26 Ağustos 2021

Jean-Luc Nancy’nin ardından

Nancy o kadar çok kitap yazmıştır ve o kadar üretkendir ki onun eseri üzerine çalışmak belki de bir ekip çalışmasıyla yapılmalıdır.

Jean-Luc Nancy'nin son kitaplarından biri Jacques Derrida üzerine oldu. Ve de Fransız Cumhurbaşkanı Macron ile Covid-19 salgını üzerine kitapları da yeni çıkmıştı. Derrida ile birbirlerini çok seviyorlardı ve yazışıyorlardı. Derrida, “Nancy'nin dokunuşundan” söz etmişti. Daha doğrusu, Jean-Luc Nancy, dostu Philippe Lacoue-Labarthe ile birlikte Derrida'nın Alman felsefesinden gelen dekonstrüksiyon yöntemi üzerine eğilmişlerdi ve hep beraber Fransız felsefesi içinde “bir üçlü” oluşturmuşlardı.

Lacoue-Labarthe ve Nancy, 1968 düşüncesi ve yaşam biçimi içinde kendilerine ait bir “cemaat” kurmuşlardı. Klasik bir aile modelini terk ederek bir “ayrım cinselliği cemaati” oluşturmuşlardı. Nancy, “cemaat” üzerine üç kitap yayınlamıştı. Blanchot'ya göndermeye yapılan ilk makaleye, Blanchot bir kitapla cevap vermişti: “İtiraf edilemeyen Cemaat”. 1968 düşüncesi ve Fransız modern felsefesi Jean-Luc Nancy'i ilahiyat okumaktan uzaklaştırıp, felsefeye yönlendirmişti. İki dilli bir aileden gelen Nancy, her ne kadar Bordeaux doğumlu olsa da Alman ve Fransız savaşlarının nedeni olan Alsace-Lorraine bölgesinde yaşamıştı ve dersler vermişti. Lyotard ve Deleuze, onları Paris VIII Vincennes Üniversitesi'ne davet etmişlerdi, ama onlar Strasbourg'da kalmayı tercih etmişlerdi.

Lacoue-Labarthe ile birlikte Fransız psikanalist Jaques Lacan'ın “Yazıları” (1966) üzerine bir ortak kitap yazmışlardı: “Mektubun Başlığı” 1973 yılında yayımlanmıştı. Descartes, Hegel, Kant ve Heidegger üzerine Strasbourg Üniversitesi'nde klasik felsefe dersleri veren Nancy, bu derslerini vermekte olsa bile aynı zamanda özel merakıyla döneminin filozofları üzerine çalışmaya başlamıştı. Her ne kadar Derrida 1930 doğumlu ve Jean-Luc Nancy de 1940 doğumlu olsalar bile aralarındaki yaş farkına rağmen benzer bir felsefeyi sürdürmekte oldukları barizdi. 

Jean-Luc Nancy ile, “Derrida'nın Doğusu” isimli bir kolokyumda, ortak konuşmacı olarak tanışmıştık. 1968'den beri uzun yıllar felsefe derslerini devam ettiren Nancy yine Strasbourg'da emekli hoca olarak derslerini vermeyi sürdürüyordu. Derrida ise her ne kadar Batı metafiziğinin, Batı felsefesinin sözmerkezci yapısını yapıbozumuna uğratmış olsa bile Derrida sonuçta bir Cezayirli olarak kolokyumu bu noktaya çekmekteydi ve zaten kolokyum Doğu Dilleri Bölümü tarafından düzenlenmişti. 

Jean-Luc Nancy, dinlerin geri dönüşü üzerine düşünmektedir. Derrida'nın dekonstrüksiyon felsefesinden yola çıkarak “Hıristiyanlığın Yapıbozumu”nu ortaya çıkartmaya karar vermişti. Burada, Nancy, Wittgenstein'ın bir sözüyle kitaba başlamaktadır: “Dünyanın anlamının dünyanın içinde değil dışında” olduğunu belirtmektedir. Ama Nancy hemen bir ekleme yapar. “Dışarısı, dünyanın içerisi tarafından kaplanmıştır”. İçin dışı kapsadığı bir anlayışa sokar bu eylemin hareketini. Hatta içerisi, dışarısını dışarıya açandır. Anlam daha anlam olmadan evvel bu hareket kendisini geliştirir ve anlama neden olmaya başlar.  Dinler burada söz konusu olmaya başlarlar: ama ortaya çıkış ahlakın çöküşü anlamına da gelmektedir. Bu kitabı burada uzun uzun anlatma imkânı yok. Umarım çevrilir, okunur ve üzerine de konuşulur. 

