Kültür-Sanat

‘Yazdığım her kitap Eyüp'le aşkımızı tazeliyor’

Elif Şafak kitap yazdığı dönemdeki kendini bırakmış halinin, kocası Eyüp Can’ı uzaklaştırmasından endişelendiğini söylüyor.

01 Mart 2009 02:00

Elif Şafak; "Tasavvufa ilgim bundan 14 sene önce başladı. Ve dediğin gibi bütün romanlarımda ince bir damar olarak vardı. Ama bu romanı yazarken esas damar oldu. Kendi içinde de mevsimlerden geçiyorsun; bu defa da böyle bir mevsime geldim. Başlangıçta tasavvuf daha aklen, entelektüel olarak yaklaştığım bir şeydi; daha sonra kalben yaşamaya başladım. Bu şekilde yaşayınca da yazmak istedim. Önceleri kendi kendime tuttuğum bir sır gibiydi tasavvuf, okura da hissettirdiğim; şimdi ise sırrımı açtım." diyor.

Şafak Milliyet gazetesine verdiği röportajda; kitap yazdığı dönemdeki kendini bırakmış halinin, kocası Referans Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can’ı uzaklaştırmasından endişelendiğini söylüyor: “Yazarken son derece pespaye, homur homur bir kadın oluyorum. Ama neyse ki Eyüp kitaba âşık oluyor ve aşkımız tazeleniyor”

Kapak çekimi yapacağız Elif Şafak’la. Gri bir elbise giyeceğini söylüyor. Evini taşıdığı için her şey kolilerde; bulabildiği tek elbise bu ve benim getireceğim herhangi bir elbiseyi giymeyi de reddediyor. Soluk soluk kapak resimleri geçiyor gözümün önünden; mutsuzluktan öleceğim. Ne kadar dükkân varsa giriyorum Beyoğlu’nda; onun tarzına yakın bir şey bulursam... Sonunda fazla düz, sade ama şık bir elbise beğeniyorum; griden iyidir. Burun kıvırarak denemeyi kabul ediyor, bak söz vermiyorum diyor. Ama işte şans, seveceği tutuyor.

Muammer Karaca Tiyatrosu’ndayız. Elif Şafak sahnede. Önce bir neyzen geliyor; ardından Galata Mevlevihanesi’nin semazenleri... Arkasında semazenler dönerken, ney muhtemelen ayrılıktan dem vururken... Gözleri kan çanağı... Kirpikleri ıslak; ağladı ağlayacak. Ama öyle mutsuz filan değil. Başka bir şey. Konuşurken sesi titriyor mesela. Heyecan, huzur. Sonra fark ediyorum; aşk hali bu. Dünyevi, ilahi; karışık. Ama aşk. O ruh halinde olmak, onun yaşadığını yaşamak gerekmiyor; siz kapaktı, elbiseydi filan diye düşünseniz de, görünen köy kılavuz istemiyor.

Romanlarınızda tasavvuf damarı hep vardı ama bu kez görünen o ki akacak kan damarda durmamış. Ne oldu?

Tasavvufa ilgim bundan 14 sene önce başladı. Ve dediğin gibi bütün romanlarımda ince bir damar olarak vardı. Ama bu romanı yazarken esas damar oldu. Kendi içinde de mevsimlerden geçiyorsun; bu defa da böyle bir mevsime geldim. Başlangıçta tasavvuf daha aklen, entelektüel olarak yaklaştığım bir şeydi; daha sonra kalben yaşamaya başladım. Bu şekilde yaşayınca da yazmak istedim. Önceleri kendi kendime tuttuğum bir sır gibiydi tasavvuf, okura da hissettirdiğim; şimdi ise sırrımı açtım.

Sır açmak için okur güvenilir midir?

Okurla beraber yaratıyoruz aslında mânâyı. Her okur o yüzden, kitaptan farklı şeyler anlıyor. Ben okur dendiği zaman aktif olarak yazma, yaratma sürecine dahil olan birini anlıyorum. O anlamda okur sırdaşımdır zaten.

Ne kadar sürdü bu kitabın yazılması?

