17 Nisan 2019

Notre Dame de Paris’in hatırlattıkları

Bütün gece uzun zamandan beri Batı dünyasının içinde az rastlanan sahnelerden biri yaşandı

Paris’in sembollerinden olan Notre Dame Katedrali’nin tamiri esnasında inşaat iskelesinin tahtalarının tutuşmasıyla başlayan ve haberlerde verilen yangın, binanın tarihinin gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçmesine neden oldu. Bu taş yapının tarihi ve ehemmiyeti her şeyden evvel entelektüel bir gelişimin parçası olarak hatırlanmaktaydı. Ortaçağa ait Fransız akılcı düşüncesinin ve felsefesinin yan yana geldiği bir mahalleden bahsetmek gerekecek. Bugün söylendiği kadarıyla yılda ortalama on üç milyon turistin gezdiği tarihi bir taş binadan bahsetmekteyiz. Orta Çağ’da ışığın yerini alan aklın hakimiyetinden 19.yüzyıl edebiyat alanındaki yeniliğe kadar Notre Dame de Paris Katedrali, ismini tarihle birleştirmeyi bilmişti.  

12. yüzyılda Katolik sanatı (gotik) olarak adlandırılan katedrallerin inşası sırasında, tarihçiler bu binalar için şehrin kilisesi tanımını vermekteydi. Avrupa’da Batı'dan Kuzey’e ve Doğu’ya bir akış içerisindeki sanat hareketi bu merkezlerde Tanrı’nın ışığını sergilemekteydi. Burada Tanrı bir ışık olarak kendini göstermekteydi: İlahi bir ışık. İnsanı aydınlatan ve şefkatle saran bir ışığın varlığını hissedenlerin birleşerek yan yana geldiği bir mekandaki beraberliği temsil etmekteydi.

12. yüzyılın başlarında öğrenciler, ilahiyat ve felsefe arasındaki ilişkiyi etüt etmek üzere Notre Dame Manastırına gelmekteydiler. Seine nehrinin sol kanadında yerleşip Saint Geneviève tepesinde öğrencilik hayatlarını sürdürmekteydiler. Bu dönemde zengin bir İngiliz öğrenci fakir öğrenciler için bir okul bile açmıştı. Seine nehrinin güneyinden gelen öğrenciler, bu dönemde, yeni bir mahalle yaratmaya başlamışlardı. Bazen sanatçılar bazense öğrenciler bir şehrin mahalle yapısını değiştirecek sosyal gücü ortaya koymaktadır. Üç sosyal işlev burada yan yana gelmeye başlamıştı: Öğrenciler üniversitelere, tüccarlar ve kraliyet mensupları. Hepsi bu mahalleye yerleşmeye başladı. Okul sokaklarında, Fransa'nın yeni bir ruhu yükseltmekteydi, bu dönemde. Bu ruh gittikçe önem kazanan bilimsel fikirlere yönelecek üniversite camiasını ortaya koymaktaydı. Manastırlar ve katedrallerde etüt edilen dersler sayesinde, bu mekanların içinde, Tanrı’nın ışığıyla birlikte daha ruhani bir iç düşünme ve tefekkür etme biçimleri ortaya konulmaktaydı: Yalnız başına tefekkür ve meditasyonlar. Tüccarlar bu yeni mahallelerde para kazanma yollarını ararken, öğrenciler de ruhani düşüncelerini aynı mekanlarda gerçekleştirmeye çalışmaktaydı. Katedrallerde yapılan dersler öğrencilere büyük bir cesaret katmaktaydı bu dönemde. Öğrenciler ve öğretmenler sopa dövüşleriyle spora yatkın bedenleri geliştirmekte ve hayatlarını tefekkür ve eylem anlarında dışa dönük ve içe dönük olarak tasnif etmekteydiler.  Abélard ve Héloise aşkı bu döneme ait bir edebi tarz ortaya koymuştu: Mektuplaşmalar.

Burada tarihçilerin Notre Dame’ın ünlü hocası olarak adlandırdıkları Abélard şu fikri öne sürmekteydi:

“Suç niyettedir hatada değil.”

Kötü niyetli insanlar suçu teşvik eder ama bazen suçu işleyenler, istemeden, niyeti olmadan suç işlediklerinde günahkar olmaktan uzaktırlar. Bu doktrinlerin sahibi düşünür ve diyalektik öğretisi hocası Abélard, hem sporda hem felsefede hem de aşkta öne çıkmakta ve binlerce öğrenci onu dinlemeye gelmekteydi.

