18 Ağustos 2018

Hangi ekonomideyiz?

Askeri ve siyasi ulus-devlet alanı tüm sosyal zorluklarına rağmen homojen bir alan olmasının yanında, ekonomik küresel alan, heterojen bir alandır

Merkantilist ekonominin teorik-pratiği içinde  yine gezinmekte olan  bir dünyaya mı girdik? Yoksa bir yanılgının içinde, siyasi egemenlik fikriyle ekonomik ilişkilerin işleyişindeki ayrışıklık payelerde yanılsama yaratan ama parlayan bir fikrin içinde yüzülmeye mi başlandı ?

M. Foucault’ya göre,  “Zenginlikler Analizi” olarak adlandırılan bir analiz biçimi “politik ekonomiden” önce ortaya atılmıştı:  

17. 18. yüzyıllarda bu kavram üzerinden para ve değer belirlenmekteydi. John Law (1671-1729), mesela, regülasyon için devlet kasasında kriz sırasında metal para yerine kağıt parayı öne sürmekteydi. Fizyokrat Richard Cantillon (1680-1724) bankacı olarak ilk ekonomi politik izlerini ortaya çıkarmaya başladı.  Bu söylemlerin bir kısmı gerçekle pek alakası olmayan spekülasyonlar üzerine kurulmaktaydı. Bu dönemde, üretim, emek, rant, değer gibi kavramlar yerine “zenginliklerden” söz edilmekteydi, tabii Kıta Avrupa’sının Amerika kıtasını ele geçirmesiyle başlayan bir talan ekonomisi hakim olmaya başlamıştı:

Madenler, metaller ve toprak zenginlikleri ürünleri…  

Bu dönemde piyasa, para, para dolaşımı, değerden bahsetmemektedirler. Ortaçağdan kalma adetlerle prensler veya krallar paranın değerini sabitleyecek girişimleri belirlemekteydiler: Değeri nasıl oluşacak ? Hangi alaşımlardan yapılacak ? Altın, gümüş veya bakır alaşımları nasıl ve hangi ölçülerde gerçekleştirilecek ?  Taşıyacağı metalin değeri nasıl belirlenecek ? Ağırlığı nasıl konulacak ?  

Paranın tek ölçüsü değeriydi. İçindeki alaşımlara göre paranın değeri belirlenmekteydi. Değişim değeri birimi olarak metalin gücü paranın değeri olarak kabul edilmekteydi. Zenginlik bu metallerin ölçülerinde yatmaktaydı. Astronom ve matematikçi Nicolas Copernic’in (1473-1543) sadece uzay ile çalışmaları yoktur, yeryüzü ile ilgili kitabı da bu ölçüleri belirlemeye başlayan bir düşüncenin ürünü olarak ortaya çıkmış ve belirleyici olmuştur: Para Basımı Üzerine Söylem adlı kitapta paranın değeri ve fiyat arasındaki ilişkilere değinmiştir.

Dönem içinde, paranın değeri metallerin cinsi ve  ağırlığına göre ölçülmekteydi ve bu ağırlık (altın, gümüş veya bakır) miktarı düştükçe para değer kaybetmekteydi:

Nominal değer. 17.yüzyılın ikinci yarısında paranın değeri, hem gerçek bir para maddesi hem de ölçü olarak altın ecu’sü, ve sonraki madenler (gümüş, bakır) de yavaş yavaş daha değersizleşerek para normunu belirlemeye (valor impositus)  başlamıştır.  Burada, paranın aynı zamanda, bir işaret veya simge olduğu işaretlenmeye başlamıştır. Bu anlamda da, para kurgu anlamında, madenlerden bağımsızlaşmaya başlayarak bir değere yerleştirilmeye başlayan bir birim olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Ürünler fiyat olarak değişmektelerken, para metal olarak bu değişimi sabitleyen birimdir. Jean Bodin (1526-1596) metallerin Yeni Dünya’dan getirilerek değerlendiği veya değerini yitirdiğini anlayarak Zenginlikler Analizi üzerine düşünmüştür. Madenlerin önemini vurgulayarak zenginliğin paradan geçtiğini önermiştir. En kaçınılacak öğe ise “sahte paradır”  17.yüzyılda paranın değişim değeri uluslararasılaşmaya başlayan bir dönemde anlaşılmaya başlanmıştı. Bu, merkantilizmi başlatan bir hareket ve anlayış haline geldi. Zenginliklerin ve paranın aynı devlet içinde toplanmaya başlaması bu sırada gündeme gelmektedir.

