30 Ekim 2019

Neresini düzeltelim veya neresine bakalım

Memleketi kentleştirirken üniversiteleri taşralaştırdık ve buradan hareketle kurduğumuz tabela üniversiteleri üzerinden payeler dağıtmak suretiyle memleketin her köşesini üniversite ile buluşturduk

Yüksek Öğrenim Kurumu(YÖK) 2018 yılı izleme ve değerlendirme raporlarını yayınladı. Buradan hareket ederek yapılan bir haber ve o haberde yapılan yorumlar üzerinden sosyal medyada sürdürülen tartışma üzerinde durulası. Haberde söz konusu rapordan alıntı yapılıyor; ‘172 üniversitenin 70’inde doktora mezunu öğrenci sayısı 5 ve altında oldu. Bunların 37’sinde hiç doktora mezunu öğrenci bulunmazken, 10’unda 1 kişi, 6’sında 2 kişi, 9’unda 3 kişi, 3’ünde 4 kişi ve 5’inde de 5 kişi mezun olabildi. Bu üniversitelerin önemli bir kısmı da vakıf üniversitelerinden meydana geliyor. Ardından tek tek hiç doktoralı öğrenci mezunu bulunmayan üniversitelerden başlayarak, bir-iki-üç-dört ve beş doktora mezunu bulunan üniversiteler tek tek sıralanıyor. İlgilenenler T24’te yayınlanan linke bakabilirler.

Haberin altında bu kez bir uzman görüşü ile yola devam edilmiş ve ‘üniversitelerin çoğunun üniversite olmadığı’ ifadesi ön plana çıkartılmış. Vakıf üniversitelerindeki yetersizliklere vurgu yapıldıktan sonra devlet üniversitelerinde de durumun farklı olmadığı belirtilmiş ve son olarak ise ‘rektörünü Erdoğan’ın atadığı üniversiteye üniversite diyemezsiniz. Üniversite olmayan devlet kurumlarının doktora öğrencisi vermemesi çok daha iyi olur belki de’ cümlesiyle yorum sonlandırılmış. Sondan başlayarak başa dönelim ve sayın hocamızın söylediklerinin var olan durumun üzerinin örtülmesinden başka bir işe yaramayacağını belirterek söze başlayalım. Her şeyden önce böylesi bir ifadeyi kullandığınız anda bu ülkenin yaklaşık olarak kırk yılına damgasını vuran yükseköğrenim sistemini değil sadece son üç yıl içerisindeki cumhurbaşkanının rektör atamasına kabahat bulmuş oluyorsunuz. Oysa YÖK adı verilen kurumun seçimle işbaşına getirdiğini sandığımız rektörleri yerlerine atarken uyguladığı ve 1992 ila 2016 yılları arasındaki işleyişte de gayet iyi bilindiği gibi siyaset belirleyici oluyordu.

Akademiyi tamamen özgürleştirmek ve siyasetin her türlü müdahalesinden bertaraf etmek yerine siyasetin kontrolü altında bir kurumsal yapı olarak inşa ettiğimizi unutuyoruz. 1980 öncesine dönülmeme arzusu altında üniversite gençliğinin zapturapt altına alınması için askeri bir disiplin anlayışının, hiç ama hiç örtüşmediği akademik anlayışla bir araya sokulmasının sonuçlarını halen yaşamayı sürdürüyoruz. Çünkü her şeyden önce bir gelenek olan üniversite kültürünün yeşermesinin önüne geçmiş olduğumuz gibi burada oluşabilecek olan anlayışı da 1980 darbesi ile çöpe attık. Ardından dönemin tek adamının bunlar sarı aydın ifadesi ile meydanlarda halka şikâyet ettiği üniversite hocalarını daha yolun başında kaderleri ile baş başa bıraktık. Oradan bugüne kadar geçen süre içerisinde sanki üniversiteler bağımsız ve özgür düşüncenin gerçekleştiği yerlermiş gibi ortada olmayan ancak varmış gibi yaptığımız bir yaşantıyı ısrarla sürdürdük.

