06 Mayıs 2022

Düşmanlık mı yoksa nefret mi?

Bugün ekonomik olmaktan uzaklaşan bir göç var; savaştan veya iklim krizinden kaçılmakta

Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaşın nedeni olarak, Putin’in “Nazilerden arındırma” savaşı başlattığını ileri sürmesiyle, Ukrayna’da bazı Neo-Nazi grupların olması, ama bunların Rusya’nın ileri sürdüğü gibi Ukrayna’nın iç politikasında belirleyici olamayacak kadar azınlıkta olmaları başka soruları akla getirmiyor değil. Bir kere Ukrayna diye bir halkın olmadığını ileri süren bir fikre sahip Putin’in Aralık ortasının hemen ardından yaptığı uzun konuşma savaş nedenini açıklıyordu. Burada SSCB sırasında bir halk olarak ortaya çıkan Ukraynalıların daha önce Rus olarak kabul edildiklerini söylemişti. Bu ne kadar açıklayıcı olabilir? Dili varsa, bir halkın o halk mevcuttur. İster o halkın devlet yapısı olsun veya olmasın, bir halkın mevcudiyeti dilinin sayesinde ortada durmaktadır. Dil, hatta bir toprağa bağlı olmaktan çok herkesin bildiği dilin ve ortak iletişim aracının içinde yer almaktadır. “Dil insanın evidir”. Kendisine ait bir yerin belirleyicisidir. Toprak üzerinde olmasa da, kişi başka bir ülkeye misafir olmaya gitse de veya göç etmek durumunda kalsa da dilini bedeninde (tabanında) taşımaktadır.

Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde mülteciler, göçmenler gittikleri yerlerin dillerini konuşsalar da veya sonradan öğrenmekte olsalar da, kendi ana dillerini veya pratik ettikleri ülke dilini kendi dilleriyle birlikte taşımaktadırlar. Mültecilerin en çok gözüken ve dikkat çeken yanı, onların cep telefonlarıdır. Başka bir toprak, başka bir yer, başka bir dil ve başka bir kültürün içinde de olsalar cep telefonlarıyla ülkelerinin içinde kalmış olan akraba ve arkadaşlarıyla ana dilinde iletişime girmektedirler. Zamanlarının büyük bir kısmını telefonda geçirmektedirler.

2011 yılında, Seza Paker yapmış olduğu iki projektörlü bir video eserinde (Untitled (Park), Afgan mültecilerin oturma izinlerini beklerken parkta zaman geçirdiklerini, sürekli cep telefonlarıyla konuşurken göstermekteydi. Aynı eserde ikinci bir video bu sefer başka bir yerde, Venedik Bienali sırasında Giardini’ye yerleştirilen bir kioskta geçenler ile Afgan mültecileri videosu yan yana gösterilmekteydi. Paris’te bir parkta duran başka bir kiosk Venedik’tekiyle aynı işlevdeydi (gölgelik ve ortaya söylev verme yeri olarak demokrasiyi hatırlatmakta). Venedik’tekinde, özgürce altından geçme, söylev verme imkânı varken, Paris’teki parkta bulunan Afgan mültecilerinin dili, ne söylev vermeye, ne kendi dillerinde, ne de mülteci olmak üzere geldikleri ülkenin dilindeki ahaliyle seslenme imkanları vardı. Dilleri tele-teknolojinin sağladığı imkanlar sayesinde ulus-aşırı olarak konuşma ve haber alma imkanlarını mümkün kılmakta.

Savaş veya iç savaş insanların rahat yaşama imkanlarını ortadan kaldırmaktadır. Aile ile normal bir yaşam mümkün değildir. Rahatsız edilme veya polis ve jandarma soruşturmasına maruz kalma gibi gündelik hayatın rahatlığını ve normalliğini bozan hareketlerle birlikte başka diyarlara gitme hayali baş göstermeye başlamaktadır. Ya ülke içinde iç göçe veya ülke dışına dış göçe açılma bu şartlarda ortaya çıktı, bilhassa son otuz-kırk yıldır. Batı Avrupa veya Kuzey Amerika, gidilmek istenen yerlerin başında gelmekte. Ama bugün dünyanın çivisinin çıktığı bir zaman biriminde artık ikincil ve hatta üçüncü ülkeler de dış göç almaya başladılar. Nerede bir sorun varsa siyasi olarak insanların hayatları zehir olmaya başlamıştır. Kımıldayan ve yer değiştiren veya başka türlü söylersek “yersizyurdsuzlaşan” kitleler var olmaya başladı. Önce, ekonomik olarak başlayan bu süreçte, emek iş bulmak için sanayileşmiş tüketim toplumlarına daha sonra da sermaye başka ucuz emeğin olduğu yerlere gitti.

