04 Ocak 2021

Ekonomi politikadan sosyal ekonomiye geçiş

Tele-iş ve tele-eğitim belki Coivd-19 ile daha da yaygın hale geldi ve gidişat daha hızlı bir görünüme sahip oldu. 2020 yılını sadece Covid-19 ile sınırlamak yeterli olmayacaktır. Beraberinde gelen diğer sorunlar da bununla bağlı olarak zincirlenmektedir

21. yüzyıl teknolojik olarak bizi başka türlü çalışma ve emeği kullanma biçimlerine doğru yönlendirmekte. Sadece Batı Avrupalı veya Amerikalı veya hatta Japon toplumlarının ilerlemiş teknolojileri olan ülkeler değil, aynı zamanda diğer "büyümekte olan ülkeler" olarak adlandırılan ülkeler de bu yola doğru girmiş bulunmakta. Küreselleşmenin son otuz yıldır sürdürdüğü sermaye akışları bunu gerekli kıldı. "Otomasyon çağı" olarak adlandırılan bu dönem son kırk yıldır içine girdiğimiz post-modern durumun başlattığı yeni bir tekno-logos dönüşümüyle ilişkili bir şekilde ele alınmakta. Hem sanayi hem tarım hem de hizmet sektörleri için robotlaşma, nano-teknoloji, biyo-teknoloji ve otomasyon döneminde, dünyanın en ucuz emeği bile insan emeğinin yerini alan "online" robotların emeğinden daha ucuza gelememekte!  Sermayenin yeni tekno-logosunu tahmin edebiliriz.

Bir yandan bilginin dönüşümü ve metalaşması söz konusu edilmekteyken diğer yandan da ideolojilerin sonundan bahsederek başlayan bu dönem ideolojilerin en katılarını canlandırdı. Ticaretin uluslararasılaşmasıyla birlikte malların taşınması ve yemek yeme biçimlerinin değişmesi post-modern durumun bir parçası olarak ele alınmıştı. Bir de buna eklenen 1970'lerin başında sermayenin hegemonya biçiminin yönlendirmesiyle ulus-aşırı sermayenin hakimiyet sağladığı bir dönemde işsizlik sorununun başladığını görmüştük. Sağ ve sol siyasi partiler arasındaki iki farklı eğilim bu yıllarda liberal sağ partileri enflasyonu indirmeye doğru yönlendirirken liberal sol partiler de işsizliği engellemeye çalışmaktaydılar.

Ve de 1972 yılında, ekolojik olarak "büyümenin sınırına" geldiğimizi ifade eden Roma Kulübü Meadows raporu onlarca yıl hasır altı edilmişti. Sadece 1970'li yılların ekolojistlerinin aklında kalmıştı. Bugün bu rapor tekrar gündemde. Tabii Simon Nora ve Alain Minc'in 1978 yılında yayınladıkları bir rapor-kitabın (Toplumun bilgisayarlaşması) en çok okunanlar (ilk yayınlandığında 13 bin 500 adet satılıyor) listesine girdiğini de unutmamak gerek. Daha o yıllarda, Amerikan sendikaları "bedava hizmet verme" modeline karşı çıkmışlardı, tıpkı feminist grupların kadın emeğinin parasız olmasına karşı çıktıkları gibi. "Sosyal ücret" olarak fakirlere ve işsizlere yardım Covid-19 öncesinde başlamıştı. Fransa, 1980'li yıllarda başlattığı RMI (asgari gelir) ile işsizlerin toplumla bütünleşmeye devam etmeleri için bir "işsizlik parası" vermesi de benzer bir yapılanmayı ortaya koymaktaydı.  

1990'lara girildiğinde, ekonomik olarak adlandırılan krizin artık bağlamsal değil ama yapısal olduğuna dair kanaatler birleşmeye başlamıştı ve zaten sol partiler (Sosyalist ve İşçi Partileri) liberal ekonomi politikaya yüzlerini dönmüşlerdi. Şu farkla ki, Sosyalist partilerin kültür ve sanata yatırımı bir adım daha ilerideydi. Burada işsizliği aşma çareleri aranmaktaydı. Zaten global şehirleşmenin başladığı 21. yüzyılda, toplumsal alanda kültür sektörünün büyüdüğü ve kültür çalışanları sayısının büyük bir yüzdeyle yükselmekte olduğu gözlemlenmektedir. "Megalopoller dönemi" olarak adlandırılabiliriz bu dönemi.

