Kültür-Sanat

Üstâda ithafen

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Türk edebiyatının sivri dilli eleştirmeni Fethi Naci'ye dâir...

05 Eylül 2008 03:00

Asıl adı İsmail Naci Kalpakçıoğlu olan Fethi Naci, 1927’de Giresun’da doğar. İlk ve ortaokulu burada okur. Yoksul bir çocukluk geçirir. İlkokul sıralarında babasının karpuz sergisinde çalışır, her akşam da harçlığını alır. O harçlıkları biriktirdiği kumbarası okullar açılınca kırılır, küçük Naci’ye üst baş alınır. En son ortaokul birinci sınıfın yazında Tabelacı Sami Bey’in yanında çalışır, bitişik dükkândaki mücellitten ise kitap ciltlemeyi öğrenir.

‘Okumak’, Fethi Naci’nin yaşamına ilkokul ikinci sınıfta satın aldığı dergilerle girer. Babaannesini karşısına alır ve yüksek sesle “Çırak Uçman”daki Oğuz’un maceralarını okur. Birlikte, aylarca Oğuz’un Giresun’dan geçmesini bekledikleri sevgili babaannesi, 1943’te Erzurum’da bir gazetede yayımlanan ilk yazısının da kaynağı olacaktır.

Fethi Naci’nin yaşamında en önemli figür ise, babasıdır; Fethi Aga... Giresunlu, karpuz sergisi sahibi... Okuma yazma bilmez. Bir ara arkadaşı Cıvık Hamdi ile birlikte kursa gittiyse de sadece adını yazmayı, onu da Feti diye yazmayı öğrenir; ama okumaya saygısı büyüktür. Oğlunun okuduklarını, ister ders kitabı olsun ister roman, aynı içtenlik ve sevinçle karşılar. Yalnızca imzasını atabilen karpuzcu Fethi Aga’nın belki de bu yaklaşımı sayesinde oğlu, Türk edebiyatının en büyük isimlerinden biri olacaktır.

Kitaba karşılık palto

Fethi Aga’nın oğlunu ortaokula gönderecek birikimi yoktur. Naci Kalpakçıoğlu, bileğinin hakkıyla, parasız yatılı sınavını kazanarak Erzurum Lisesi’ne gider. Daha ciddi okumalara burada başlar. Erzurum’da kışın çetin şartları, öğrencileri okulda mahsur bırakır. O kar kıyameti aşıp da dışarı çıkamazlar (15 günde bir gittikleri hamam hariç). Okumaktan başka yapacak şey yoktur. Böylece pek çok yatılı okuldan yetişen yazar gibi Fethi Naci de dünyayı elinde tuttuğu kitaplar yoluyla keşfeder. Lisede okul kitaplığının düzenlenmesine yardım edince bütün kitap ve dergiler de serilir önüne birer birer. Varlık’lar, Yurt’lar ve Dünya’lar...

Sınıf arkadaşı Oğuz Öğün, babasının okuduğu Ulus gazetesinden Nurullah Ataç’ın yazılarını kesip getirir ona. Tüm parasızlığına rağmen İstanbul, Büyük Doğu, Yaratılış dergilerini satın alır bir yandan. Okumayı o kadar çok sever ki, lise son sınıfta Baudelaire’in “Kötülük Çiçekleri”ni alabilmek için karlı bir kış günü paltosunu bit pazarında satar Fethi Naci. Bu sırada şiirleri İstanbul’da Yedigün dergisinde, Yeşilgireson gazetesinde, Halkevi dergisi Aksu’da yayımlanır.

Liseyi bitirdikten sonra ise neredeyse hiç şiir yayımlamaz. Giresun’daki Yeşilgireson gazetesinin sahibi Nuriahmed Çimşid hep destek verir bu genç yazara. Öyle ki lise son sınıftayken her memleketine dönüşünü haber yapar: “Değerli gençlerimizden Naci Kalpakçıoğlu şehrimize gelmiştir.”Yıl 1945... Üniversite zamanıdır artık; İktisat Fakültesi’ne gitmeye karar verir. Yine para yoktur; babasının sattığı çamaşır teknesinin 20 lirasını cebine koyarak gelir İstanbul’a. Üniversitede bir kamu kuruluşunun bursuyla okur.

İlk eleştiri Necatigil’e

Fakültede okurken öğleden sonraları menteşe imalathanesinde çalışır Fethi Naci. 1945’in sonlarına doğru, Behçet Necatigil’in “Kapalı Çarşı” kitabı üzerine Giresun Halkevi dergisi Aksu’da ilk eleştirisini yazar. Arkasından, 1946 yazında Yeşilgireson gazetesine verdiği Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş” adlı kitabıyla ilgili eleştirisi gelir.