Kutsal metinlerin yorumları (divina pagina), bu derslerde, önce öğrenmeyi daha sonra da tartışmayı öne çıkarmaktaydı. Disputatio adı verilen derslerde güncel ve politik olaylar öğrenciler ve hocalar arasında tartışılmaktadır. Üniversite politik olanın tartışma alanı olarak yeşermektedir: Hakikate ulaşmanın yolu gerçek konular üzerine yapılan tartışmalardan geçmektedir. Öğrenci hem gramer (dilbilgisi) hem de retorik (güzel konuşma sanatı) öğrenmekteydi ki bu şekilde hem doğru hem de güzel bir üslupla fikirlerini savunabilsin. Burada, ışık olarak katedrallerde bulunan ve hissedilen Tanrı imgesi, söz konusu yeni öğretiler sayesinde, artık akıl (cogitatio) haline gelmekteydi. Akıl, Tanrı etkisinin aracı olarak işlemekteydi. Böylece Notre Dame ve Saint Geneviève’e yerleşen üniversite öğrencileri Tanrı’ya ulaşmayı akıl ve aşk sayesinde başaracaklarına inanıyorlardı.

Abélard 1142'de öldüğünde bu mahallede katedral yoktu sadece manastır vardı. 1160’ta ise yeni atanan bir piskopos, Maurice de Sally, bu mahalledeki nüfus ve ticaret artışını karşılamak üzere, Kutsal Bakire Meryem (Domus Sancte Marie) için bir katedral inşa etmenin iyi olacağını düşündü. Böylece bu mahalle hem şehrin ekonomik hem de entelektüel merkezi  haline geldi. Papa III. Alexandre’ın mevcudiyetiyle bu katedralin temelleri atılmış oluyordu. De Sally’nin döneminde, onun Notre Dame’da başlattığı “Deliler Bayramı” törenleri meşhur olmuştur. Burada maskelerle delilerin kıyafetleriyle yapılan danslar ve eğlencelerde ve kralın delisinin de katıldığı törenlerde hiyerarşi ters yüz edilmektedir.

Çok daha sonra, 1831’de Victor Hugo ünlü romanını yazdığında başkahraman Notre Dame de Paris’in taştan yapısıydı, diğer kahramanlar bu yapısal taşının içinde ve etrafında söz almaktaydı. Bu yapı konuşuyordu, herkesten daha çok söz söylüyordu. Katedral merkezde yer aldığında yeni bir edebi yaratı ortaya konulmaktaydı: Taşın konuştuğu ve öznelleştiği bir anlatıyla, temsili hikayelerin yerine, Victor Hugo’nun romantizminde, bir madde/nesne-edebiyat ortaya atılmaktaydı: Taş. Bir anlamda akıl ve ışıkla başlayan bu öğreti edebiyatta güzel yazılan bir gramer (Belles lettres) olmaktan uzaklaşıp, aklı taşa taşıyan ve insanların kötülüğünü ve sefaletini gösteren bir türe yol açıyordu (roman).

Dün Paris’te yaşanan acı olay bizi, aslında, turistik olan bir yerin meşhurluğunun arka planına taşıdı. Bir zamanlar Tanrı’nın ışığı olarak tasarlanan binanın içinde artık aklı değil, alev ve dumanların acısının ortaya koyduğu imgeyi izlemekteydik. Neden oldu? Nasıl bu hale gelebildi?  Nasıl ateş aldı? Abélard’ın gerçek suç için ileri sürdüğü gibi bir kötü niyetle mi yoksa saçma bir dikkatsizliğin ürünü olan bir durumla mı karşı karşıyayız? Ya da kaza, çok saçma bir kaza yüzünden mi? Bütün gece uzun zamandan beri Batı dünyasının içinde az rastlanan sahnelerden biri yaşandı: Katoliklerin kendiliğinden gelişen  toplanmaları ve dua etmeleri ve itfaiyecileri alkışlamaları bir ritüelin hâlâ sürmekte olduğunu bize gösterdi. 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Umut dolu bir dünya için

İnci Eviner tıpkı 18.yüzyılın başında filozof David Hume’un ileri sürmüş olduğu gibi insanın kısmi bir varlık olduğuna gönderme yapmakta sanki

Ekosistem ve ekoloji

Doğa bizim yanımızda olmalı, karşımızda değil

Kurumlar ve güdüler

Aklı, ihtiyaçları ve güdüleri kurumlarla ahenk içine koymak için ne beklemekteyiz?