Daha o zamanlarda, bu duruma karşın, Fransız Sosyalist Partisi'nde yer almış ve Fransa'da Başbakanlık yapmış olan  Michel Rocard'ın (1930-2016) yeni bir kavram üzerinden düşünmeye başladığını izlemekteydik: "Sosyal ekonomi" adını veriyordu, söz konusu yeni sektörün işlerlik kazanmaya çalıştırıldığı yıllarda. Burada önemli olan bu sivil toplum kuruluşlarının kültür alanında hareket sağlamaya başlamasıyla, devletin veya belediyelerin bu sektörlere yapacağı katkı ile yeni bir iş alanının ortaya çıkmasıyla bazı sorunların aşılacağının ön görülmesiydi. Cemiyetler ve bu tip kuruluşlarda temel olarak bir kavram öne çıkmaktaydı: Metalaşmayan bir sektör ekonomisi. Metalaşmayan bir çalışma koşulu, aslında, gençlerin bu tip kurumları kurmasıyla başlayan dayanışma cemiyetlerinin öne çıkmasıydı. Bu tip faaliyetler için ekonomi politiğin ikili işleyişinin başka bir yönü öne sürülmekteydi. Ne kapitalist ne de devletçi bir girişim olarak dernekler ve cemiyetler (hayırseverlik, dayanışma ve hak ve kültürel girişimler) sosyal ekonominin içinde sayılmaya başlandı. Bunlar ne özel mülkiyet üzerinden piyasa için ne de devlet müdahalesiyle kurulanlardır. Bölgelere ait ademi merkeziyetçi yapılarıyla kolektif ağlar olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bir anlamda; zamanın, para olarak değil (çalışma zamanına göre verilen saat başı ücret değil) hizmet olarak değiştirilmesi üzerine kurulu yeni bir sistemin, yani sosyal ekonominin" ön plana çıkmaya başlaması gelecekteki iş imkanlarına yol açması planlanan faaliyetler. Zamanın armağan edilmesiyle karşı zaman armağanının değiş tokuşu üzerine kurulu bir sosyal ekonomi (bilhassa eğitim, çocuk bakımı, yemek ve içmek üzerine kurulu hizmet ve karşı-hizmet). Belediyelerin bu sektörle ilişkileri öne çıkmaktadır; verilen bir hizmet için zamanın para olarak değil, alışveriş olarak imkana dönüşmesi üzerine kurulu sisteme doğru giden bir toplumsallık öngörülmektedir. Bu sistemin Amerika'da 1980'li yıllarda neo-liberal Reagan'ın fakirlere önerdiği bir yapılanma olduğunu da göz ardı edemeyiz.   

Son 20 senedir bu tip faaliyetlerin dünyada yer bulduğunu ve "global şehirlerin" veya bugün "Smart şehirler" olarak adlandırılan teknoloji merkezli oluşumların gelişimlerine yer verildiğini izlemekteyiz.  Belediyelerin yardımlarıyla geliştirilen bu merkezler bazen sanat merkezleri bazen kültür merkezleri ve bazen ise dayanışma merkezleri olarak yer bulmaktadır. Buralar dayanışma yerleri, kadın dayanışmaları, göçmen dayanışmaları, sakatlar için dayanışma, sportif faaliyetlere destek (mahalle takımları, spor kulüpleri vb.) gibi ücretsiz çalışanların yardımlarıyla ve kamu desteğiyle iş görmektedirler. Aynı zamanda uluslararası alanda insani yardım cemiyetleri olarak da yer bulmaktadır. Bunlar yeni bir sektör olarak ortaya çıkmaktalar: Aktif nüfusun büyük bir çoğunluğu artık iş bulmakta zorlanmakta ve preker bir iş dünyasında geçici işlerle hayatını idame etmeye uğraşmakta. Belki de son otuz yıl içerisinde dünyada yüzde altmış büyüyen zenginliğin sadece yüzde onuna gittiğini okuduğumuz zaman neyin değişmiş olduğunu daha yakından anlamaya başlayabiliriz.

