Kültür-Sanat

Yılmaz: 90'larda gazeteciler öldürülürdü, şimdi cezaevine atıyorlar

Sedat Yılmaz'ın Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosunda yaşananları anlattığı filmi Press 18 Mart'ta vizyona giriyor.

14 Mart 2011 02:00

T24- Medyaya yönelik baskılara dair tartışmalar sürüp giderken, Sedat Yılmaz'ın Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosunda yaşananları anlattığı filmi Press 18 Mart'ta vizyona giriyor. Press'te 1990'lı yılların ilk yarasını anlatan Yılmaz, basın özgürlüğünün bugünkü durumu için "O dönemde gazeteciler öldürülüyordu. Şimdi öldürülmüyor, cezaevine atılıyor. Bir şeyler köklü bir şekilde değişmiyor" dedi.

Şenay Aydemir'in Radikal gazetesinde yayımlanan (14 Mart 2011) yazısı şöyle:

Özgür Gündem’in yaşadığı baskılara ilişkin bir film yapma fikri nasıl oltaya çıktı ve neden İstanbul, Ankara değil de Diyarbakır büronun başına gelenler?

İkinci bölümden başlayayım. Diğer kentlerde de benzer durumlar yaşandı ama Diyarbakır, Batman, Urfa gibi kentlerde yaşanılan problemler diğerleriyle karşılaştırıldığında daha az göz önünde. Buradaki hukuk, Diyarbakır’da fazla geçerli olmuyor. Bir de orada yaşanılan baskının boyutları diğerleriyle karşılaştırılamayacak düzeydeydi tabii ki. Ayrıca Diyarbakır’ın bölge halkı için özel bir anlamı var. Hem sur kenti olması, hem kale olması nedeniyle kafalarda yerleşmiş bir imge var.

Sorunun ilk bölümüne gelirsek, Bayram Balcı o tarihlerde Urfa’da ve diğer bölgelerde gazetecilik yapmış birisi. 1996’da barınamayacak duruma gelince İstanbul’a geliyor. Mezopotamya Kültür Merkezi’nde sinema kurslarına giderken, bölgede yaşadıklarını not etmeye başlıyor. Ve bunları ilerde senaryo haline getiriyor. Benim bu fikirden 2003’te haberim oldu. Gazetecilik, doğası gereği dışa dönük bir meslek. Diyarbakır büroda ise tam tersi bir durum yaşanıyor. Öyle bir noktaya geliyor ki, karşılaştıkları baskılardan dolayı sokağa çıkamıyorlar. Mesleğinin gereğinin tam tersi durumda kalmış bir avuç insan büroda hapis hayatı yaşamaya başlıyor.
Aslında benim kafamdaki hikâye bütün filmin büro içinde geçmesiydi. Ama dışarıda yaşananları aktarmakta sıkıntı olduğu için dışarıya da çıktım.

Filmin hikayesi kurulurken, o dönem büroda çalışmış olanlarla görüşme fırsatınız oldu mu?

Öncelikle gazetenin arşivini kullandık. Bir de bu konuda çıkmış çok sayıda kitap var. O tarihlerde oralarda çalışmış insanlara da ulaşmaya çalıştım. Ama çok fazla bulamadım. Çünkü kimi yurtdışına gitmiş, kimi dağa gitmiş, kimi öldürülmüş, kimi de cezaevinde. İstanbul’da yaşayan birileri var mı diye soruşturduk ama çok az sayıda insana ulaşabildik. Bayram da bunlardan bir tanesi. Bu yüzden daha çok Bayram’ın yaşanmışlıkları üzerinden kuruldu.

Filmde OHAL, JİTEM, Kontgerilla gibi o dönem bölgede faaliyetleri olan kurum ve uygulamalar da anlatılıyor. Başka gazetelerde çalışan muhabirler, haberleri yayınlanmadığı için Özgür Gündem bürosuna getiriyorlar. Bu konularla ilgili bir çalışma yapıldı mı?

Çok özel bir araştırma yapmadık. Ama mesela filmde de geçen ve gazetenin en çok ses getiren manşetlerinden biri olan yaralı halde panzere bağlanarak sürüklenen kişinin PKK’li mi, yoksa deli mi olduğu tartışmaları gerçek. Gazete de o manşetin ertesi günü düzeltme yayınlamıştı. Gerçi, böyle bir olayda sürüklenen kişinin kim olduğu durumun vehametini değiştirmiyor. O manşet çok ünlüdür.

‘İnsanlık sürükleniyor’ manşeti değil mi?

Sen de hatırlıyorsun. O hep benim kafamda vardı. O fotoğrafın nereden geldiğini de biliyordum. Tabii bir okur olarak takip ettiğim için. Etrafımızda yurtsever arkadaşlarımız da vardı. Öğrenci derneğinde biz akademik mücadele için bir şeyler yapıyorduk, onlar da kendi mücadelelerini yürütüyordu. Başka bir gazetecinin yardımı öyküye böyle dahil oldu. O fotoğrafı veren gazetecinin de canını bayağı bir yaktılar tabii.

Film Türkiye’de medya üzerindeki baskılar ve basın özgürlüğü tartışmalarının hararetli bir şekilde devam ettiği bir süreçte vizyona giriyor. 20 yıl öncesinde ise bambaşka bir durum var. Bugünden bakınca durum nasıl? Bir mesafe kat edildi mi, yoksa baskı başka araçlarla mı devam ediyor sence?

