29 Ekim 2018

Riyad'da saray darbesi mi tezgahlanıyor?

"Washington yönetimi daha fazlasını alabilmek üzere Riyad'da sessiz bir saray darbesi mi tezgahlıyor"

Geçtiğimiz hafta bu köşede kaleme aldığım yazımda, ABD’nin, son haftalarda daha ziyade kriminal yönleriyle konuşulup tartışılan Haşikçi (Kaşıkçı) vakasını, bir ticaret (petrol) savaşının piyonu olarak kullanarak Suudi Arabistan’a şantaj yaptığını ve bu ülkeyi kendi isterleri doğrultusunda dize getirmeye çalıştığını ileri sürmüştüm. Son bir hafta içinde meydana gelen ilave gelişmeler, bu tezin geçerliliğini daha da güçlendirdi ve nihayet Suudi Arabistan’ın “hizaya gelmek” doğrultusunda ekonomi cephesinde birtakım adımlar attığını gördük. Ancak bunlar Suudi Kral’ına “biz olmasak iktidarda 2 hafta bile duramazsın” diyen Başkan Donald Trump için yeterli olacak mı, yoksa Washington yönetimi daha fazlasını alabilmek üzere Riyad’da sessiz bir saray darbesi mi tezgahlıyor, önümüzdeki günlerde galiba bu sorunun da cevabını almış olacağız.

Suudi Arabistan, İngiltere’nin 1964’te, gerekli siyasal reformları hayata geçirme konusunda isteksiz ve yetersiz kaldığını düşündüğü için Kral Suud’un tahttan indirilip bütün gücün Veliaht Prens Faysal'a devredilmesini esas alan bir darbe girişiminde bulunduğu bir ülke.

İngiltere’nin 1964’te yaptığının bir benzerini Kaşıkçı cinayetinin epey elverişli kıldığı şartlar altında bugün ABD yapabilir. Bu amaçla da Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın bir saray darbesiyle görevden alınması ve yerine daha uyumlu çalışacağı düşünülen kardeşi Prens Halid bin Selman’ı ya da başka bir hanedan mensubunu getirme konusunda Suudi kraliyet ailesinin bazı üyelerini “ikna” edebilir.

Yapar mı, tarih bu şekilde ilerler mi, şu an için bilmiyoruz. Yukarı da da belirttiğim gibi, geçtiğimiz hafta içinde meydana gelen bazı gelişmeler, Washington yönetiminin Riyad’ı hizaya getirme konusunda bazı kazanımlar elde ettiği bir hafta oldu. Şimdi önce geçen hafta neler olduğunu anlamaya çalışalım, ardından da ilerde neler olabilir, bu soruya hazırlanmak üzere son yılların seyri içinde iki ülkenin nasıl bu ihtilaflı noktaya geldiğini önemli ayrıntılarla birlikte anlamaya çalışalım:

Petro fiyatları düşmeye başladı

Hatırlarsanız, 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğuna girdikten sonra sırra kadem basan gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın içeride öldürülmüş olabileceği iddialarıyla yükselen tansiyon, ham petrolün varil fiyatının 80 dolar mertebesine ulaşarak son dört yılın zirvesine oturmasına katkıda bulunmuştu.

Bu durum petrol fiyatlarının artışından hoşlanmayan Beyaz Saray için yeni bir tatsız haberdi. Zaten Bank of America Merrill Lynch Eylül ayı sonlarında, 2019 yılı için Brent petrolü fiyat tahminini 75 dolardan 80’e çıkarmıştı ve bu yeterince nahoş bir haberdi. Banka yetkilileri daha önce, yaptırımlardan ötürü İran’ın petrol arzında günlük 500 bin varillik bir azalma yaşanacağını öngördüklerini, ancak bu rakamın artık 1 milyon varil olarak hesaplandığını, dolayısıyla 2019 tahminlerini buna göre revize ettiklerini söylemişlerdi

Ne yani, İran’a yönelik yaptırımların devreye gireceği Kasım ayı yaklaşırken petrol fiyatları ABD’nin istediği aşağı yönlü harekete geçemeyecek, bir de üstüne artacak mıydı?

Ham petrol fiyatlarının son yılların zirvesini görerek 80 doların üzerine çıkması ve ABD ile ilişkilerin daha da gerilmesi karşısında, frene basma görevi doğal olarak Suudi Arabistan Enerji Bakanı Halid el-Falih’e verildi. El-Falih, 22 Ekim Pazartesi günü Rus haber ajansı TASS'a verdiği mülakatta, ülkesinin ham petrol üretimini kısa süre içinde mevcut günlük 10,7 milyon varil seviyesinden 11 milyon varil seviyesine çıkaracağını açıkladı. Suudi Arabistan’ın 12 milyon varillik bir üretim kapasitesine sahip olduğunu belirten Enerji Bakanı, ülkesinin OPEC’teki müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri’nin bu rakama günde fazladan 200 bin varil ile ayrıca katkıda bulunacağını söyledi.