Bir yandan dönemin felsefe tarihini ele alırken, diğer yandan ise her zaman 20. yüzyılın en büyük felsefecilerinden biri olarak kabul edilen Heidegger'in yayınlanan “Kara Defterleri”nin son yıllarda Fransızcaya tercümesi yapıldığında bile, bu defterler Heidegger'in Nazi dönemini söz konusu etmekte olsa ve 1933'deki Nazi dönemi kısa dönem üniversite rektörlük görevinde yazdıklarını ortaya koymuş olsa bile, evet, o defterlere rağmen Nancy, Heidegger'in büyük filozofluğunu ona teslim etmekteydi. 

1991 yılı Nancy için kritik bir yıldı. Kalp sorunları nedeniyle kendisine bir kalp nakli yapılmıştı. Başka bir canlının kalbiyle yaşamanın verdiği varoluşu ele aldığı kitabı çok popüler bir kitap olarak okundu ve filme konu oldu. Claire Denis bu hikâyeyi filmine konu etti. Kitabının aynı adıyla film piyasaya çıkarıldı: “Davetsiz Misafir”. Kitap davetsiz bir misafirin insanın vücuduna kurnazca girmesiyle başlamaktadır. Sürpriz bir şekilde girmiştir bedenin içine. Önce kabul görmese bile artık o bedende yer almıştır. Misafir bir yabancıdır; ama yabancılığını unutturmak için oraya yerleşmiştir. Uzun vadede ise “davet edilmeyen olmaktan çıkmaya başlar”. Kabul ettirmektedir kendisini. Vücudun sırdaşlığına girmektedir. Hem beden hem de misafir başkasının kalbi birbirlerine yabancıdırlar ve “iki yabancıdırlar, ama kalpler birleşmiştir”. Birinin kalbi alınmış ve yerine bir başka canlının kalbi yerleşmiştir. Mantıki olarak olmasa da kabul edilebilir değilse bile, etik olarak orada yer alması doğru olmasa da yabancının oraya yerleşmesi kaçınılmazdır. Bu, tabii bir insan bedeniyle ilgili olarak yazılmış olsa bile, bu bakışın Jacques Derrida'nın “misafirperverlik” kavramına yakınlaştırılabilir. Yabancı, orada doğmayan bir başkası olarak ülkenin bedenine girmiş olsa bile belli bir zaman sonra artık yabancılığından eser kalmamaktadır.  Öyle midir? Belki de? Ama Camus'nün Cezayir asıllı olması ile Fransız entelektüellerine nazaran “yabancı” olması, onu Yabancı'yı yazmaya itmemiş midir? 

Jean-Luc Nancy'nin film üzerine yazıları arasından Abbas Kiarostami üzerine yazdığı kitap (“Filmin Kanıtı”) birçok dile çevrildi ve okundu. 2014 yılında Philip Warnel'in bir filminde rol aldı ve “Yabancıların yabancı Bedenleri” içinde “Dilin Hayvanlığı” şiiriyle yer aldı. 

Nancy o kadar çok kitap yazmıştır ve o kadar üretkendir ki onun eseri üzerine çalışmak belki de bir ekip çalışmasıyla yapılmalıdır. O da, sonunda, tarihin içinde yerini aldı ve birçok arkadaşı, meslektaşı gibi, o da zamanın dışına çıktı. Zaman onları tekrar içine alıp yakalayana kadar!

Yazarın Diğer Yazıları

Ne umabilirim?

Belleğin her zaman şimdiki zamanın belleği olarak durmakta olduğunu varsayarsak, ummak arzusunda olduğumuz vaziyeti yaratmak ve koşullarını düzenlemek imkânı doğar mı?

Kitle sanatı ve kitsch

Arendt şöyle ileri sürmüştü: “Kitle toplumu, kültürel nesnelere el koymaya başladığında kitle kültürü ortaya çıkar. Bu da kültürün kitlelere yayılmasını değil, kitle eğlenecek diye kültürün yok edilmesi” anlamına gelecektir.

Greta’nın çığlığı

Greta bu sefer de Milano’daki gençlerle birlikte “iklim grevi” için haykırarak nefesini tüketmekte ve doğa karşısındaki hakimiyetin getirmiş olduğu zararlı etkileri dünyaya hatırlatmakta.Gençlerin bu çığlığına kulak vermemek kendi yok oluşumuzu arzulamak anlamına mı gelecek?