01 Mayıs 2021

Dünya ve ötesi

Dünyanın yok olması gerekmektedir ki "Tanrı'nın şehri" gökyüzünde insanlığı kurtarsın. Dünyadan umudu kesen Elon Musk da acaba böyle mi düşünmekte? 

Her şeyi bırakıp uzay kolonisini hangi şirket üstlenecek kavgası üzerine haberler okumaktayız. İki dev şirket sahibi ve teknolojik olarak eko-sistemi yok edecek bir enerji harcamasının başarılı temsilcisi iki dünya zengini uzay dünyasını tek başına üstlenmek istemekte. Halbuki iklim, sular, okyanusların kimyasal atıklarla kirlenmesi ve bilhassa Fukişima'nın nükleer atıklarla kirlenmiş suyunun okyanusa boşaltılacağı haberi insanları şaşkına çevirmekte ve korkutmakta. Dünya yetmiyormuş gibi uzayda kuvvetli internet ağlarını kurmak için yarışmaktalar. Herkes biliyor ki, bu yüksek teknolojinin gerçekleşebilmesi için ülkeler doğal kaynaklarını nükleer enerji kaynakları yaratmaya açmak zorundalar. Bir uydu çöplüğü haline gelmiş olan uzaya yeni binlerce uydu yerleştirme savaşındalar. Ekim 2018'de bir haber çıkmıştı: "Elon Musk Mars'a gidip orada bir koloni kuracak!"

Elon Musk

Bu haber bugünlerde tekrar gündeme geldi. Amazon'un kurucusu Jeff Bezos ile NASA arasındaki anlaşmaya rağmen "Ay'a gidecek astronotların iniş kapsülü inşası" için insanlığı Mars'a taşıyarak bir koloni kuracağını vadeden Elon Musk'un sahip olduğu Space X ile yapılan bir anlaşma bu rekabeti tekrar canlandırdı. Akla iki soru gelmiyor değil: Neden dünyayı ekosisteme göre tüm canlıları düşünerek yeniden canlandırmak, ekosistemi yaratmak, tüketimi ve büyüme hızlarını azaltarak doğaya tekrar can vermek yerine Mars'a koloni kurmak üzere insan taşımak; ikincisi ise neden sadece insanlığı (insanları) düşünerek bu imkânı yaratacağını düşünmek. "Nuh'un gemisi "bile bunu yapmamıştı!

ABD Havacılık ve Uzay Ajansının (NASA), keşif aracı Perseverance ile Mars'a gönderdiği mini helikopter
Ingenuity'nin çektiği ilk fotoğraf.

Antik Yunan düşüncesinden beri insanlar ile birlikte diğer canlılar beraber düşünüldüler. Rönesans düşüncesi içinde de bu şekilde ele alındı. 13. yüzyılın sonu ve 14. yüzyılın başlarında, çarpıcı yazarlarından biri olan Dante Alighieri, İtalya'da, Floransa şehrinde doğduktan sonra gençliğinde Bolonya Üniversitesinde eğitim gördü. İlk üniversitelerden biri olarak kabul edilen kurumda Latin Hıristiyan araştırmalarının yanında güncel siyasi düşünce de tartışma konusuydu ve bu kurumlarda okuyanların siyasi hayatın bir parçası olması kaçınılmazdı. Dante de teoloji eğitimini aldı ve döneminin en ünlü düşünürleri, Albert Magnus ile Aquinaslı Tomasso gibi ilahiyatçıların Aristoteles okumaları içinde kendi düşüncesini şekillendirdi. Aristoteles'in insanı hayvan türleri arasından "düşünen hayvan" olarak ayırmasının üzerinden çok yıllar geçmişti ve bu düşüncenin eleştirisi için modern çağlara gelmek gerekmekteydi; ancak o dönemin epistemesi dahilinde Dante de sadece filozofları değil, aynı zamanda dil ustası şairleri okumayı ihmal etmedi: Vergilius, Ovidius ve Boethius gibi şairleri okudu. Ve dünya klasiklerinin en muhteşem kitaplarından birisinin yazarı oldu: İlahi Komedya. Kendisinden daha sonra gelen büyük edebiyatçıların yolunu açtı. Hemen yukarıda belirtmiş olduğum gibi üniversitelerde okuyanların genelde yaptıkları gibi politikaya atıldı. Bugün "Üniversiteler politikaya alet olmasın" diyenlerin üniversite mevhumu dışında durduklarını söyleyebiliriz; üniversite zaten politika yapılan yerin adı olarak evrensel sorunlarla uğraşmakta olanların düşünme, kavrama ve etraflarıyla tartışabilme alanıdır. Orta Çağ papazları üniversite kurumlarını bu karakterleriyle kurmuş ve kabul etmişlerdi.

