23 Nisan 2019

Kurumlar ve güdüler

Aklı, ihtiyaçları ve güdüleri kurumlarla ahenk içine koymak için ne beklemekteyiz?

Çok ilginç bir şekilde, sanki şu aralar David Hume’un sosyal teori içinde geliştirdiği bir durum ile ilgilenmekte miyiz ? İnsan nasıl hayvani güdülerinden uzaklaşabilir ve ötekilerle ilişkilerinde, dışlamadan insani olarak davranabilir ? Farklı insanların birbirleriyle olan  farklarından düşmanlık değil ama nasıl sempati çıkarmaya başlayabilir ? 1711-1776 yılları arasında yaşamış olan bu filozof, Hume, döneminin diğer düşünürlerine nazaran çok değişik bir fikri ileri sürmekteydi. İnsanı dışarıdanlık ilişkileri (sosyalleşme) üzerinden tarif etmekte ve içe kapanık bir varlık olarak (psikolojik ego) düşünmemekteydi.

David Hume, bize döneminin diğer filozoflarından ayrı bir düşünce sunmaktadır: Sözleşme teorileri diye adlandırılan bir grup düşünürün tersine bir akıl yürütmeye girmektedir. Hobbes’da bir devletin (Leviathan) merkezileştirdiği bir sözleşme modeline nazaran ve Locke’da sivil toplum odaklı bir liberal düşüncede bireylerin özgürlüğü ileri sürülmekteyken, burada Hume ne sözleşmeden ne de doğal hukuka  karşı pozitif hukuku öne sürmektedir. Hume’un ileri sürdüğü şu olarak özetlenebilir: Hem güdüler hem de kurumlar bir tatmin ve bir memnuniyet ilkesine bağlıdır. Özgürce davranmak vahşice bir şeydir, güdüler buradan geçerek memnuniyetlerini kendi çıkarları adına kullanabilirler. Kurumlar ise insanların ihtiyaçlarına cevap vererek, onları memnun edebilir.

 Burada, insanlar yapay bir mekanizma ile doğal bir organizmanın dışına çıkabilirler. Doğal olan yapay bir kurumun ortaya konulmasıyla memnuniyetini sağlayabilir.  Hume üzerine çalışmış ve kitap yazmış olan Gilles Deleuze’ün örnekleri açıklayıcıdır: “Para açlığa çare olabilir, yeter ki insanın parası olsun” ; evlilik kurumu bir eş aramaktan insanı kurtarabilir”, ama bundan böyle “insanı evlendiğinde başka görevler beklemektedir”.

Hume, insanın memnunluğunu verebilecek iki organizasyon biçimi öne sürer: Kurum ve güdü. Kurumlar her zaman aracı araçları organize ederek bir sistem ortaya koyar. Ve, ilginç bir durum ortaya çıkmaya başlar. Siyasi olarak bir önerme ileri sürülür. Kurum ile kanun farkı ortaya atılır. Kanun ile kurum aynı şey değildir. Kanun insanların doğal eylemlerine bir engel çıkarır: “Her istediğini yapamazsın”; kanunlar insanların hareketlerini kısıtlamaktadır. Bir toplumda yapılabilecekler ve yapılamayacaklar vardır. Bunlara uymak veya uymamak kanunlar çerçevesinde belirlenmiştir. Bu kısıtlamayla, hukuki olarak, “pozitif bir eylem” ortaya çıkarılır. Doğal hukuk; pozitif olanı, yani zaten doğada olmayan ve  sonradan ileri sürülen kuralları sosyal ortamın dışına atar. Negatif olanlar ise özgürlüğü kısıtlayıcı olarak işlemektedirler. Negatif kanunlar sözleşme teorileridir (Hobbes, Locke ve sonra Rousseau). Kısıtlayıcıdırlar.

Halbuki kurumlar teorisi olarak adlandırılabilecek olan üçüncü yol, toplumu hep yaratıcı ve hep pozitif olarak sunmayı dilemektedir.  Burada, negatif hukuk sosyal alanı kısıtlayamaz artık. Burada yeni memnuniyet imkanları doğmaya başlayacaktır. Ne bir sözleşme ve kanuni bir kısıtlama vardır. Bunların yerine yapay kurumlar aracılık görevini üstlenirler. Güdülerin saldırgan doğallığı burada süzgeçten geçmeye başlar.