Fikir olarak uzun zamandır vardı aslında. Ama yazma süreci “Siyah Süt”ten sonra başladı.

Nasıl bir süreçti bu? Kolay? Zor? Orta?

Benim bir sarkacım var ve yazma moduna girdiğim zaman normallikten çıkıyorum, başka bir yaratığa dönüyorum.

O başka bir yaratık nasıl biri?

Gündüz uyuyup gece sabaha kadar yazan, üstüne başına dikkat etmeyen, banyo yapmayı, yemeyi içmeyi unutan biri...

Öte yandan, iki çocuklu bir hayatı organize etmek de kolay değil. Hele bir de 415 sayfa roman yazmak. Nasıl üstesinden geldiniz?

Uyku düzenin değişiyor, sağlığın bozuluyor, çok yıpranıyorsun. Bir de şunu fark ettim, telaş etmediğinde, paniklemediğinde daha hızlı gidiyorsun. Bir gün az uyuyup, bir gün çok uyuyarak ama acele etmeden... Herkes uyuduğunda sevgilinle buluşmaya gider gibi yazıya gitmek. Seviyorum da ben bunu.

Çocuklarla bir gün nasıl geçiyor?

Birbirinin aynı iki günüm hiç olmuyor. Ama 6 civarında Emir Zahir’le birlikte uyanıyorum. 7 aylık şimdi. O daha geç kalkarsa ben de öyle. Şehrazat Zelda 2.5 yaşında. Birlikte oyun oynuyoruz. Onları güldürüyorum, soytarılıklar yapıyorum, kafama saçma sapan şapkalar geçiriyorum. Bir de hikâyeler anlatıyorum çocuklarıma. Şimdi Şehrazat da kendi uydurduğu hikâyeleri bana anlatmaya başladı. Bu çok hoşuma gidiyor. Galiba en temel iletişimimiz de hikâyeler üzerinden.

Hikâyeler anlatmasının sebebi biraz da dikkatinizi çekmek için olabilir mi?

Olabilir. Fakat ben “Aşk”ı yazarken şöyle bir şey yaptık. Şehrazat’a oyuncak bir laptop aldık. Laptoplarımızı önümüze koyup birlikte yazdık. Böyle bir denge kurduk. Şimdi Emir’e de alacağız bir tane...

Çocuklarınızla ilişkiniz nasıl?

O tam bir öğrencilik hali. Sürekli bir şeyler öğreniyorsunuz. Çocuklarım beni daha huzurlu, daha yumuşak bir insan yaptı.

Hangisi anneye hangisi babaya benziyor? Karakter açısından?

Zannediyorum Emir daha çok bana benziyor. En azından ben de çocukken öyleymişim. Sessiz sakin, gözlemci. Şehrazat babası gibi, sükûnet içinde ama daha dışa dönük, aktif...

'Aldatılmaktan çok başkasına âşık olmasından korkarım!'

Şaşırtıyorlar mı sizi bazen?

Çok hem de. Mesela sen kendi kendine kararlar alıyorsun. Tipik kız çocuk erkek çocuk ayrımlarına uyarak büyütmeyeceğim ben onları demiştim. Kızlara pembe, erkeklere mavi durumu olmayacak. Oysa şimdi Şehrazat’ın her şeyi pembe, çatalına kadar, uyuz oluyorum ama yapacak bir şey yok, en sevdiği renk bu. O yüzden de kitabımın kapağının pembe olmasını istedim, çünkü benim pembe renkle barışmam lazım. Tanrı’nın ciddi bir mizah anlayışı var ve benle dalga geçtiğini düşünüyorum.

Evlilik kaç yıl oldu?

Dört yıl... Ama tanışıklığımız daha eski tabii...

Romanda Ella’nın evliliğini anlatırken “20 sene ve 3 çocuktan sonra evliliklerinin parıltısı sönmüştü” diyorsunuz. Bu tip cümleleri yazarken, kendiniz için benzer endişeler duyuyor musunuz?