Yıllar içerisinde her ile üniversite açma gibi bir anlayışın sonucunda haberde kitlelerin önüne atılan üniversitelerin kurulmasına sessiz kaldık. Ve belki de hepsinden önemlisi bu üniversitelerdeki öğrenim kalitesinin nasıl sağlanabileceği meselesi hiç ama hiç umrumuzda olmadı. Memleketi kentleştirirken üniversiteleri taşralaştırdık ve buradan hareketle kurduğumuz tabela üniversiteleri üzerinden payeler dağıtmak suretiyle memleketin her köşesini üniversite ile buluşturduk. Peki bu arada unuttuğumuz başta lisans eğitimi olmak üzere lisans üstü denilen ve asıl ön planda tutulması gereken alanda neler yaptığımızı ise 15 Temmuz denilen heyula ile birlikte ata ata bitiremediğimiz buna karşın ne kadar bitirdiğimizi sansak bile iliklerimize dek işleyen paralel yapı sayesinde fazlasıyla görmüş olduk.

Şimdi dönmüş yetmiş üniversitede işlerin iyi gitmediğini raporlar haline döküyoruz. Peki bu aşamaya gelmemizin tek suçlusu haberde belirtilmiş olduğu gibi siyasiler mi yoksa tüm olup bitenler karşısında seslerini çıkarmaktan imtina eden ve yaşananlardan kendilerine pay çıkartma yoluna giden akademinin bizatihi kendisi mi? Çünkü son yıllarda yaşadıklarımız üzerinden gayet iyi göründüğü gibi -ister ekranlardakiler üzerinden ister yaptıkları açıklamaları ile gündeme düşenler üzerinden-üniversitelerin büyük bir kısmı üniversite demeye bin şahit yapılar peki oradaki unvan sahiplerini nereye yerleştireceğiz! Rektör, rektör yardımcısı, dekan, yüksekokul müdürü, enstitü müdürü, bölüm başkanı, ana bilim dalı başkanı, profesör, doçent, yardımcı doçent, doktor öğretim üyesi, öğretim görevlisi, araştırma görevlisi listeyi uzattıkça uzatalım. Tüm bu makamların, mevkilerin ötesinde gerçekten akademinin yakınından bile yolu geçmemesi gerekenleri söz konusu sistemle birlikte akademisyen yaptık mı? Evet maalesef yaptık ve bunu yaparken ideolojik angajmanlar üzerinden yıllar içerisinde yüksek öğrenimi siyasetin elinde olmasına hep birlikte göz yumduk.

Özel üniversite olarak yapılanan ancak vakıf adı altında konumlandırılan bir tuhaflıkla yıllardır yola devam ediyoruz. Zaman zaman bu durumdan şikayetler yükseliyor ancak hiç kimse asıl olması gerekenin yapılması hususunda kılını bile kıpırdatmıyor. Neden bu kadar üniversite açtığımızı ve neden bu kadar büyük bir eğitimli işsizler ordusu oluşturduğumuzu da yine tartışamıyoruz. Eğitimin kalitesi, yükseköğrenimin dünya ile entegrasyonu gibi çok daha ulvi sorunlarımız var buna karşın yanı başımızdaki yakıcı meseleler ise kimseyi ilgilendirmiyor bile. Şimdi gelmiş doktoralı mezun sayısı üzerinden kendimizi temize çekmeye çalışıyoruz. Dünyada ilk beş yüze giren üniversitelerimiz kaç tane olmuş, araştırma üniversitelerimiz hangileri, araştırma üniversite adayları bir yılda ne yaptılar, puanlarla başarı tablolarını yayınlıyoruz.