Bu teoriye göre, kanunların hakimiyetinde işletilen ve organize olan bir siyasi rejim tiranlık ortaya çıkarır Demokrasi ise, kanunların değil, kurumların çoğaldığı bir siyasi rejimdir. Kurumlar çoğaldıkça kanunların kuvveti ikincilleşecektir. Baskı, kanunlarla gerçekleştirilir; kurumlarla ise insanların tatmin güdüleri canlandırılmaktadır.

Deleuze’e göre, insan eğilimleri kurumlarda memnunluk bulabilmektedir; ama kurumlar sadece eğilimlerle kendilerini açıklayamaz. Mesela, evlilik kurumunda cinsel ihtiyaçlar karşılanır ve  bir mutlu aile de ortaya çıkabilir; ama bu kurum, evlilik kurumu tek modele ait değildir; çeşitli evlilik biçimleri vardır. Toplumlar bunları sonradan kurulan yapay bir kültür sayesinde gerçekleştirilirler. Burada tek bir model, evrensel bir model olarak ileri sürülememektedir. Bugün bildiğimiz gibi çeşitli evlilik modelleri vardır: tek eşli evlilikler, çok eşli evlilikler, aynı cinsten evlilikler, tek ebeveynli evlilik  dışı çocuk yetiştiren aile modelleri vb. Toplumların adetlerine ve gelişme düzeylerine göre farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Açlık da çeşitli yollardan giderilebilmektedir. Bu farklar ve kurumların her şeyi memnuniyete sokamaması tatmin duygusunda kısıtlamaları, her zaman yaşayabilmektedir. Ama her şeye rağmen burada, her zaman  sinir bozucu durumlar ortaya çıkabilmektedir.  Kurumlarda  yaşanan ihtiyaçlar her zaman direkt bir memnunluk  duygusu veremeyebilir.

Güdüler ise eğilimleri direkt olmadan ele alır ve kurumlar tarafından bu eğilimler karşılanabilmektedir; halbuki güdüler direkt olarak, sadece kedi istekleriyle memnunluklarını kurabilmektedir. Güdülerde bir baskı yoktur. Burada ise türün ve bireyin değişikliklerine göre ikili bir güdü teorisi ortaya çıkar. Özgürleşmenin ritüele dönüştüğü durumlarda gelindiğinde ise, artık reflekslerden, alışkanlıklardan söz etmek güdülerden bahsetmekten daha doğru olacaktır.

Güdülere göre de kurumlara göre de memnuniyet ihtiyacı ve bu ihtiyacı gideren nesne arasındaki fark nasıl birleşebilecektir ? Susadım : bu ihtiyacım ile su arasında nasıl bir sentez ortaya çıkacaktır ? Su, benim organizmamın hidrat ihtiyacını karşılayabilir. İkisi arasında bir sentez kurulabilir. Ama bunun oluşması için ihtiyacım olan nesnenin (burada suyun) akılcı olması gerekir. Akıl bireysel olmaktan çok sosyaldir, kolektiftir. Ve sosyal alanda aracı rolünü bulabilir. Ben ve nesnem arasında aracı rolünü üstlenen sosyal alan üçüncü bir öğedir. Ben ve nesnemin sentezlenmesi için akıllı olan bir sosyal alan, bu ikisinin (ben ve su) akıllı bir şekilde sentezleyebilir. Kurum işte bu üçüncü alanı tanzim edendir.

Sosyal alanda kurumlar, güdüler ile nesneleri arasındaki ilişkiyi, hatta dışarıdan gelen ilişkiyi senteze koyma imkanı tanır; ve böylece hem güdüleri hem de ihtiyaç nesnelerini akıllı hale koyarak birleştirir. Bu şekilde tür olarak insan türünün yerine geçer. Yapay bir veri doğal bir organı akıllı hale koymaya yardım eder ve böylece güdüleri akılcılaştırmaya başlayarak onlar arasında sentez  belki de birleşmeyen sentezi mümkün hale getirecektir. Araçlar sosyalleştirmeye yarar. Sosyal alanın sosyalleşmesi: Öğlen araçsallaştırdığı zaman, yemek saati gelmeye başlar ve güdüler açlık güdülerini yemek yiyerek ve su içerek karşılayabilir. Sosyal alan bir araçtır artık, sentezi yapacak olan ortamdır. Geceleri uyku uyunur, gündüzleri çalışılır...!