Tabii ki... Aşk söner mi, parıltısı gider mi, giderse ne olur. Bir yanıyla da sağlıklı bu tip endişeler yaşamak. Çünkü öbür türlü bunu sana verilmiş bir anahtarlık gibi alıp, cebine atarak yola devam ederim sanıyorsun. Oysa bir insanın sevgisinden ne kadar emin olsak da, bunun azalabileceğini bir ön kabul olarak kafamızın bir köşesine koymalıyız.

Aldatılmaktan korktuğunuz da oluyor mu zaman zaman?

Aldatılmak değil de, bir başka kadına âşık olmasından korkarım.

Ne yapıyorsunuz aşkı canlı tutmak için?

Yazarken hakikaten kendimi çok bırakıyorum. Son derece pespaye, homur homur, çekilmez bir kadın oluyorum. Yazarkenki çekilmezliğimin ve fiziksel koyvermişliğimin birikip birikip onu uzaklaştırmasından endişeleniyorum. Ama neyse ki, Eyüp (Can) sonunda ortaya çıkan kitaba âşık oluyor ve bizim aşkımız da tazeleniyor böylelikle.

Sadece cilt cilt kitaplar vererek mi?

Yok canım, roman bitince süsleniyorum da...

‘Tasavvufun kadını güçlendireceğini düşünüyorum’

Romanda dünyevi aşkla ilahi aşk birbirine paralel gidiyor; Ella ile Aziz, Mevlana ile Şems... Bu paralel kurguda amaç ne?

Her iki aşkı da tek noktada buluşturmak. Zaten kitabın isminin “Aşk” olmasının sebebi de o. Hiçbir tamlamaya, sıfata, artı bir kelimeye ihtiyacı yok “aşk”ın. “Acaba kadın erkek aşkından mı söz ediyor yoksa ilahi aşktan mı?” diye sormak bile bizim kendi zihnimizin yarattığı kategoriler. Saf, som, bütün varoluşu etkileyen, dönüştüren, belki de varoluşun özü olan tek bir kavram var; her şey onda buluşuyor: Aşk. Tasavvuf açısından da bu böyle. Dünya aşkla yaratıldı. Arayışımızın, yolculuğumuzun özü bu. Bütün suların, bütün nehirlerin aktığı denizin adı aşk!

1200’lerin Konya’sındaki Mevlana’nın eşi Kerra ve 2008 Boston’unun Ella’sı bunaldıkça mutfağa sığınıyorlar. Nedir bu, mutfağın kadınlar için sığınak olma durumu?

Mutfak, yiyecekler, yemek pişirmek ve ekmek yapmak, özellikle hamurla uğraşmak yüzyıllardır, bir yandan kadınların uğraşı olmuş alanlar, bir yandan da sığınağı... Bugün de öyle. Yemek yapmasak bile üzüldüğümüzde yiyeceklere sığınıyoruz, depresyona girdiğimizde çok yiyoruz.

Kadının yiyecekle kurduğu ilişki kafamı meşgul eden türden bir ilişki. Hele dilsizsen, meramını anlatamıyorsan, kelimeler yerine yiyeceklerle ilişki kuruyorsun. Mutfağa sığınıyorsun.

‘Erkekler ciddi meseleleri erkeklerle konuşuyor, eşleriyle değil!’

Kerra da Ella da, kendileriyle konuşmayan erkeklere, sığınaklarına kapanıp lezzet küpü sofralar kurmaya çalışıyorlar öte yandan.

Erkekler ciddi meseleleri, derin felsefi konuları konuşmak için erkek arkadaşlarını tercih ediyor, eşlerini değil. Çünkü zihin erkekle, duygu kadınla özdeşleştiriliyor. Çok burjuva ortamlarda bile bu böyle. Kadına bu durumun yaşattığı yetersizlik hissi çok değişmedi.

Mevlana da karısı Kerra’ya bunu yaşatıyor. Oysa insan hiç olmazsa Mevlana’dan daha fazlasını bekliyor. Neticede o da bir erkek deyip geçelim mi yoksa var mı bir yorumunuz?

