08 Eylül 2019

Alacakaranlık

Hata yapmak, yanlış bildiğini doğru sanıp söylemek belki çok zararlı yalanlar olmamıştır

Sanıyorum ki, Nietzsche İdollerin Alacakaranlığı adlı kitabında  haklı çıktı. Diyordu ki: “Dünya bir  masal haline geldi”.  Heraklit’e olan tüm saygısına rağmen diyordu ki:  “Anlam üzerine yargılardan ve değer yargılarından bahsedildiğinde, geriye “yalandan” başka bir şey kalmamakta ! Felsefe tarihine baktığında ise, filozoflar “anlam şahitliğini” terk etmekten başka bir şey yapmamaktaydılar. Değişim veya çeşitlilik sözleri altında şahitliği bir kenara atmaktaydılar. Geçeğin şahitliği bir kenara bırakılmaktaydı. Filozofların şahitlik yaptıkları nesneler üzerine düşündüğünde, bunların bir bütünlüğü ve süresi olduğunu ileri sürmekteydi. Anlam, yalan söylemekten başka bir şey yapmamaktaydı.  Şahitlik ise yalanı işin içine sokmaktan daha öteye gidemiyordu. Bu yalan, filozofa göre, bütünlüğün yalanıydı, nesnelliğin yalanıydı, tözün ve sürenin yalanıydı!

Bir hayalet geri gelmekteydi bu şekilde; tarihi olarak hayaletler bizim peşimizi bırakmadan takip etmekteler; tekrarlar, değişik dönemlerde, kendilerini yeniden başka formlarda var etmekteler.  “Gerçek” denilen dünya, bu anlamda, “masal” olarak  vardı. Hayaletler yalan söyler mi ?  Gerçek üzerine geri gelirler mi? Gerçeği tekrar açıklamak için mi ? Hamlet ne yapmaktadır ? “Marx’ın hayaletleri” bugün bizimle nasıl bir ilişki içindedir?  Burada söylenecek olan şey, sanıyorum ki, ne mit ne de masal, bunlar sadece hep cümlelerin gerçekliğini ortaya koyarlar; başka şeyleri değil. Cümleler gerçektir; ama ya anlamları ? Bu soru işareti felsefe tarihini bir “yalan tarihi” olarak görmeye başlayan modernlik ile sarmalanmıştır.

Nietzsche bize, “gerçek dünyanın” nasıl bir masal dünyası olduğunu ileri sürdüğünde, sanıyorum ki, bunu bir “oluş” olarak düşünmekteydi; çünkü yine aynı filozof, oluşu düşünmeyenlerin “yalandan” ve “masaldan” öteye geçemeyeceklerini bilmekteydi. Veya, kanaatlerle işleyen bir düşüncenin içindeki  gerçek, dünyanın içinden masal dünyasını bulup çıkaran yargılarda bulunmaktaydı.  Bunun bir “hata tarihi” olduğunu vurgulamıştı ! Bu anlatı ve yargı dünyasının birleşiminde dünya masal olarak yaşanan bir diyardı. Ve sanıyorum ki, masallar, dünyayı masallaştıran cümlelerden öteye gidememekte. Öyleyse dünya, bize bugün hala bir masal  veya birden çok masallar anlatmakta! Truman Show içinde mi yaşamaktayız ? Her şey baştan kurgulu sahte bir dünyanın içinde biz kendimizi hakiki  şeylerle avutmakta mıyız ?  Ama gerçek, masalın içinden geçtiğinde, masalın kendisi gerçek olmaya başladığında ne olmakta ? Sanıyorum ki, o zaman oluş içine girilmeye başlanmakta.

 Masal bize, sadece bir gerçek hissini uyandırmaktaysa ve bazıları bu masal nesnelerinden kendilerine bir yüceltme nesnesi ortaya çıkartmakta iseler; fantasma büyümekte. Neydi yüceltme, hatırlarsak ? Sanıyorum ki, arzu nesnesinin aşırı büyütülerek, onun dürtüler sayesinde, dürtülerin  tatmininden daha öteye gidecek olan bir haz içine sokulması anlamına gelmekte: Fantasma. Dürtülerin hoşnut hale sokulması sonucunda, itkilerin tatmin edilmesi! Dürtülerin tatmini ile birlikte başlayan paradoksal bir şekilde amacın yerinden çıkması ! Amaç yerinden çıktığında ise, masalsı dünyanın kime zarar verebileceği bilinmez hale gelecektir. Nesne ile amaç arasında ayrım ortaya çıkmaya başlar. Hukuk, yargı gücünde nesnesini saptırır; yüceltme ile idealleştirme nesnenin kaybına yol açmaya başlar.  Masalı yaratan ile nesnesi özdeşleşme içine girmeye başlar. Ve yüceltme yolundan çıkar; kaybolmaya başlayan, kendi kuvvetini havada döven bir fantasmaya dönüşmekten öteye gidememeye başlar. Sanıyorum ki, yolundan sapan düşünceler toplumsal alanı işgal etmeye başlayınca, “cinnet toplumu” masal dünyası içinde sayıklamaktan başka çaresi kalmayan bir halde, tehlikeli bir şekilde, sağa ve sola sallanmaya ve kıpırdanmaya başlayacaktır; amacı sapmaya başlar ve zaten cinnet halleri sayıklamaları, rasyonalitesini kaybeden bir masalın içine hapsolmaktan başka bir şeyi getirmemektedir.

