21 Haziran 2019

İki dahi: Robert Wilson ve Isabelle Huppert

Isabelle Huppert, Robert Wilson’un kendine has dilini kullanarak farklı bir oyun ortaya koydu

Oyunun adı: Mary söylediğini söyledi. Robert Wilson’ un Paris Belediyesi Tiyatrosu’nun Espace Cardin’de sahneye koyduğu, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart’ın hayatını tek başına oynayan ve müthiş bir performans gösteren İsabelle Huppert, oyunun bitişinde seyirciler tarafından defalarca sahneye çağırılarak alkışlandı (R. Wilson 26 Mayıs 2019’da İsabelle Huppert için, “önümüzde ve arkamızda duran espasta soyutlama yeteneği olan, bana bahşedilen en istisna oyunculardan biri” demişti) .

Neredeyse on altı yaşındaki bir çocuğun vücuduna sahip olan ünlü sinema ve tiyatro aktrisi Isabelle Huppert, Robert Wilson’un kendine has dilini kullanarak farklı bir oyun ortaya koydu. R. Wilson’un daha önceki oyunlarındaki jestleri tekrar eden aktris, her seferinde dili, neredeyse ritmik bir şekilde, kullandı ve seslerin ve sözlerin tekrarlarını birbirlerinin ardından sıralayarak, bir yandan oyunun tarihi metnini seyirciye aktardı, diğer yandan da tekrarları birer tekerleme gibi kullanarak bir dil oyununu gerçekleştirdi. Bu dil oyunlarıyla, tarihi olan bir sahneyi şimdiki zaman tarihi haline getirmeyi başardı. Tarihi konu eden bazı tablolarda olduğu gibi, birden çok kişinin yüzünü dönerek merkezdeki figüre doğru işaret ettiği eller ve bakışlar burada yoktu; ama, bu sefer, tek kişilik bir duruşla, sahnede tüm soyut var oluşları ve izleyicilerin merkezde toplanan bakışlarını kendisine çekmeyi başardı. Piyesin metni ise, daha önce Wilson ile çalışmış olan Darryl Pinckney tarafından yazılmış. Piyes, 36 paragraflık bir monolog ile üç kısma ayrılmış bir şekilde sürdürülüyor. Oyun boyunca, Mary’nin “kalbi serbestçe konuşuyor”.

Babasının ölümü üzerine, sadece altı günlüğüne İskoçya Kraliçesi olan Mary (1542-1587) daha sonra, kendisi ve evlendiği kral gibi 15 yaşındayken, önce Louvre Sarayı’nda ve daha sonra Notre Dame’da, evlenmişti. Catherine de Medici ve 2. Henri’nin oğlu Fransa kralı 2. François ile evlenen Mary, bu evliliğinden dolayı sadece bir seneliğine Fransa kraliçesi olmuştu. Katolik Kraliçe Mary Stuart, daha sonra, zorunlu bir şekilde İskoçya’ya yollanmış ve kuzeni Henry Stuart ile evlenmişti. İngiltere kraliçeliği için verdiği mücadelede 1. Elisabeth’in yanına sığınarak, 18 yıl onun kontrolü altında kaldığını (bu esaretin tarihi olarak doğrulanmadığı söylenmekte) ve onun tarafından suçlandığını öğreniyoruz. Ve sonunda, ihbar mektuplarına göre, daha evvel evliyken sevgilisi olmuş ve sonra son kocası olan Bothwell’in Mary’nin ikinci kocası Henry Stuart’ı komplo kurarak öldürmesine yataklık suçundan, kafası kesilmek üzere idama mahkum edilmişti.

Bu idamın hikayesi anlatılıyor oyunda. Oyun, tarihi kronolojik bir sırada olmaktan uzak bir şekilde sahneye konulmuş. Olaylar; tıpkı sonradan anlatan birisinin sıraları karıştırmasında olduğu gibi, birbirleri içine girmiş bir şekilde anlatılıyor. Sahneden ve seyircilerin arkasından gelen çocuk çığlıkları, bağırışlar ve sonrasında sessizlik anları birbirlerini takip ediyor. Seslerin iç içe girmesiyle gelişen anlatı, seyirciyi, aslında, kavramsal ve minimal bir düzeyde düşündürmeye doğru itiyor.

İsabelle Huppert’in performansındaki dilin kullanımı ve deli kahkahaları daha evvel de söylemiş olduğumuz gibi çok dikkat çekici. Sahnede, dışarıdan yansıtılan ışık aktrisin yüzüne doğru çevrildiğinde, kocaman açılan ağızı konuşmayı kesiyor. Dışarıdan yansıtılan şeytani renkteki yeşil ışık sanki oyuncuyu zebanileştiriyor. Açılan ağız, çeneyi aşağıya doğru uzattığı zaman ise, aslında, ses geri planda kalıyor ve şeytani bir acı çığlık tiyatro sahnesini kaplıyor. Önce yeşil sonra kızıl bir ışık sadece oyuncunun dilini ve çenesini aydınlatıyor. Karanlıkta kalan beden tıpkı bir katatoni nöbetine tutulmuş gibi kımıldayamıyor. Sinirlerin gerginliği, burada, sesi engellemekte sanki! 