Cemiyetleşme ve dernekleşme; cemaatleşmenin tersine kapalı olmayan, kendi kurallarını kendi kuran, bir lidere bağlı olarak işlemeyen, kapalı bir ezoterik söylem gütmeyen, yardımlaşma üzerine kolektif bir kazancı hedefleyen, insanlığa yararlı iyilik üzerine kurulu işler yaparak rahatlamak isteyen açık toplumlar olarak öne çıkmakta. 21. yüzyılın, teknolojinin gittikçe robotlaşma ve otomatikleşme üzerine kurulu ekonomisi insan emeğinden oluşan bir artı-değer yaratmaktan çok makinaların çalışmasıyla işleyen bir üretim alanının üretim koşullarını değiştirdi.

Daha başka yönlere doğru değişimleri yaşamaktayız. Tele-iş ve tele-eğitim belki Coivd-19 ile daha da yaygın hale geldi ve gidişat daha hızlı bir görünüme sahip oldu. 2020 yılını sadece Covid-19 ile sınırlamak yeterli olmayacaktır. Beraberinde gelen diğer sorunlar da bununla bağlı olarak zincirlenmektedir: Popülizm, şiddetin toplumsal alana yayılması, kadın cinayetleri, cinnet toplumunun bir parçası haline giren insanlar, akla gelmeyecek cinsten şiddet ve cinayet vakaları, ırkçılık, beyaz ve sömürge egemenliğinin yeniden hortlaması, sert politikaların savaşa giden sonuçları vb. Hepsi beraber ekonomi politiğin şekil değiştirmekte olduğunun habercisi vaziyette.

Buhar devrimiyle başlatılan Antroposen ve elektrik devrimiyle hayat konforlarının arttırılması ve tüketim toplumuna doğru geçen metalaşmanın 1970'lerde bilgiye sirayet etmesiyle gelişen modern sonrası bir durum, bugün otomasyonla, robotlaşmayla ve kullanılmaya başlanan yapay zekanın çoğalmasıyla birlikte başka bir boyuta geçmektedir.

İletişimin başı çektiği bir dönemde, medyanın denetimi kontrol toplumunu ortaya çıkarmıştı bile uzun zamandır; ama robotlaşma ve kameralı bir yaşamla birlikte Covid-19 denetimi siyasi bir pratik haline girmeye başladığında artık bilim-kurguya doğru geçmekteyiz. Bu durumda dayanışma, fakirlere destek cemiyetleri, okula gidemeyenlere yardım, açlık ve sağlık dayanışması, mülteciler ile dayanışma, kadını koruma evleri, erkek şiddetinin popülizm ile kesişmeye başladığı bir dönemde sosyal ekonomi öne çıkmaya başlıyor; çünkü otomasyonla birlikte kapitalizmin çehresini değiştirdiğini görmekteyiz. "1970'li yıllarda olduğu gibi enflasyonu indirmek veya işsizliği önleyecek ekonomik kararlar almak gibi bir yöntem biçiminin gelmekte olan toplumsal alanda işlemesi zorlaşmakta. Elli yıldır süren bu süreç çağını doldurmakta. Marjinalleşen toplumsal kesimlere yardım için, Birleşmiş Milletler artık devletlere veya siyasi partilere sormaktan geçmeyen bir yeni ilişki ağını geliştirmekte: Sivil toplum ağlarının içinden geçen bir çare arama politikası öne çıkmaya başlamış vaziyette. Habitat (1996) gibi kuruluşlarla başlayan bir dönemin ortaya koyduğu ve bu tip kurumların ağlarından geçen sosyal ekonomi içine girmeye başladık.