Bugün ekonomik olmaktan uzaklaşan bir göç var; savaştan veya iklim krizinden kaçılmakta. Bu göç hareketinin sayısının ve ülkelerinin artmasıyla birlikte Batılı ülkeler aşırı sağ partileri veya Neo-Nazilerin siyasi eylemleriyle yabancı düşmanlığını toplumların göğsüne yerleştirmeyi başardılar. Birçok yerde aşırı sağ partilerinin yükselmekte olduğunu izlemekteyiz. Yabancı düşmanlığına verilecek tek cevap insaniyetten geçmekte. Ve zaten uzun bir süreçte nerdeyse üçüncü nesillerin yerleştiği Batılı ülkelerde göçmenler bugün yaşları genç olan Neo-Nazilerden çok daha evvel bu ülkelere yerleşmiş ve yaşamış vaziyetteler.

Hatta bu duruma zaman birimi olarak bakıldığında, hangilerinin misafir hangilerinin daha sonradan gelenler olduklarına cevap vermek zorlaşmaktadır. Kendilerinin ailelerinin eskiliklerine göre yurttaş olarak gözüken genç yerliler yurttaşlık statüsündeki eski göçmenlerden daha az bu yörelerde zaman geçirmişler, yaşamışlardır. Bu, zaman açısından bir bakışı ortaya koymakta. Diğer yandan sömürge ülkelerin vatandaşlarının metropollerdeki hayatları vardır ki bu anamda iki veya daha çok halk ve dil coğrafi olarak uzak ta olsalar aynı milli dilin içinde yaşamaktadırlar uzun zamandan beri. Fransız deniz ötesi Antiller mesela böyledir veya Cezayir de böyledir. Türkiye sömürge hayatını yaşamış değildir, ama eski Osmanlı topraklarında yaşayan halklar kendi ülkelerinde çıkan sorunlardan kaçmak zorunda kaldıklarında Türkiye’ye gelmektedirler. Coğrafya olarak uzaklık burada söz konusu değildir, çünkü bunlar daha çok sınır kapısı komşuluklarıdır; hatta bazen iki ülke arasında çizilen siyasi sınırlara maruz kalmış akrabalıklar bile vardır.

Burada asıl soruna dönüp baktığımızda karşımıza çıkan manzara da komşuluklar arası siyasi sorunları nasıl aşmak mümkündür sorusun sormak gerekecek. Bir de Birinci Dünya savaşı sonrasında bölünen İmparatorluk topraklarında yaşayan hakların birbirlerine olan husumetlerinin düşmanlık üzerinden okumanın imkansızlıklarını fark etmekteyiz. Hannah Arendt, Emperyalizm adlı çalışmasında, bu durumu Birinci Dünya Savaşı sonrasında fark ederek totaliterliğin kökenlerini vatansız insanların bir yerden başka bir ülkeye gitmelerine bağlamıştır. Doğu Avrupa’da Slovak Çekten, Hırvat Sırptan nefret etmektedir İmparatorluk yıkıldıktan ve ulus devletsiz insanların vatanlarının olmadığı bir durumda kalmalarından sonra. Yine başka bir nefret hadisesi Polonyalı Ukraynalı arasındadır. Düşmanlık statüsünden çıkıldığında, bir halkın devleti yoksa o zaman diğer halk ile husumet ilişkileri geliştirilmektedir.

Hannah Arendt bu ilişkilerdeki vatansızlığa değinmiştir. Totaliter yapılar buradan kaynaklanmaktadır. Bir anlamda Hobbes’un “herkes herkesin (veya insan insanın) kurdudur” tezine benzer bir yaklaşımı kendi yaşadığı dönemde fark etmektedir. Halbuki yine aynı dünya savaşında Alman askeri ile Fransız askeri birbirlerine düşmandırlar ve birbirlerine düşman olarak aynı askeri konumlarından dolayı birbirlerine saygı duymaktadırlar. Normal şartlarda ordular düşmandır, ama nefret unsuru taşımamaktadırlar. Çok insan ölmüştür Birinci Dünya Savaşında, ama Arendt’e göre düşmanlık ile nefret duygularını ayırmak gerekmektedir. Bugün Ukraynalıyı bir halk olarak kabul etmeyen bir yaklaşım ve başka bir Doğu ülkesinin paralı askerlerini kullanan bir Rusya işgali, o zaman, nefreti körüklemekte değil midir? Halk ve düşman olarak görmediklerine karşı şiddet nefret ve para üzerinden geçtiğinde barbarlık sınırları mı zorlanmaktadır? Ulus-devletlerine bağlı vatandaşların uluslararası hukuk ilişkileri, bu anlamda, çözülüp bir kenara atılmamış mıdır?

Yazarın Diğer Yazıları

Özgürlükler dönemi

Bugün, eski nesillerin nostaljik bir şekilde baktığı bu dönem kapanmakta gibi!

Arkaik tutumlar

Hukuki ve siyasi rejim, başka kurallar ve hukuki yapılanma üzerine sürmeye devam etse bile hâlâ aşağılayıcı, küçük düşürücü sürme halleri, ceza verme biçimleri sürmekte

Mantık diye bir şey aranabilir mi?

İnsanların neler konuştuklarına bakmak yerine onların mantıklı olarak ikna edilme pratikleri teorik olarak düşünülüp, pratiğe sokulmaya çalışılmakta değil mi?