El-Falih, 23 Ekim Salı günü ise, Riyad’da düzenlenen “Çöldeki Davos” konferansında, OPEC ve müttefiklerinin “mümkün olduğunca üretim artışı yapma modunda” olduklarını söyledi. Bakanın bu açıklamaları piyasaları rahatlatmış olmalı ki, Brent ve WTI ham petrol fiyatları aynı gün içinde yaklaşık yüzde 5 oranında bir düşüş kaydetti. Brent ham petrolünün varil fiyatı 76,3 dolara inerken, WTI’ın fiyatı ise son iki ayın en düşük düzeyine gerileyerek 66 dolar oldu.

24 Ekim’de Brent’in varil fiyatı biraz daha düştü. Petrol fiyatları Ağustos ayı sonlarından bu yana ilk kez olarak 75 dolar seviyesine iniyordu.

Bunlar, ABD için güzel haberlerdi.

Tüm bu gelişmelere rağmen, Riyad’da önümüzdeki dönemde ne tip politik gelişmelerle karşılaşacağımızı kestirmek güç. Dolayısıyla, Washington Post’ta Karen E. Young imzasıyla kaleme alınan bir analiz yazısında da belirtildiği üzere, Suudi Arabistan’ın ekonomik geleceği belirsizliğini koruyor.

Geleceğin neler getireceğini ve bu belirsizliğin nereye evrileceğini öngörebilmek için biraz geçmişe dönmekte ve iki ülke ilişkilerinin son yıllarda nasıl bir seyir izlediğine, hatta petrol fiyatlarının bu ilişkide nasıl bir rol oynadığına bakmakta fayda var.

ABD-Suud hanedanı işbirliği

Petrol fiyatlarının tarihsel seyri açısından son yılların en kritik gelişmeleri aslında 2014-2015 tarihlerinde yaşandı. Rusya’nın Kırım’ı ilhak ettiği 16 Mart 2014 tarihinde yaklaşık 110 dolar civarında olan varil başına ham petrol fiyatı bir süre sonra düşüşe geçerek 2015 yılı Ocak ayı ortalarında 46 dolar civarına geriledi. Rusya’nın Suriye’ye müdahale ettiği 30 Eylül 2015 tarihinde 48 dolar seviyesinde seyreden fiyatlar bu gelişmenin ardından yeniden düşüşe geçti ve 2016 yılı Ocak ayının ikinci yarısında 28 dolar seviyelerine kadar indi.

Söz konusu düşüşler, Suriye Savaşı’nda uzun süre aynı safta yer alan ABD ile OPEC’in lider ülkesi Suudi Arabistan’ın bu konuda ortak bir strateji izlemesinin ürünüydü. Washington yönetimi, Ukrayna ve Suriye’deki gelişmelerden ötürü cezalandırmak istediği Rusya’nın ekonomisini çökertmek ve Moskova’yı iki cephede de dize getirmek için Suudi Arabistan’a -petrol üretimini artırıp fiyatların iyice düşmesini sağlamak yönünde- yoğun telkinde bulunmuştu. Riyad da çok uzun süre bunun gereğini yapmış, ancak petrol fiyatlarının uzun süre bu seviyelerde kalmasından ötürü, bu “silah” petrole fazlasıyla bağımlı ülke ekonomisini vurmaya başlamış, neticede Suudi Arabistan bu mücadelesinden epeyce yara alarak çıkmıştı. Hatta, gelirinin yüzde 90’ını petrolden elde eden Suudi Arabistan’ın nakit rezervleri iyice azalmış ve 15 Ekim 2015 tarihli bir IMF raporunda ülkenin 5 yıl içinde iflas edebileceği kayda geçmişti.

Hal böyle olunca Suudi Arabistan ekonomisi düşük seyreden petrol fiyatlarıyla daha fazla ilerleyememiş ve üretimi kısmaya başlayarak 2016 başında 30 dolar olan fiyatların yeniden artışa geçmesini sağlamıştı. Bu şekilde, 2017 başında 56 dolar düzeyine yükselen ham petrolün varil fiyatı 2018 başında 68 dolar mertebesine tırmanmıştı. Nihayet bu yılın nisan ayında fiyatlar 75 dolar seviyelerine ulaşınca, durumdan bu kez Washington’un çıkarları fazlasıyla etkilenir olmuş, ABD Başkanı Donald Trump, 20 Nisan 2018’de Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’in petrol fiyatlarını suni olarak tırmandırdığını ileri sürmüştü.