Burada etik; yalanın, sahtenin, bilgisiz bilginin, vicdan sızısının yok olmaya başladığı bir dereceye yükseltilmesini beraberinde getirdiğinden dolayı, bir yarık içinde oluşmaya başlar. Etik yarılır ve yara alır bu durumda. Her şey alacakaranlık içinde görünürleşmeye başlar; yani bu, aslında  doğru bir görüntünün ortadan kalkmasıdır. Yarı kör bir hale giren toplumsal alanda, doğru imgeyi veya doğru cümleyi okumak zorlaşır. Bu şekilde masal dünyasından gerçeğe giden yolda artık yalan bir hata olmaktan çıkmaya başlar. Başında hata ve yanılsama olarak başlayan masal, kendi masalındaki hakikati de kaybetmeye başladığında, sanıyorum ki, hata yapma üzerine kurulu olan masal dünyası meydana gelir; ve artık etik yaralarıyla nefes alma imkanlarını bile yitirmeye başlayabilir. Buradan geriye sadece hakiki olan “yalan söylediğimi söylüyorum” gerçeği kalacaktır.

Platon diyaloglarından Sofist Minör Hippias’ın dünyası açılmaya başlar : “Sözde olan, yalan mıdır, yoksa gerçek dışı mı” ?  Bu durumda sahteleştirmedir bu “sözde” ön-ekinin anlamı! Yani; Odysseia’daki  Ulis ile kurnazlık mı yoksa İlyada’daki  Akhilleus ile gerçek mi daha tercih edilir olacaktır ? Çünkü yalancılar zekidir ve akıllarını kullanarak yalan söylerler. Sokrates’in bile isteye yalan söyleyeni, bilmeden yalan söyleyen karşısında savunması ne alama gelmektedir ? Dünyanın bir masal haline geldiğini söyleyen Nietzsche’nin, Sokrates’ten bu kadar nefret etmesi bu yüzden midir yoksa ? Bu yüzden sanıyorum ki, Nietzsche’ye göre, tüm felsefe tarihi bize hep gerçek diye “yalanın tarihini” göstermişti. Bu “yalan dünya” devam mı etmekte, o nedenle ?

Hata yapmak, yanlış bildiğini doğru sanıp söylemek belki çok zararlı yalanlar olmamıştır (ama belki de olmuş mudur ?); çünkü hatalar içinde bilmeden konuşmak yalan söylemek ile aynı şey değildir!  Ama bile isteye  yalan söylemek ötekine zarar vermek demektir. Başkalarını bile isteye yanıltmak demektir. Aziz Augustinus bunun üzerine durmuştu, kendi yaşadığı çağda: Yalan bazen gerçeği söylermiş gibi karşısındaki insanları yanıltmak anlamına gelmektedir.  Hakikati söylerken sahteyi anlamlandırmak ile hata ile yalan söylemek arasındaki fark, burada, kendisini açığa çıkartmakta. Hangisi daha iyidir ? Bunun cevabını tarih, her zaman, göstermiş değil midir ?   

 

Yazarın Diğer Yazıları

İklim grevi

Bütün yaşayanların birleşmesi gereken tek dava: Doğa ve nefes alma imkanlarımız olduğunun farkına varmamız gerekmekte!

Hoşgörü üzerine

Locke için hoşgörü sadece ateistlere değil, aynı zamanda dindarlara de tanınmalıdır. O, hoşgörünün siyasi hükümetler tarafından kaçınılmaz bir şekilde, toplum normlarına uyumlu olmayanlara karşı gösterilmesi gereken bir görev olduğunu ileri sürmüştür

Etik sorunu

Makrodan mikroya kadar her alanda etik sonrası bir toplumsallığa yaslandığımız zaman hakim bir model olarak “cinnet toplumu” ortaya çıkmakta