07 Nisan 2019

Gölgesiz bir dünyada yaşamak

Her şeyin yıkıma uğradığı, iklimin bile gerçeğini kaybettiği bugünlerde, umulabilecek bir durum olarak önümüzde umut nasıl durmaktadır?

Gölgemizi bile kaybetmekte olduğumuz bir dünyaya girdik sanki! Aynaya baktığımızda belki de bir vampir gibi gölgemizi değil, hatta imgemizi bile görmeyeceğimiz kadar gerçek sonrasına bulanmış oluruz. Gerçek ! Nerede acaba? Uzun zamandan beri gerçek-sonrası bir dünyaya girmiş olduğumuz bize söylenmekteydi. Bu son yıllardaki Brexit meselesiyle başlayan bir olay değil. Daha önce de, simülasyon ve simülakrum dünyası içinde yaşayıp gidiyorduk post-modern hayatlarımızda. Post-modern, bir anlamda, modern olanın sonrasını mı göstermekteydi ? Yoksa Fransız filozof Jean-François Lyotard’ın 1980’li yıllarda ileri sürdüğü gibi “sonra” demek “evvel” anlamına mı geliyordu? Yani, onun ifadesiyle “post modern moderne gebedir!” Bu ne anlama gelir ? Sonrasında olan bir durum başka bir modernliği ortaya çıkarmak üzere döllenmiştir. Zaman değildir, belki de, burada sorun olarak ortaya konulan: Modern kavramının içeriğinin mi değişmesidir? Zaman geriye gidemeyeceğine göre, “zamanın içinde zaman samanın içinde saman” (çevrimsel zaman fikri) olsa bile zaman ileriye doğru meyilli olmaya mecbur değil midir? “Geçmiş geri gelecek mi?” sorusunu, bu anlamda, sormak abesle iştigal değil midir?

Modern; eğer günümüzün post-modern zamanlarından sonra, yeniden gelme imkânını elinde tutmaktaysa, o zaman, başka türlü bir duygu içine girmemiz mümkündür: Daha pozitif, daha iyimser, daha sempati duygularıyla birlikte yaşamaya başlayabiliriz. Gerçek, belki nerde olduğu belli olmaz gibi görünse de, böylece, önümüzde durmaktadır, saklı olarak arkamızda değil; günün birinde gerçek olarak görülen kendisinin yüzünü göstermeye başlayacak umudunu taşıyabiliriz içimizde; çünkü aydınlık olarak gerçeği görme ihtimallerimizi bu zaman fikrinde taşımaya devam ediyoruz demektir.

Modern, 17. Yüzyıl Klasik Çağından beri Gerçek ile birlikte yaşamaktadır: Kraliyet zamanı. 18. Yüzyıl modernliği edebiyatı yenide görmeye başlayacaktır. Latince değil Fransızca olarak bir halkın dili evrenselleşmeye başlayacaktır. Bu fikirden itibaren her halkın dili olarak, halk dili, artık, kullanılan bir dil olarak iletişimin dili olacaktır. 19. yüzyılda modern; o halde, dilin kullanımında yenilik ile ilişkilenmektedir. Bizde bile (Edebiyat-ı Cedide) edebiyat fikrine eklenen bir yeni siyasi rejime giden yol, bu sayede, kendisine yer edinecektir. Cumhuriyet olarak adlandırılan bu  yeni modern rejim her türlü sıkıntılarına karşı modern bir model olarak “aydınlanmıştır”. Modern demek aydınlanmış anlamını taşımaktadır. Bu da, gerçeğin ışığının gerçeği aydınlatıp göstermesiyle alakalı olarak ele alınmaktadır, bundan böyle. Bilinsin bu: Modern aydınlanma, o halde, cesaret işidir. Bireyin gerçeği söyleme cesaretinde saklıdır. Korkmadan ve kimsenin baskısı altında kalmadan kendi fikrini söyleyebilmesinin kanuni olarak yolunun açılması bu şekilde oluşmuştur. Kanun artık gökyüzündeki yıldızların kalbimizin içindeki yasayla birlikte işlemesi olarak ifade edilmektedir: “Üzerimde yıldızlı gök kalbimde ahlak yasası” : Kant bu  şekilde ifade etmiştir gerçeği. Gerçek bir ahlak yasasına bağlıdır. Ve cesaret ister bu transandantal olan şeyi ifade etmek. Burada söz konusu olan artık gölge değildir, ama ışığın verdiği aydınlıkta, öğle güneşinin aydınlığında gölgesiz bir gerçeği görünürlüğe kavuşmasını yaşamaktayızdır. 20.yüzyıl özgürlük hareketleri, sanat ve edebiyat alanı kadar sosyal alanı da yeniliklere açmıştır. Karanlık yüz 1920’ler ile 1945 arası modern olan “kötülüğün sıradanlığı” ile bezenmiş olarak kalmış; ve sonrasında sömürge sonrası hareketlerle umut ışığa açılmıştır. Bugün, 21.yüzyıl başında, yine bir gerçek-sonrası dönemin karanlığından çıkmak için sorular her yönden sorulmakta ve yönün anlamı aranmaktadır. Ama gerçeğin yönü ile yönün anlamı aynı şey değiller. Gerçek yarısını sakladığı “yarım” halinden çıkmalı! Tragedya açık olmalı (Ödip)! Oyunun sonu : Varoluşun anlamsızlığı (Beckett) mı?  Yoksa Umudun açtığı yolda hayati gerçeği aramaya devam etmek mi (Yılmaz Güney’in Umut filmi ve Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmi) mı?