ABD bundan birkaç türlü zarar görüyordu. Bir kere her şeyden önce ABD’de 6 Kasım 2018 tarihinde hem Donald Trump yönetimi hem de Cumhuriyetçiler açısından çok kritik olan Kongre ara seçimleri yaşanacaktı. Gerek Trump gerekse Cumhuriyetçiler her iki kanatta da üstünlüklerini devam ettirmeyi umuyorlardı. Ancak ABD’de, yüksek petrol fiyatları ile gidilen seçimler iktidarlar için sandıkta çoğunlukla hüsranla sonuçlanıyordu. Ham petrol fiyatlarındaki artış Suudi Arabistan’dan günde 876 bin varil ham petrol alan ABD’de pompaya da yansımaktaydı. Ülkede 2017 yılı sonbaharında galonu 2,30 dolardan satılan benzin fiyatı 2018 Ekim ayı sonlarında 2,96 dolara kadar çıkıyordu.

Trump için içerde bundan daha kötü bir tablo olamazdı. Fiyatların inişe geçmesi şarttı.

ABD’nin ham petrol fiyatlarının 80 dolarlar mertebesine çıkmasından rahatsız olmasının bir sebebi daha vardı. Başkan Trump, 8 Mayıs 2018’de aldığı bir kararla P5+1 ülkeler grubunun Barack Obama döneminde İran ile imzaladığı nükleer anlaşmadan çekileceğini açıklamıştı. Bu çerçevede Tahran yönetimine ilk etabı 7 Ağustos’ta devreye gerecek yeni bir ekonomik yaptırım kararı uygulanacaktı. İran’a yönelik yaptırımların ikinci etabı ise 5 Kasım'da devreye girecekti. ABD 5 Kasım sonrası OPEC’in üçüncü büyük üreticisi olan İran'dan alınan petrol miktarını sıfıra indirmeyi ve bu şekilde Tahran’ın küresel petrol pazarlarından tamamen ihracını amaçlıyordu. Gelgelelim, İran’dan ötürü petrol arzının düşecek olması fiyatların artışına yol acacaktı. Bunun önüne geçilmesi, İran’ın petrol sevkiyatının engellenmesiyle oluşacak üretim açığının dengelenmesi gerekiyordu. Dolayısıyla, ABD yönetiminin OPEC’teki en büyük maşası Suudi Arabistan’a bir kez daha “üretimi artırarak fiyatları aşağı çekmek” gibi önemli bir görev tevdi ediliyordu.

Riyad'ın S-400 açılımı

Ancak ekonomisinin petrole bu ölçüde bağımlı olmasından rahatsız olan ve son oyundan en büyük yarayı kendisi alan Suudi Arabistan artık farklı bir yaklaşım geliştirmekteydi. Riyad, petrole ve ABD’ye bu ölçüde bağımlı olan ülkenin bekasının tehlikede olduğu kanaatine varmış ve kendisine hem ekonomide hem dış politikada esneklik kabiliyeti kazandıracak açılımlara yönelmeye karar vermişti.

Ne tip açılımlardı bunlar?

Örneğin Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz el Suud, bundan bir yıl önce Rusya'nın başkenti Moskova’da Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya gelmişti. Suudi Arabistan tarihinde ilk kez bir Suudi Kralı, Rusya'ya resmi ziyaret gerçekleştiriyordu. Bu tarihi ziyaret sırasında Riyad’ın Moskova’dan S-400 füze savunma sistemi alımı konusunda bir ön anlaşma imzalanmıştı. Suudi El Arabiya televizyonu, iki ülke arasındaki askeri-ticari iş birliğinin geliştirilmesi için ilave bir anlaşma imzalandığını da duyurmuştu.

Suudi Arabistan’a F-35 uçakları satan ABD yönetiminin bu görüşme ve anlaşmalardan ne ölçüde rahatsızlık duyduklarını, Türkiye örneğini de bildiğimiz için, söylemeye bile gerek yok sanırım.

Riyad'ın 2030 vizyon

Elbette ki, Suudi Arabistan’ın açılımları savunma sanayiyle sınırlı değildi. Riyad ihracatta ciddi ölçekte ürün çeşitlendirmesine yönelerek ülkenin petrol gelirlerine olan bağımlılığını kırmayı ve özel sektör ekonomisini büyütmeyi temel alan bir vizyona sahipti. Bu amaçla da, 2016 yılı Nisan ayı içinde Kral Selman bin Abdülaziz el Suud’un başkanlığındaki Bakanlar Kurulu kararıyla, adına “Vizyon 2030” dediği bir gelecek tahayyülünü ortaya koymuştu. Suudi Arabistan, hem ciddi ölçekte özelleştirme geliri sağlamak hem de ülkeye yabancı yatırımcı çekmek istiyordu. Bu amaçla da, bu vizyondan hareketle “Milli Dönüşüm Programı 2020” adıyla 112 sayfalık bir plan geliştirdi.