Bu kurumlar bedenlerimizin ihtiyaçlarını kodlamaya başlar. Öğlenleri yemek yenir çünkü öğlen insanın karnı acıkır. Alışkanlıklar oluşturulur. Hatta isteğimiz dışında bu ihtiyaçlar kendilerini bize hatırlatır: Gece esnerim, uykum gelir. Bu modelleşmeler bize bir bilinçdışı bilgi vermektedirler. Bilgi bizi uyarmaktadır artık: “Akıllı olun, akıllı hareket edin. İlerisini düşünün. Yaptığınız hataları daha sonra çekersiniz !”

Hayvanların güdülerine karşı insanların bu şekilde kurumları oluşmaya başladığında türler arası fark ortaya çıkmaya başlar. İnsan aklını kullanarak türün dışına çıkar ve kurumsallaşır. Güdüler hayvanların ihtiyaçlarını ani bir şekilde sağlamaya kalkarken, insanlar zorunlulukları kurumlardan alır. İnsan acıktığında  fırında ekmek bulmaya gidecektir artık. Kurumsallık insanı insan yapmaktadır. Kızdığı zaman saldırmamayı öğrenecektir.

Öyleyse, artık  insanın kurumlar sayesinde demokratikleştiği bir durumda, toplumsal sözleşmeler yapmaya veya Leviathan’ın kanunlarıyla yönetilmeye (Hobbes ve Rousseau) ihtiyacı yoktur. Kurumlar zaten insanı akıllı kılmaktadır ve  akıl bir alışkanlık haline gelerek insanın insanlaşmasındaki devamlılığı sağlayabilir. Antropolojinin buluşu burada devreye girmektedir: İnsanlar ile hayvanlar arasındaki bu farkı yok etmek üzere, insanlar hayvanları kurumsal alanlara ve ortamlara eklerler. Burada güdü ve kurum birleşmektedir: Totem yapılan hayvanlar (atalar ve kökenler) ile evcilleştirilen hayvanlar. Hayvan bu şekilde insanı içine alır. Böylece, ya vahşi hayvanlar insanlara saldırır ve insanlarla beslenirler yahut evcilleştikleri vakit vahşi hayvanlar insanlardan bucak bucak kaçar veya insanlardan beklentili hale girerler: O zaman işte, insandan yemek ve koruma bekler hayvanlar. Kurum ve güdü yan yana işleyebilmektedir artık.

Peki o zaman ne bekliyoruz ? Kurumlaşmaları çoğaltmanın çoktan vakti geldi! Aklı, ihtiyaçları ve güdüleri kurumlarla ahenk içine koymak için ne beklemekteyiz? Hume yeni bir siyasi alanı kurumsallaştırmaya çok eskiden açmış zaten. Zaman, bunu tekrar hatırlama zamanı, belki de ? Şiddet ve vahşetten uzaklaşmanın, kulaktan duyma bilgilerle saldırganlaşmanın, karalamaların acıları yerine, insan güdülerini kurumsallaşmanın zamanındayız 21.yüzyılda. Böylece; hayvanların da bitkilerin de insanların da birbirlerine yakın değerlerini fark edebiliriz, o zaman.

Yazarın Diğer Yazıları

Umut dolu bir dünya için

İnci Eviner tıpkı 18.yüzyılın başında filozof David Hume’un ileri sürmüş olduğu gibi insanın kısmi bir varlık olduğuna gönderme yapmakta sanki

Ekosistem ve ekoloji

Doğa bizim yanımızda olmalı, karşımızda değil

Notre Dame de Paris’in hatırlattıkları

Bütün gece uzun zamandan beri Batı dünyasının içinde az rastlanan sahnelerden biri yaşandı