Dante Alighieri

Siyasi tartışma ve rekabet içinde Papalıktan bağımsızlaşma yanlılarının yanında yer aldığından dolayı, Dante Papalığa bağlılık yemini edenler tarafından suçlanır. Elçi olarak Roma'da Papa'yla görüşmek üzere görevle gittiği sırada Floransa şehri iktidarı ikincilere geçince, Dante mahkemeye sevk edilir ve suçu olmadığını ileri sürerek kanun önünde ifade vermeyi reddeder. Gıyabında ceza alır ve iki sene sürgü ve bazı ağır cezalara tabi kalır. Ardından da idama mahkûmiyeti açıklanır. Dolayısıyla sürgüne gitmeyi seçmek zorunda kalır. Bu süreç, onu taşralı bir yazar olmaktan çıkarıp evrensel tarih-ötesi bir kişiliğe dönüştürmüştür.

Platon'un etkisiyle 14. yüzyılda yazdığı "Şölen" (Convivio) metnini halk dilinde yazar ve bir yerel dil evrensel bir yazarın dili olarak meşrulaşır. Şölen ortak yaşama alanı olarak ele alınmıştır. Hayat şartları elvermeyenlerin bilginlerin sofrasında, onların konularına aşina olmaya başladığı bir anlatı içinde, zengin ve fakir ayrımının bilgi açısından eşitliği söz konusu edilmektedir. Latince yazan ve düşünenlerin konuları halk dilinde ele alınmaya başlanınca o süreç zarfında halkın da eğitim ve bilgiye sahip olabileceği öne sürülmektedir. Böylece bilenlerin bilmeyenler karşısındaki hakimiyetinin eleştirel bakışı söz konusu edilmektedir (Bugün Jacques Ranciere'in tavrı). Mademki ekmek ve şarap paylaşılmaktadır, bilgi de paylaşılacak bir şeydir. Kitabın sonunda "ilahi mutluluğa" ulaşma yolunun aristokrat bir aileden gelmekle, zengin olmakla mümkün olmadığı, ama bu yolun bireyselliğin kazanılmasıyla alakalı olduğu vurgulanmaktadır. Bu, nerdeyse Kant'ın "Aydınlanma Nedir?" metnindeki "kendi bildiğini söyleme cesareti" olarak algılanan düşünceyle benzerlik taşımaktadır. Dante'ye bu açıdan bakarsak bir bakıma, onun "Aydınlanma öncesinde bir Aydınlanma düşünürü" olduğunu ileri sürebiliriz. Eylemlerinde erdemin hâkim olduğu bir bilgelik insanı ilahi mutluluğa götürmektedir.

Bu suretle, Dante halk dilinin güzelliği üzerine bir metin yazar. Güzel konuşma yönteminin Latince yazarak değil halkın anlayacağı dile sahip olarak başarılabileceğini önermektedir. Bu, 17. yüzyılda Descartes'in Fransızca yazmasıyla bir benzerlik taşımakta değil midir? Bir dil halkın anlaması gereken bir dildir ve bu nedenle bu dilin güçlenmesi gerekmektedir. Almanya'da Reform da bu yola başvuracaktır ve İncil halkın anlayabildiği bir Almancaya çevrilecektir. Bu açıdan bakıldığında halk dilinin tek bir dil olmadığının, değişik dillere sahip bölgelerin dillerinin de bu açılıma gitmesinin önemi vurgulanmaktadır.