Bu dönüşüm programı kapsamındaki hedeflerden biri, ülkenin petrol dışı gelirlerini 163,5 milyar Saudi Riyalinden (SR) 530 milyar SR’ye çıkarmaktı. Suudi Arabistan’a yapılan doğrudan yabancı yatırımlarının ise 30 milyar SR’den 70 milyar SR’ye yükseltilmesi hedefleniyordu.

Ayrıca, özel sektörde 450 bin kişilik yeni istihdam yaratılması, kadınların işgücü piyasasına katılım oranının yüzde 23’ten 28’e çıkarılması öngörülüyordu.

Günlük petrol üretim kapasitesinin 12,5 milyon varilde tutulması, yıllık Hac ziyaretçilerinin sayısının 1,5 milyondan 2,5 milyona, umre ziyaretçilerinin sayısının ise 7 milyondan 15 milyona çıkarılması, aynı program dahilinde düşünülen hedefler arasındaydı.

Riyad yönetimine bağlı bir enerji şirketi olan Aramco’nun yüzde 5'inin özelleştirilerek 100 milyar dolar gelir elde edilmesi bir başka hedef olarak belirlenmişti.

Yine aynı çerçevede bir diğer hedef te, 184 şirketin işlem gördüğü Suudi Arabistan borsası Tedavül’e yabancı sermayenin çekilmesi idi. Bu konuda yürütülen çabalar sonuç verince, önce FTSE Russell, bu yılın Mart ayı sonlarında Tedavül’ü “Secondary Emerging” piyasalarına dahil ettiğini açıkladı. Tedavül, bu yılın Haziran ayında da Morgan Stanley Capital Index’e (MSCI) iki evreli bir program dahilinde eklenmişti. Bu gelişme çok önemliydi, zira finansal piyasalarda son yıllarda epeyce popüler olan MSCI, yabancı yatırımcıların ülke piyasalarındaki yatırım fırsatlarını değerlendirmesine, riskleri ve potansiyel beklentileri öngörmeye yarayan çok önemli bir göstergeydi. Dolayısıyla Suudi Arabistan için bu gelişmelerle çok kritik bir eşiğin aşıldığını söyleyebiliriz.

Riyad’ın girişimleri bunlarla sınırlı değildi. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, ülkesinin 2030 vizyonunu tanıtmak amacıyla geçen yıl Riyad’da “Geleceğe Yatırım Girişimi” (FII) adıyla çok önemli bir uluslararası zirve gerçekleştirmişti. “Çöldeki Davos” olarak adlandırılan ve ülkeye yabancı yatırım çekilmesini hedefleyen bu zirvenin ikincisi ise geçtiğimiz hafta içinde gerçekleştirildi.

Tahmin edilebileceği gibi, konferans Kaşıkçı cinayetinin gölgesinde başladı. Daha önce katılacaklarını açıklayan 40'a yakın kişi ve kurum “Çöldeki Davos”u boykot etmiş, uluslararası basın da konferansa katılmama kararı almıştı.

Buna rağmen Enerji Bakanı Halid el-Falih’in yaptığı açıklamaya bakılırsa, Suudi Arabistan 3 günlük konferans sırasında 56 milyar dolar değerinde 25’den fazla anlaşma imzalamıştı. İmzalanan sözleşmelerin çoğu da -bu ülkedeki fırsatları Rusya ile Çin’e kaptırmak niyetinde olmayan- ABD’li şirketlere aitti. Söylenenlere bakılırsa, sadece Aramco değeri 34 milyar dolar olan 14 anlaşma yapmıştı.

Enerji Bakanı Halid el-Falih, ABD’nin Suudi Arabistan ekonomisinin önemli bir parçası olduğunu, iki ülkeyi bir arada tutan bağların boykotla zayıflatılamayacak kadar güçlü olduğunu savunuyordu.

Peki şimdi hangi noktadayız?

Halid el-Falih, “tehlikenin atlatıldığını” ima ederken haklı mı? Suudi Arabistan’ın yaklaşık 50 bin Yemenli çocuğun ölümüne yol açan bombardımanlarına kriminal boyutlarıyla da olsa en ufak bir ilgi göstermemiş Amerikan yönetimi, Riyad’da arzuladığı yönde bir irade değişimi sağlamış olabilir mi?  

Yoksa, ABD yönetimi Kaşıkçı cinayetiyle ilgili ortaya dökülen korkunç detayların epeyce elverişli hale getirdiği şartlar altında, Riyad’daki bazı hanedan üyelerini bir Saray darbesi yapma konusunda ikna faaliyetini sürdürüyor mu?

Galiba önümüzdeki dönem bu soruların cevaplarını da görme imkanına kavuşacağız.