Minimalist ve soyut bir dekorla şekillenen sahnenin ön tarafında beyaz bir neon ışık çizgisi ve onun paralelinde sahnenin en gerisinde yine beyaz bir neon düz çizgi, potansiyel bir kesişme olmadan, sahnenin ön ve arka sınırlarını oluşturuyor. Arka plandan, sanki hiç kımıldamazcasına ön plana doğru fark ettirmeden hareket eden aktrisin bedeni sanki sessizce, kayarak ilerliyor. Anlatıyı izlediğimiz gibi, hareketsizliğin hareketini izliyoruz, tıpkı sessizliğin sesini duyarmışcasına. Anlatı bir performansa dönüşüyor: Sesin incelip yükselmesi gibi, beden de benzer bir ritmi sürdürüyor.

Bu performansla, sesin etkisi, görselliğin kımıldamazlığı ile birleşiyor. Ne ışığın arka planda değişen renkleri ne de sesin kuvveti eksik duruyor. Sahne ve minimal dekor görselliği vermesine rağmen, aslında, seyirci sanki Radyo Günleri’nde yaşarmış gibi oyunu seyrediyor ve sesi dinliyor; sesin etkisinde kalıyor. Böylece, Mary Stuart kendi trajik hikayesini anlatırken; suçlarını, aynı zamanda acılarını, pişmanlıklarını, hak etmediklerini çekmenin verdiği azabı açıklıyor. Son kocasıyla Anglikan Kilisesi kurallarına göre evlendiğinde ise katı bir Katolik olan Mary bu değişen dini ritüellerin etkisiyle azap çekiyor.

Fransız kralına yazdığı mektubu eline aldığında ve onu yakmaya kalktığında masumiyetini açıklıyor. Halbuki başka mektuplar üzerine oluşan söylentilere göre, Mary 11 aylık çocuğunu Pamuk Prenses masalında olduğu gibi, zehirli elma ile öldürmüş olduğu ileri sürülüyor. Robert Wilson’un metninde bir ara, Mary “Pamuk Prensesin kendisi” olduğunu söylüyor. Masaldaki zalim kraliçe, bu sefer acı çeken bir Pamuk Prensese dönüşüyor. Masalın tersine burada acı çeken, suçlu olmadığını ifade eden kraliçe, yaptığı suçlardan dolayı pişmanlık duyan bir kadının duygularını ortaya koyuyor. Birinci kocası, arkadan ikinci kocası ve onu aldattığı sevgilisi ile komplo kurarak, ikinci kocasını öldürdüğü söylentileriyle suçlanan kadının, her şeye rağmen azap içinde olduğu gözüküyor ve bu acıyı, aktris Isabellele Hupert büyük bir ustalıkla gösteriyor.

Kımıldamayan vücut birden bire vals yapmaya başlıyor; çünkü oradaki monologda kraliçenin suçlu mu yoksa suçsuz mu olduğu müphem bir şekilde ortaya konuluyor. Gerisin geriye, kollarını arkaya doğru açarak gerileyen beden, daha sonra, arkadan öne doğru yine dans

 ederek geliyor ve burada hala konuşmaya devam ediyor. Dans ve konuşma aynı anda gerçekleşiyor, ama birden bire ikizi sahneye geliyor. İkizi, kraliçenin kendisinin idam edileceği alanın sembolik göstergesi olarak sahnede duruyor. Ve, aynı kraliçe gibi onun arkasında kımıldıyor; sonrasında ise, ikiz beden yavaşça titriyor ve dışardan gelen seslerin sertliği bir idam sehpasının sesini verdiği sırada, kraliçenin ikiz bedeni yere düşüyor. Sembolik olan aslında ters çevriliyor burada; gerçek beden dans etmeye devam ederken, ileriye ve geriye doğru gidip gelirken, kendi ölümü sembolik bedende gerçekleşiyor; sanki daha ölmemiş gibi ve hala canlılığı kendi hikayesini anlatmaya devam edercesine...

Büyük bir an yaşadı Paris tiyatro dünyası bu oyunla. Sanki devlerin yan yana gelmesiyle ufak bedenler, oyunda, devleştiler. Mükemmel bir akşam zaten gök yüzündeki parlak dolunay ile sonlanıyordu. Bu etki, Paris’in bugünkü etkisi olarak duruyor, hala etkili olmaya devam eden yaşlı insanların şehirleri gibi, şehir da kendi tarihi kuvvetini, etkisini yaymaya devam ediyor.

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Melezliklerin beraberliği üzerine

Eski rasyonalitemiz artık Gaia’ya uymuyor

Felsefi Antroposen

Dünya ve toprak ile ilişkilerimiz yeniden düşünülmek zorunda!

Antroposen mi?

70 yaşındaki bir insan iklim yıkımını her gün ve her yıl izleye izleye yaşadı!