Bu sadece gazetecilikle ilgili değil. Türkiye’deki siyasi atmosferin değişmesiyle de ilgili. Ama bir şeyler köklü bir şekilde değişmiyor. Bir şeylerin değişmesi için sokaktaki insanların etkisinin olması gerektiğini düşünüyorum. Yukarıda birtakım adamların birtakım pazarlıklarla yaptıkları değişimlerin köklü olabileceğini sanmıyorum. Bir şeyler değişti mi, değişti. Ne değişti mesela? O tarihte gazeteciler öldürülüyordu. Şimdi öldürülmüyor, cezaevine atılıyor ya da ödeyemeyecekleri miktarda para cezalarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Özü itibariyle gazeteciler hâlâ birtakım sorunlarla karşı karşıyalar. Kafalarından geçenleri yazamıyorlar. Bu benim için de geçerliydi filmi çekerken. Ben de bazı yerlerde karnımdan konuşmak zorunda kaldım. Mesela oradaki insanların jargonunu biliyorum. Devletten bahsederken nasıl bir dil kullandığını biliyorum ama ben bunu filme koyamadım. Çünkü birileri iğreti diyecek ya da hukuki bir sorun çıkacak. Yani durum devam ediyor.

Birbiri ardına Cumhuriyet tarihinin ‘kırmızı çizgileri’ne dair filmler yapılıyor. Alevi sorunu, Kürt sorununu, dini liderleri anlatan filmler... Bu filmleri 10-15 yıl önce çekmenin olanakları fazla yoktu sanırım…

Şöyle düşünüyorum. Siyasi atmosferin dışında başka bir durum değişikliği daha var. Sinema para ve imkânla yapılabilen bir iş. Büyük stüdyoların desteğiyle olacak bir işti o zamanlar. Bizim gibi acemilerin projelerini gerçekleştirebilme imkânı yoktu. Para olarak yoktu, teknik olarak yoktu. Ana akım sinema dışında derdi olan birisinin film çekme şansı çok azdı. Şimdi hem sette kullanılan teknoloji, hem set sonrası teknoloji eskisine göre daha rahat ulaşılabilir düzeyde. Dolayısıyla artık bir öyküsü olan insanın kendi imkânlarıyla bunu hayata geçirebilmesinin olanakları var. Bu nedenle farklı farklı bir yerlerden ses çıkmaya başladı.

Filmin şöyle bir yanı da var. Bir taraftan devletin uygulamalarını aktarırken, Kürt siyasi çizgisine de eleştiriler yöneltiyor.

Şunu açık söyleyeyim. Film Altın Portakal’da gösterildikten sonra sen de dahil sinema yazarlarının film hakkında olumlu eleştirilerde bulunmasına şaşırdım. Belki de ben filme fazla acımasız yaklaştığım için bilmiyorum. Bir de filmin sert bulunmaması şaşırttı. Çünkü ben “Sert bir film çektik, başımıza iş açılabilir” diye düşünüyordum. Denge meselesine gelince. ‘Press’ Gündem gazetesi güzellemesi olan bir film değil, Gündem gazetesinin yaşadığı sorunları anlatan bir film. Odaklandığı şey, bu gazetede çalışan insanların kahramanlıkları değil, yaşadıkları sorunlar. Dolayısıyla merkezine insan hakları problemlerini alıyor.


Filmlerimiz farklı ama duruşumuz ortak


Şöyle bir gözlemim var. Son on yılda sinemada ürün vermeye başlayan genç yönetmenlerin bir kısmı sinemaya politik bir dil de oturtmaya çalışıyor. Bu yönetmenler için ‘politik sinema yapan bir kuşak’ tanımını kullanabilir miyiz?

Kuşak dediğimizde kalıcı bir şeyden bahsediyormuşuz gibi geliyor. Bu nedenle bu tanımı kullanırken tereddüt ediyorum. Ama evet ortalıkta böyle bir grup arkadaş var. Ve aslında bunların büyük kısmı 90’lardan bu yana birbirlerini tanıyan, hepside bu yıllarda öğrenci hareketinin içinde yer almış insanlar, ben de dahil. Ve bu birikimin şimdi sinemada karşılığını görüyoruz. Bir de hepimiz için şunu söyleyebiliriz, 2005’ten sonra Kültür Bakanlığı’nın desteği birçok projenin harekete geçmesine de olanak sağladı. Ama burada politik sinema akımından çok, politik sinema geleneğinden bahsedebiliriz. Hayat karşısındaki duruşları itibariyle yan yana duran bir takım insanlardan bahsedebiliriz. Yoksa bu filmleri yan yana getirirsek hiçbir ortak yanları yok. Kazım Öz’ün ‘Fırtına’sı ile ‘Press’in hiç alakası yok. Özcan Alper’in ‘Sonbahar’ı ile Hüseyin Karabey’in ‘Gitmek’ini düşünün…

Kürt sorunun sinemada sıkça konu edinildiği bir dönemdeyiz. Bu durum ‘Kürt sineması’ diyebileceğimiz bir olgunun nüveleri midir, yoksa bütün ülkeyi ilgilendiren can yakıcı bir konuya yönelen ilgiye mi bağlamalıyız?

‘Kürt sineması’ diyemeyiz. Zaten Kürt değilim. Derdim bu da değil. Benim için o coğrafyada yaşanlara dair bir hikaye anlatmak önemli. Hatta benim ilk yazdığım senaryo 12 Eylül’de geçiyordu. Ama dönem filmi olduğu, büyük paralar gerektirdiği için erteledik. Mesela bu coğrafyayla ilgili uzun bir süre bir şey düşünmem. Zaten birçok arkadaş yapıyor.

Sedat Yılmaz kimdir?

1972 doğumlu olan Sedat Yılmaz Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’nde okudu. ‘Yetmişinci Gün’ isimli kısa filmin ve ‘Kelepçe” belgeselini çekti. 2003 yılında bir arkadaşıyla birlikte kendi yapım şirketini kurdu. ‘Press’ yönetmenin ilk uzun metraj filmi.

ETİKETLER

haber