alec Kurtzman
Senaryo: David Koepp, Christopher McQuarrie, Dylan Kussman
Görüntü: Ben Seresin
Müzik: Brian Tyler
Oyuncular: Tom Cruise, Russell Crowe, Annabelle Wallis, Sofia Boutella, Jake Johnson, Courtney B. Vance, Marwan Kenzari

Universal (UİP) filmi

 

 

Universal şirketinin geçmişinde korku filmleri büyük yer tutar. Hollywood’un parlak döneminde ikinci sınıf bir şirket sayılan Universal’ın sonunda hepsi birer klasiğe dönüşen korku filmleri, artık efsane-ötesi bir hazinedir: İlk Frankenstein’lar, ilk Dracula’lar, Mumya’lar, Görünmeyen Adam’lar, vs

Bu klasiklerin tümü sonradan yenilikçi bir bakışla sinemaya malzeme oldular. Diyelim ki İngilizler Terence Fisher’in filmleriyle tüm bu mitosları ve kahramanları sık sık ziyaret ettiler. Hollywood ise daha büyük ustalarla bu işi yaptı. Örneğin Coppola’nın Dracula’sı, Jack Smight veya Kenneth Branagh’ın Frankenstein’ları hemen hatırlanabilir.

Günümüzde, o ilk eski filmlerin sahibi Universal’ın tüm bu kişilikleri yeniden kullanıma açacağı ve bir tür Dark Universe- Karanlık Dünya serisi başlatacağı haberleriyle birlikte, ilk film de karşımızda.

 Ama hikaye öylesine değiştirilmiş ki...Bu kez film ünlü Haçlı Seferleri’nin yapıldığı 1120’li yıllarda açılıyor. Haçlı şövalyeler aralarından birinin cesedini bir kilise mahzenine gömüyorlar. Tabutun içine görkemli bir yakut taşıyan bir hançerle birlikte...

Aradan yüzyıllar geçiyor. Ve günümüzün Irak topraklarında terörcü Müslüman örgütlere karşı savaşan batılılar (Amerikalılar anlayınız!), DEAŞ (veya DAEŞ veya IŞİD, her neyse!) güçlerinin yıkım operasyonuna uğrayan eski bir kentte inanılmaz güzellikte eski Mısır mezarları buluyorlar.  Oralara nasıl gelmişse...

Amerikalı askerler o kalabalık katiller sürüsünden kaçmak isterken, aralarına karışmış ve bambaşka amaçları olan birkaç kişi kalmak için direniyor. Aslında bir hazine avcısı olan Nick Morton, can yoldaşı  Chris Vail ve bilim kadını, arkeolog Jenny...

Onlar kalıp en önemli şeyleri kurtarmaya çabalıyorlar. En önemlisinin binlerce yıl ötesinden gelen ve şeytani güçler içeren dişi mumya, eski Mısır kraliçesi Ahmanet olduğunu bilmeden!...

Böylece film biraz ünlü Kutsal Hazine Avcıları atmosferiyle başlıyor. DEAŞ saldırılarıyla güncelliğe uzanır gibi olurken, sonra vaz geçiyor. Araya elbette klasik Mumya filmlerinden ögeler giriyor: her ne kadar burada ilk kez dişi bir mumya söz konusu olsa da...

Birden hikâyeye dalan gizemli doktor Jekyll (!) bambaşka bir efsaneye yol açıyor. Ve gerçekten de bir süre sonra Mr. Hyde olmayı başarıyor!.. Ama bunun asıl hikayeye gerçek bir katkısından söz etmek mümkün değil. 

Aslında film hayli parlak ve gösterişli biçimde açılıyor. Özel efektlerin birbiri ardına yığıldığı, nefes kesen bir anlatım ve klasik temalara getirilen yeni ögelerle birlikte..

Ama öyle yürümüyor. İlk yarım saatten sonra işler çocuklaşıyor, hikayenin ana boyutları yok oluyor. Ve her şey yüzeyselleşiyor.

Çünkü tüm bu öyküler, sırf korku masalları değildir. Artlarında Mary Shelley’den Bram Stokar’a, Edgar Allan Poe’den H. G. Wells’e büyük yazarların dünyası ve fantastik yoluyla insan gerçeğine ulaşma çabası yatar. Onları böylesine sömüren bir zihniyet hiç hoş değil.

Yine de kendisini belli ölçüde izleten filmde özellikle Ahnmanet rolünde Sofia Boutella ve Dr. Jekyll’de Russel Crowe iyiler.  Ama filmin bu iddialı seri için beklenen başlangıç olmadığı kesin...

 

 

BERLİN SENDROMU  (Berlin Syndrome)   X  X


Yönetmen: Cate Shortland
Senaryo: Shaun Grant
Görüntü: Germain McMicking
Müzik: Bryony Marks
OyuncularTheresa Palmer, Max Riemelt, Lucie Aron, Cem Tuncay

Avustralya filmi

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yeniden moda olan Hat sanatıyla aşk arasında...

Dilsiz, bir hikaye anlatmaktan çok, kendisini unutulmuş bir sanata adamışlığı simgeliyor

Ünlü melekler dönüyor ve yolları İstanbul’a düşüyor!

Belli bir akışkanlık içerse de türünde öne çıkamayan bir film

Hayatımızı yaratan küçük şeyler büyük şeylere dönüşürse...

Filmin özetlemeye çalıştığım hikayesinden çok daha önemlisi, bize gösterdiği çevre. Belli bir iş dünyası; büyük ya da orta şirketler, yeni moda olan meslekler... Bitmeyen iş, kariyer, başarı, mutluluk diyalogları...