Zenginlik bir arzu ve ihtiyaç işareti olarak algılanmaya başlandı. Mübadele işaretleri olarak para birimi bir ülke ile başka ülke arasındaki küresel ticaretin sembolü haline sokuldu.  Merkantilizm için, bu yüzden, zenginlik ve para aynı anlama gelmeye başlamıştır; çünkü para kendi içinde ihtiva ettiği metalde zenginliğin timsali haline gelmiştir. Ürünlerden üretime giden bu yol kapitalizmin işleyiş ve birikim modellerini ortaya koyacak epistemolojik bir anlayışa yerleşmiştir. Bu anlayışa göre, metalleri, madenleri ülkede saklamak gerekir, çünkü bunlar zenginlik olarak parayı beslemektedirler; bu nedenle de metallerin giriş ve çıkışlarına ve paranın dolaşımına da ürünlere de gümrük vergisi konulmalıdır; brüt malların ülkeye girmesini teşvik etmek gerekmektedir ve imal edilen mallar ihraç edilmelidir. çünkü ödemeler dengesi her zaman pozitif olmalıdır.  Merkantilizmin bir kolu olan Kolbertizm bu önlemleri almak istemiştir. Jean-Baptiste Colbert (1619-1683) kamu borçlarından kurtulmaya çalışacak bir siyaseti ortaya koymuştu.  Ona göre, paranın bolluğu ülkenin zenginliğini temsil ediyor anlamına gelmekteydi.

Bu dönemde her türlü zenginlik ölçüsü, değer olarak para olmuştur. Dolaşım da bu para birimi sayesinde gerçekleşmeye başlamıştır. Her türlü arzuyu besleyen ürünler temsili olarak arzunun nesnesi olarak ele alınmaktaydılar: Enderlik, değer olarak, arzuyu beslemeye başlamıştır.

Dış ticarette de aynı şekilde paranın bir “sembolik” bir de “gerçek” değeri, bu anlamda, belirlenmektedir. Eğer insanlar maden arayışlarına girmişler ve bunun için birbirleriyle savaşa girmektelerse, değerin, başka bir açıdan, sosyal ve siyasi alanı belirlediğini görmek gerekecektir. Burada ilginç bir anlayış baş göstermiştir; çünkü zenginlikler madenlerin ölçüleri üzerinden belirlenmekteyken, artık 17.yüzyılın sonuna gelindiğinde madenlerin alaşımının yerine parayı basan “Prensin  imajı veya markası” dünyadaki geçerliliğini ortaya koymaya başlamıştır. Fransa’da 13. Louis’nin kabinesinde sekreterlik görevi yapmış olan Scipion de Gramont (15..-1638) “Kraliyet Deniyesi” adlı kitabında, para miktarının değerini ölçen bir semboliği araştırmıştır. Altın para birimi olduğu ölçüde değerlidir, yoksa maden olarak altın olduğu için değil. Değer merkantilizmde “ender” olduğu için önem kazanmaktadır. Ama bu değeri yükseltmek de zenginliği ülkede toplamaktan geçmektedir. Altın bir metal olarak sadece bu değeri temsil etmektedir, yoksa değeri gerçekleştirmekte olan “Prensin sembolik” verisidir. Bu değer ise  “insana aittir” ve bugünkü değimiyle “psikolojik” olarak var sayılmaktadır. İnsanların yaşamlarında temsil ettiklerinin üzerinden değerlenmekte ve değerden düşmektedir. Para; bir işaret veya Lacancı psikanalizin kavramıyla söylenmeye kalkılırsa “Gösteren” (işaretleyen) olarak anlaşılmaya başlanmıştır artık.  Altın ve bakır arasındaki hiyerarşi, bu anlamda, ortadan kalkmaya başlar ; çünkü para olduğu için değer kazanan metal isterse altın isterse bakır olsun “Prensin imajına” göre değerlenmektedir.

Bu anlamda da, artık, değer ağırlık olarak ölçülmekten çıkıp, taşınabilirliğine göre değerlenmektedir. Para ile zenginlik arasındaki ilişki bu temsili ilişkiye dönmeye başladığından itibaren kapitalizmin başka bir safhasına erişilmiş olunur. Bu değer o zaman “keyfi bir değer” olarak durmaktadır artık.  Bugün nasıl kredi kartı paranın yerine geçmeye başladıysa değer olarak o gün de para metallerin yerini almaktadır. Para -mal -para ilişkisi Marx’ın da analiz ettiği biçimde böylece mallar arası değişimden çıkmaya başlamıştır: Kapitalist birikim.  Bu anlamda da, artık Zenginlikler Analizi’nden değil ekonomi politik’den söz edilmeye başlanmıştır.