Monarşi üzerine yazdığı kitapta ise evrensel bir krallık düşünmektedir. İnsanların hep birlikte yeryüzünde mutlu ve barış içinde yaşamalarının ehemmiyeti birlikte yaşamak konusuyla daha evrensel bir şekilde ortaya konulmaktadır. Roma halkını düşünerek yazdığı bu metin dini güç ile siyasi güç dengesini ayırmaktadır. Ve insanların yaşam şartlarının serbest olması açısından, bu ikisinin birbirlerinden bağımsız olmasının gerektiğini söylemiştir. Ruhani ile dünyevi ayrılmalıdır. Bu düşüncesi, daha sonraki yüzyıllarda, Devlet fikrinin modern anlamda geliştirilmesi bakımından önem kazanacaktır. Monarşi metninin ilk kısmında ise Dante bize sadece insanlardan değil ama diğer canlılardan da söz etmektedir. İnsanlığın ortak işleminin canlıların çokluğunda ele alınmasını önermiştir. Ne insanın kendisi ne ailesi ne köyü ne şehri ne de tekil bir krallık buna tekabül etmektedir. Farklı canlı türleri hep birlikte davranmalıdırlar. Hiçbir canlının diğer canlı türleri (hayvan, bitki, organik ve inorganik) üzerinde kuracağı egemenlik kabul edilemezdir. İnsan bir organizma değildir sadece çünkü mineraller de bir organizmaya sahiptir; insanlar sadece canlı değildirler çünkü bitkilerin de canı vardır; insan yalnızca tanıma kapasitesine sahip değildir, çünkü hayvanlar da tanıyıp, bilgilenmektedirler; insanın tek farklı özelliği sadece intellect'e sahip olmasıdır. Daha buhar makinası icat edilmemiştir; ama insanların doğa karşısındaki gücü Orta Çağ ve Rönesans düşüncesinin içinde yer edinmiştir bile.

Aziz Augustinus'un "Tanrı'nın Şehri" kitabındaki yaklaşımı terk edilmektedir. Buna göre, sekülerleşmeyen bir dini görüş doğa ile bir uyumu değil, doğanın ve hatta dünyanın yok olup gitmesini dilemektedir. Doğanın yok olması için dua edenler kıyameti ve Mesih'in tekrar geri gelmesini beklemektedirler. İlk Hıristiyanlar doğayı lanetlemişlerdi, gelecek doğanın ve dünyanın yok olmasıyla mevcut olacaktı. Doğanın şeytanın işi olduğunu düşünmekteydiler (Kilise'nin cadı avcıları); çünkü paganlar doğaya inanmaktaydılar. Pan doğa tanrısıydı. Papazlar Roma İmparatorluğu'nu işgal ederek yıkmaya gelen barbarlardan medet umuyorlardı. Dünyanın sonu gelsin diye. Nietzsche'nin "mutlak nihilizm" olarak adlandırdığı bu tutumun kendisiydi.

Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde adlarını "komplocular" olarak koruyan, siyasi olarak aşırı sağcı gruplar Coivd-19 aşısının karşıtı oldukları gibi bu virüse de inanmamakta ya diretmekteler ya da ilk dindar papazlar gibi dünyanın sonun gelmesini beklerken bu hareketi hızlandırmaya mı çalışmaktalar? Dünyanın yok olması gerekmektedir ki "Tanrı'nın şehri" gökyüzünde insanlığı kurtarsın. Dünyadan umudu kesen Elon Musk da acaba böyle mi düşünmekte? 

Yazarın Diğer Yazıları

Paris hâlâ bir şenliktir

Yeni açılan bu mekanlar çağdaş Fransız sanat tarihinde kamuya ait olan müzelerin dışında açılan yeni küresel finans kapitalizminin özelleşme alanında verdiği yeniliklerin içinden geçmekte. Lüks tüketim markaları, sanat piyasası ve sanat üretimi arasında kurulu olan bir ilişkiler ağına bağlı olarak gelişmekteydi zaten

Christian Boltanski’nin kumarı

Ölüm değil önemli gibi duran ama arta kalma değil mi?

Modernlik ve Çağdaşlık arasında…

Afrika üzerinde kol gezen neo-sömürgeci finans dünyası sadece madenlerle doğayı değil orada yaşayan insanları da tüketmekte