Sonuçta hepimiz insanız. Anlattığım Mevlana da olsa, Şems de olsa ben bir yazar olarak “mutlak kahramanlar” yaratmayı sevmiyorum. İnsanlar zaaflarıyla var. Mevlana gibi müthiş güzel bir insanın bile, bir dönem karısında “Ben ihmal ediliyorum” hissi uyandırdığını söyleyebiliriz. Kaldı ki kaynaklarda da bunu görüyoruz.

2008’deyiz. Hâlâ kadına şiddeti konuşuyoruz. Kadının emeğinin sömürülmesini konuşuyoruz... Kadına özgü daha birçok sorunu... Tasavvufun bütün bu konularda bir kapı açabileceğine inanıyor musunuz?

Tabii. “Dincilik”ten bahsetmiyorum. Ama inanç, maneviyat, görünenin ötesindeki dünyaya dokunmak, yaratmak ve Yaradan’a sığınmak, oradan güç almak, beslenmek; biz kadınlar bunlara daha yatkınız. Ben tasavvufun kadını güçlendireceğini, kendiyle barışık hale getireceğini düşünüyorum. İçine sıkıştığın cendereye tahammül etmemek, yürüyüp gidebilmek, hayatı da bir yolculuk gibi algılayabilmek, o yolculuğa çıkacak cesareti kendinde bulmak anlamında tasavvufun birçok kadına iyi geleceğine inanıyorum. Dayak yemesine engel olamaz belki ama dayak yediği ortamdan çıkıp gitme gücünü kendinde bulmasına yardım edebilir. Tasavvuf denince de, en kolay, ardına kadar açık kapı gene Mevlana tabii.

‘Nisa Suresi’nde dayak yok...’

Kuran’ın en tartışmalı surelerinden biri olan Nisa Suresi de yer alıyor romanınızda. Sureyle ilgili dayak yorumu için Şems “Ne görmek isterlerse onu görürler” diyor. Şems’in bu açıklaması sizi yeterince tatmin etti mi?

Ama Şems orada bir şey daha diyor. Gene Peygamber’in bir hadisine gönderme yapıyor. Peygamber, Kuran’ın yedi ayrı seviyeden okunabileceğini söylüyor. İdrak seviyemize, şuurumuzun derinliğine göre elimize alıp okuyoruz. Kuran’ı her okuyan aynı derinlikte algılamıyor ki...

Diyanet İşleri’nin yayımladığı Kuran’da, Elmalılı Hamdi’nin tefsirinde dayak yorumu yapılıyor. Onların idrak seviyesinden şüphe edebilir miyiz?

O ayette kullanılan “darebe” kökünü dayak değil “uzaklaşmak” diye yorumlayanlar da var ve orda dayak yoktur diye düşünüyorlar. Açıkçası ben de öyle olduğunu düşünüyorum. Elmalılı Hamdi’nin idrak seviyesinden şüphe etmek değil bu ama hepimiz kendi çağımızın, dönemimizin ürünüyüz. Kimimizin bu konudaki duyarlılıkları daha gelişmiş. Kimimizin gelişmemiş.

Bir art niyet yok. Benim için önemli olan bunlar üzerine tekrar konuşabilmek, düşünebilmek.

‘Romanımın filmini Inarritu çeksin isterim’

Kitabınızın filme çekilme düşüncesi sürüyor mu hâlâ?

Sinan Çetin başından itibaren film olması konusunda teşvik ediyor. Prodüktörlüğünü üstlenmek istiyor. Yabancı bir yönetmenle uluslararası bir çalışma planlıyor.

2009 projelerinizden biri mi bu?

Evet. Ama ne zaman başlanır bilmiyorum.

Senaryo aşamasında siz de olacak mısınız?

İstiyorum. Sinemayla edebiyatın evliliği beni heyecanlandırıyor.

O yabancı yönetmen kim olsun isterdiniz?

Alejandro Gonzalez Inarritu... “Paramparça Aşklar Köpekler”i, “Babil”i çekti. Parça parça hikâyeler anlatıyor... Onun yazım tarzı bana yakın. Öyle bir yönetmen çeksin isterim.

ETİKETLER

haber