İnsanların bir kısmı artık metalaşma içinden geçmeyen çalışma koşulları içine girmekte. Cemiyet/dernek şeklinde işlerlik kazanan bugünkü şirketleşmeler eski "yardım cemiyetleri" gibi çalışmakta ve aslında bu tip girişimlerin para kazanmaya ve iş yaratma potansiyeli olmaya başladığı bir döneme girilmekte. Metalaşmamanın verdiği başka bir ruh hali çalışan insanları, daha yararlı bir iş yaptıkları duygusuyla, daha mutluluk veren bir çalışma hayatına yönlendirmekte. Tüketimden bıkan bir kitle psikolojisi ortaya çıkmaya başladı. Ticari olmayan girişimler her alanda önem kazanmakta. Bugün bilhassa Covid-19 ile sanat merkezleri ve hatta sanat galerileri bile dünyada (bilhassa Avrupa ve Amerika'da) sanatçıların satılacak eserlerinin yanında düşüncelerini, teorilerini öne çıkarmaya başladı. Sanatçılar üretmek değil konuşarak görsel olan düşüncelerini öne sürmekteler. Edebiyat ve bilim birlikte hareket etmek zorunda diye bir iddia Japon yazar Haruki Murakami'den geldi. Edebiyatçıların ve plastik sanatçıların görüşleri, dünyaya bakışları ve aralarında kurdukları dayanışma ağları piyasa üzerine "metalaşan ticari sanatın" önüne çıkmaya başladı. Daha demokratik oluşumlar ekonomiyi ayağa kaldırmaya çalışmak üzere ortaya çıkmaktalar. Neo-liberalizmin ego ve mülkiyet üzerine kurulu anlayışının hem finansal hem de ekolojik zararlarının altında kaldık.  Bilim insanlarının ileri sürdükleri gibi "biyolojik yok olma safhasında" insan türünün diğer canlılarla (her birinin duyarlılığı ve zekâsı) ayrı gibi durmasına rağmen (eski Roma hukuku), aslında birbirlerine bağlı bir şekilde yaşamaktadırlar. Türler birbirlerinden türedikleri gibi birbirlerine etki yapmaktadırlar. Bugün zaten hayvan, bitki ve doğa hakları (şeylerin hakları) hukuki ve sosyolojik söylem düzeyinde de pratik düzeyde de insan haklarının yanında yer almaya başlamış durumdadır. Canlıların koruna altına alınması hukukun bir paçasıdır (Avusturalya'da Yarra nehri, Yeni Zelanda'da Whanganui ve Kolombiya'da Atrato gibi yerler, ormanlar, akarsular, kırlık alanlar, ağaçlar, vadiler, su kaynakları ve buralarda ve dünyadaki "temiz hava" haklarını "hukuki bir kişilik" olarak almış vaziyetedir). Eski çağlarda kadınların hukuki hakları kocalarına bağlıydı ve bugün artık kişi olarak hukuki bir statüdeler; canlı hakları da 21. yüzyıla benzer bir şekilde hukuki haklarını almaya başlayarak girmekteler. Duchamp'ın 20. yüzyılın başında sergilemiş olduğu "Air de Paris" (Paris havası), bugün ekolojik olarak başka bir anlamda yorumlanmaya başlanabilir.

Bu anlamda; 19. yüzyıl "ekonomi politiğinin" 16. yüzyıl "Zenginlikler Analizinin" (J. Bodin) yerini almaya başladığını epistemolojik bir dönüşüm olarak gören Michel Foucault'yu izlersek, biz de bugün ekonomi politikten ekonomi sosyale (kişisel kazanç üzerine değil kolektif kazanç üzerine odaklanmaya) doğru adım atmakta olduğumuzu söylersek içinde yaşadığımız dönemi daha iyi kavrayabiliriz belki.

Yazarın Diğer Yazıları

Sosyolojik olarak adanmışlık mı?

Devleti için "fedakâr" olan, bürokrasi aslında devlete bağlı olarak çalıştığında ve bu anlamda da bir "adanmışlık" duygusunu taşımasına nazaran, post-modern çağda, bürokrasinin özel çıkarlarının artık devletin çıkarlarıyla iç içe girdiğini, hükümetlerin politik çıkarlarının genelliğe ve özel alana doğru açılması üzerinden hareket etmeye başladığını görmekte miyiz?

Düşmanlık mı yoksa nefret mi?

Bugün ekonomik olmaktan uzaklaşan bir göç var; savaştan veya iklim krizinden kaçılmakta

Kötülük çiçekleri

Akıl dışı bir şey yapıldığında, Kant'ın anlayışında, "kötü niyetli bir zihniyet" anlamını anlamaktayız: radikal bir kötülük bu. Arendt'e dönüp baktığımızda ise, Kant'ın düşüncesini bir yana doğru çekerek, daha başka bir yöne dönmekteyiz. Bu anlayış; radikal olan sadece bir kötü niyet veya kötülük yapma istenci değil, aynı zamanda kötülük yaptığının bile farkında olmayan bir zihniyeti ortaya çıkarmaktadır. Burada niyet ve istenç ötesi bir başka durum söz konusu olmaktadır