“Kamu otoritesi” artık, paranın değerini belirleyen bir mecra olmuştur. Ve, merkantilizmin ulus-devlet oluşturmaya başlayan yapısı ön plana çıkacaktır; ama değer teorisini, Zenginlikler Analizi (eski teori) bağlamında ele alınmaktan öteye gidemeyecektir; çünkü bir yandan bu sistem, paranın bir sembol veya gösteren olduğunu keşfetmiştir, ama aynı zamanda ölçü olarak zenginlik analizinden de uzaklaşamamaktadır. Para fiziki olarak değerlendirilmekte ve temsili ve gösteren rolü bir kenara bırakılmaktadır çünkü; oysa bu ilişki, burada, artık tersine dönmeye başlamıştır bile.

Halbuki bu analiz bazı ekonomistlere göre, güncel küresel bir kapitalizm için sorunlu bir analiz olarak durmaktadır; çünkü  değerlerin ve malların değişim ve dolaşım ilişkisi “ülkeler arası” veya hatta “ülkeler-arkası” ilişkilerde ortaya çıkmakta ve bu dolaşım küresel kapitalizmin dolaşım ilkelerinde devletler üstü bir dolaşıma dayanmaktadır. Ülkeler birer siyasi ve askeri bütünlüklerdir; ama makro ekonomik analizlerin yanında mikro-ekonomik analizlerde bunların altından veya üstünden geçen bir ticaret ve para ekonomisi dolaşımda durmaktadır. Jane Jacobs (1916-2006) şehircilik ve mimari üzerine çalışmalarında bu durumu analiz etmişti. 1985 yılında çıkan “Şehirler ve Milletlerin Zenginliği” (New Cork, Vintage Books ) adlı kitabında ülkelerin dışındaki ticari ilişkileri ve şehirlerin giderek yükselen önemini ele almaktadır . Bu tip bir analizin (ülkeler-arası bir dolaşımı es geçmenin) yanlışlığının “merkantilist dönemden” kaynaklandığının altını çizer.  Tarihi olarak Avrupalı devletlerin birbirleriyle olan kraliyetler dönemindeki ticaretinin hala ülke temelinde ela alınmakta olunduğunu, halbuki, daha 17.yüzyılda bile uluslararası ilişkilerin bu siyasi bütünlüklerin dışında oluşmakta olduğunu vurgulamaktadır:

Portekiz, İspanyol, Fransız İngiliz ve Hollandalı şirketler Batı-dışı coğrafyalarda, bu şekilde, dolaşımı gerçekleştirmektedirler: Afrika, Asya ve Orta Doğu coğrafyalarında. Adam Smith’in de buluşu metallerden üretim ilişkilerine doğru giden bir ekonominin ortaya çıkmasıdır. Altın, gümüş vb.’den çok tüketime yönelik bir üretimden (emek, üretim ve sermaye) kaynaklandığını ileri sürmesi merkantilizmi aşmakta olan bir anlayışa girilmiş olduğunu tarihi olarak bize göstermektedir.

Askeri ve siyasi ulus-devlet alanı tüm sosyal zorluklarına rağmen  homojen bir alan olmasının yanında, ekonomik küresel alan, hem ürünlerin geldikleri topraklar ve iletişim ağlarının karmaşıklığından, hem de virtüellik karakterleri taşıdığından dolayı heterojen bir alandır.  

Bugün bu zorlukların içinden geçerek bir anlam arayışı içinde yüzmekteyiz, her şeyin karmaşıklaştığı dünyamızda. Bütün bunları tekrar düşünmek mi zorunda kalmaktayız acaba?

Yazarın Diğer Yazıları

Post-kapitalizm mi?

Bugün, yine bir başka forma doğru evirilmekte olan bir kapitalizmi yaşamaya başladığımızı, belki de, ileri sürmek daha temkinli olmak anlamına gelmez mi?

Rüyalar gerçek olsa: "İmagine!"

Hayal ve umut gelecekteki mutluluğun ödüncüdür demekteydi eski bir Hristiyan atasözü

Etik bir yaşam

Biraz düşünerek, yalnızlığı bir tutum olarak genişletmek en eski öğretilerden biri olarak durmakta. Bugün bu eski öğretileri tekrar canlandırmak mümkün olabilir. Foucault’nun kullandığı siyasi kavramların yanında, bugüne yakın durduğunu düşündüğüm, insanın kendine dönmesi ve "kendilik endişesi" ön plana çıkmakta