Aydınlanmanın  ne kadar karanlık yanları mevcut olmuş olsa da, bu karanlık yanları bile artık aydınlığa doğru gidecek yolları aramaktadır. Gölgesiz bir gerçek geleceğe ışık tutacaktır. Bütün bunlar yaşadığımız post modern ve sanayi sonrası toplumlarda, her şeyin yıkıma uğradığı, iklimin bile gerçeğini kaybettiği bugünlerde, umulabilecek bir durum olarak önümüzde umut nasıl durmaktadır? Bu soru,  bizi bekleyen bir sorudur: İşaretlerini, emarelerini gösterecek mi ? Bu kadar önemsenen, güç yüklenen ve halk olarak adlandırılan bir kitle, popülist söylemlerin “nakaratlarına” daha ne kadar inanacak ? “Hep aynı nakarat !”. Gerçek sonrası haberleri dinlemekten nasıl ve ne zaman bıkacaktır ? Bu derce gerçek olarak adlandırılan gerçek-sonrası olarak ele alınan anlatılara karın tokluğuna ne zaman evet demekten vaz geçecektir? Bu kadar ırkçı ve dışlayıcı söylemler, bir halk fraksiyonunu başka halk fraksiyonlarına bu kadar nefret söylemleri geliştirmesin diye ne zaman “yeter artık!” denilebilecektir ? Kendisini gerçek sananların kendi gölgelerini görmekten başka bir şey yapmadıklarını, gölgelerin de ancak ışığın kaymaya başladığı ve hatta gölgelerin bazı renkleri görmekte zorluk çıkartmaya başladığı zamanlarda ancak,  gerçek-sonrası dünyaya girmiş olduğumuzu ne zaman anlayabileceğiz? Notaları bilmeden  şarkı söyleyenlerin, önlerindeki kağıdı görmeden konuşanların sulatasından ne zaman çıkmak mümkün olabilecek? Medya bunlarla dolu! Her biri  neden kendi ruhunun sesini dinlemeyi bu kadar ret etmektedir? Hiç mi vicdan muhasebesi yapılamaz! Ahlak yasasını kalbinde duyamayacak kadar ideologca konuşmaları yapmak hazzı nerden türemiştir? Neden dinleyiciler, hiç merak etmezler aslını işin ve konuşanlar tarihi de kendi bildikleri tarih zannederek bilimsel konuşmalar yapar gibi medyayı işgal ederler? Ve daha da kötüsü bu iletişim aleti sosyal medya haline geldiğinden beri, tarih bir anlatıdır elbette, ama yine de masal olarak anlatı haline nasıl bu kadar sokulabilmiştir? Ve bu kadar insan buna nasıl bu kadar tahammül edebilmektedir? Ve, bu yüzyılda, insanlar bu martavallara tarih diye inanabilmektedir?

Tıpkı Ödip mitolojisinde olduğu gibi, kahin kahramana gerçeği ilan eder: “Babanı öldürüp annenle yatacaksın”. Baba katli ve fücur. O da, katletmesin babasını ve kahinin laflarının devamı gelmesin diye elinden geleni yapar. Bu gerçek yarım bir gerçektir; çünkü gerçek ana babasını bilmiyordur genç Ödip. Lanetlenir; çünkü gerçeği kaybetmiştir, yarı gerçek asla gerçeğin kendisi olamaz. Veba sarar kentini. Ödip, bundan kurtulmak için yine gerçeğin peşinden gider. Bu gerçek onun sonunu hazırlayacaktır halbuki. Tragedya gerçeğin yarısına sahip olmaktır. Hepsi ise fazla gelebilir insana ! Ama gerçeğin yarısını bilmekten daha iyidir bu, sonuçta, gerçeğin bir dolayımla da, bir gölge sayesinde de olsa kendi yüzünü göstermesi. Elinden gelen her şeyi yapan Ödip yarı gerçek bilgisine sahip olduğu için hakiki babasını öldürmüş ve hakiki annesiyle evlenmiştir.  Hayatın yarı gerçeği veya gerçek-sonrası ona ancak bir tragedya anlatısı sunmuştur. Gerçek titremiş kendini yarı saklamış, ve sonra da kendine dönmüştür.  Gerçek kendi gerçeğiyle buluştuğu anda ise iş işten geçmiştir. Biraz ahlaksızdır bu hikaye, ama gerçeğin kaybı da ahlaksızlığın- bilerek veya bilmeyerek de olsa -  bir parçasıdır.  Gerçeği bilmeyen suçlu durumuna düşer, bilmiyordur; ama yeteri kadar bilmeyi de istememiştir. Eksik kalan kendi gerçeğini sonunda gösterir. Gölge bu anlamda bizim gerçeği görmemizi sağlayan önce saklayan ve sonra ortaya çıkaran bir dolayımdır.

Öyleyse, gölgesiz bir gerçek olabilir mi? Gölgemizi kaybettiğimiz bugünlerde gölge bize düşünme imkânlarını verecekti, yansıma imkânlarını sunacaktı. Ama gölgesiz olmayan düşünce kendi kendisini yansıtacak öğelerden yoksun olur. O zaman gölge bir dolayım nesnesi olarak iş görebilmektedir. Gölgemize kavuştuğumuz gün yeni modern bizimle kucaklaşmak üzere eşikte doğmayı bekliyor, sanırım. Bir an evvel doğum sevincini yaşama umuduyla o zaman. Gölgelerimizi koruyup onlara sahip çıkalım.

Yazarın Diğer Yazıları

Umut dolu bir dünya için

İnci Eviner tıpkı 18.yüzyılın başında filozof David Hume’un ileri sürmüş olduğu gibi insanın kısmi bir varlık olduğuna gönderme yapmakta sanki

Ekosistem ve ekoloji

Doğa bizim yanımızda olmalı, karşımızda değil

Kurumlar ve güdüler

Aklı, ihtiyaçları ve güdüleri kurumlarla ahenk içine koymak için ne beklemekteyiz?