Oysa ciddi olarak bu ülkede üniversite ile toplum arasındaki bağ kopukluk yaşıyor benzer şekilde üniversite kendi içerisinde her geçen gün biraz daha farklılaşıyor. Sonuçta ise hem ağırlığı olmayan hem de yaşananlara karşı çare olarak görülmeyen bir kurum var karşımızda. Oranın üniversite olup olmadığını belirleyen ölçütün sayın cumhurbaşkanının rektörleri ataması kadar basitleştirilemeyeceğini bile göremiyoruz. Herkes yaşananlardan şikayet ediyor buna karşın hiç kimse neler yapılması gerektiğini özellikle de ülkenin en donanımlı olması gereken yüksek öğreniminde yaşanan şaşkınlığı anlayabilmiş değil! Bu ülkenin üniversite sistemine ilişkin sıkıntıların tarihi bir hayli eskidir buna karşın üniversite bir ağırlık olarak var olmayı sürdürmüştür. Son kırk yıldır akademinin üzerine çöken kara bulutların dağıtılabilmesi için üniversitenin silkinmeye ve gerçekten evrensel bir bilim anlayışı ile yola devam etmeye ihtiyacı bulunuyor.

Her dönem kendi insan profilini ve buna uygun davranış kodlarını yaratır. Son kırk yıldır bu topraklarda ‘benim memurum işini bilir’ diyen bir anlayış üzerinden şekillendirilen ve hayatın her alanında eyyamcı diye niteleyebileceğimiz opportünist yaklaşımların hakimiyeti ile taçlandırılan kodlar egemen. Üniversite dediğimiz yapının taşralaştırılmasının yanı sıra içerisine başta cemaat ilişkilerinin ve nepotizmin belirleyici olduğu insan kaynaklarının doluşturulması sonrasında gelinen noktada üzerinde durmamız gereken doktoralı mezun sayısı değildir! Sorun çok daha derinlerde iken bunu konuşmak aslında asıl meselelerimizin üzerini örtmek demektir. Benzer biçimde kimin rektör atadığı değildir üniversiteyi üniversite yapan şey, söz konusu kurumun gerçek anlamda içinde bulunduğu yapı ile kurmuş olduğu bağın yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte ne kadar örtüşüp örtüşmediğidir. Buna yönelik nasıl bir kararlılık gösterebildiği ve yolunu kısa, orta, uzun vadede nasıl şekillendirebileceğidir.

Üniversiteleri misyon, vizyon, marka olma hayallerinin dışında ayakları yere basan çalışma, bilimsel yayın yapma ve öğrencilerini hayata hazırlama üzerinden tartışalım. Sadece bir yerler memnun olsun diye açtıklarımızı ise gerekiyorsa kapatalım, bu ülkenin ihtiyaçlarını iyi belirleyip, kıt kaynaklarını da heba etmekten vazgeçelim. Bu ülkenin daha nitelikli bilim insanlarına, daha çok çalışacak, üretecek üniversitelere ve bilimsel kurumlara ihtiyacı var. Yanlış yapanların yaptıklarının karşılığını ödemeye başlamalarını sağlayacağımız düzenlemeleri her alanda olduğu gibi üniversite alanında da hayata geçirmeliyiz. Kişisel husumetlerimiz ve siyasal angajmanlarımız uğruna en fazla ihtiyacımız olan akademinin önünü hep birlikte omuz vererek açalım.  

 

Yazarın Diğer Yazıları

Akıl tutulması

Maç 6-0 gibi tarihi bir skor ile sonuçlandı ve yine 6 Kasım tarihi üzerinden ülke içerisindeki ezeli rekabete vurgu yapacaklara malzeme çıkmış oldu

Futboldan vazgeçtik artık operasyonları konuşuyoruz

Kanıksama duygusu beraberinde yaşananlar karşısındaki mantık ve akıl süzgecinin de yavaş yavaş kaybolmasına yol açıyor

Parçalarda anlaşamıyoruz ki bütünde bir araya gelebilelim!

Başka türlü bir Türkiye’nin mümkün olduğuna sadece inanmak yetmiyor