Şiirler ve öyküler de yazmaktadır bir yandan. “Mumlar” adlı öyküsü, Yeşilgireson’da yayımlanır. İleride, Sait Faik’i anlatan bu öyküyü “Bir Hikâyeci: Sait Faik” adlı incelemesinin sonuna koyacaktır. Fakülte yıllarında iktisatla edebiyat birlikte gider; hem eleştiriler hem de ekonomik toplumsal yazılar kaleme alır. Hatta 1948 yazında, üç ay boyunca Yeşilgireson’da her hafta bir başyazı yazar. İlk telif ücretini de bu yazılarla alır: 25 lira. Bu sırada kendi çabasıyla Fransızca öğrenir, amacı sol düşünce kaynaklarına ulaşabilmektir. Bu alandaki bütün Türkçe kaynakları okumuştur, para biriktirip Edition Sociales’in yayımlarını alır.Kendi deyişiyle Fransızcayı öğrenmek için ‘petkayı sıktığı’ dönemde Çehov’un “Bozkır” öyküsünü Fransızcasından okumaya çalışır bir gün. Bütün gün uğraşarak, zar zor bitirir öyküyü. Laleli’de yürümeye başladığında aklında öyküdeki çocuk vardır; kendi çocukluğundaki yalnızlığını hatırlatır ona. Duygulanır bu benzerlikten Fethi Naci, sessizce ağlamaya başlar ve birdenbire fark eder ki öyküyü anlayıp duygulanmıştır, demek ki Fransızcayı sökmüştür.

İktisat Fakültesi’nden mezun olur 1949’da; ancak burslu okuduğu için sekiz yıl mecburi hizmeti vardır. Konya Ereğli’deki Sümerbank fabrikasına girer önce. Sümerbank, mecburî hizmeti devredebileceği için 14 ay sonra kendi okulunda asistan olmak üzere başvurur, sınavı da kazanır.Tam işler hallolmuşken fakültedeki polis memurlarından biri “Komünisttir” deyince asistanlığı suya düşer.

Oktay Deniz imzası

Tam bu sırada İstanbul Yüksek Tahsil Gençliği Derneği tevkifatı sırasında, derneğin kurucu ve yöneticileriyle birlikte tutuklanıp hapse girer. Bir buçuk ay Sultanahmet Cezaevi’nde yattıktan sonra tahliye edilir. Baba ocağından başka gidecek yeri yoktur, Giresun’a döner. Kendi şehrinde dört ay sürgün hayatı sürer ve yeniden ver elini İstanbul... Cezaevinde tanıdığı arkadaşlarının çıkardığı Yeryüzü dergisinde yazmaya başlar, imzası Oktay Denizdir. Artık üniversiteye dönemeyecektir, mecburi hizmet hesabı da Sultanahmet Cezaevi’nde kapatılmıştır. Bilim adamı olmak üzere yola çıkan İsmail Naci Kalpakçıoğlu’nun Türk edebiyatının en büyük eleştirmenlerinden biri olmasının kapısı böylece aralanır.

Bir süre sonra ‘Yeryüzü’ ve ‘Beraber’ dergilerinin yöneticileri arasında yer alır Şükran Kurdakul ile birlikte. O sırada bir dergi daha yayımlamak isterler, o dergi için Orhan Kemal’in bir hikâyesini eleştirir, “Yazarın Gerçeğe Bakışı” başlığı altında; ancak dergi yayımlanamayınca yazı elinde kalır. Bu sefer Kaynak dergisine gönderir aynı yazıyı; fakat Oktay Deniz imzası fazla ‘militanca’ gelir kulağa ve hayran olduğu babasının adını ekler adına, bundan sonra hiç değişmeyecek Fethi Naci imzası doğar böylece. Bu eleştirisi Orhan Kemal’in canını sıkar. Hele ki 1955’te Yaşar Kemal’in “Teneke”si üzerine övgü dolu bir yazı yazınca büsbütün kızdırır Orhan Kemal’i; ama yıllar sonra Edip Cansever aracılığıyla tanıştıklarında beş dakikada aralarındaki buzları eritecek, dost olacaklardır.

Fethi Naci imzalı bu ilk eleştiri üzerine, dönemin en büyük eleştirmeni, değil genç eleştirmenlerin ünlü şair ve yazarların bile adlarını anması için bekledikleri Nurullah Ataç’tan bir yazı gelir. Fethi Naci ile hemfikir değildir Ataç; ama üslubunu beğenmiştir genç eleştirmenin. Tek cümle de yanlışını bulamamıştır. Ataç, sonraki yıllarda da hep ilgi gösterir Fethi Naci’nin yazdıklarına, destek verir.

Türkçe öğretmeni Ataç

Fethi Naci de Ataç’ı hep Türkçe öğretmeni gibi görür, Türkçeye saygıyı ondan öğrendiğini söyler. 1955’te yaşamında yepyeni bir sayfa açılır. Baba olur Fethi Naci, kızı Deniz doğar 10 Ekim’de... İlk kitabı “İnsan Tükenmez” 1956’da yayımlanır. Buradaki yazılar Marksizmin klasiklerinden öğrendiklerini Türk edebiyatına uyarlama çabasıdır. O güne kadar söylenmeyen pek çok şeyin, bu kitapta söylenmiş olması edebiyat dünyasını sarsar.

Nurullah Ataç bu kitap için yazdığı dört yazıdan birinde kimilerinin beğeneceğini söyledikten sonra şöyle devam eder: “Kimileri de ürperecektir: yavuzlar yavuzunun, yıkıcılar yıkıcısının, Şeytan’ın parmağını görecekler bu betikte, yırtılmasını, yakılmasını isteyeceklerdir”. Ataç’ın kehaneti bir anlamda doğru çıkar; yakılmasını değil ama toplatılmasını isterler bu kitabın. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 142. maddeden dava açılır hakkında, türlü badireden sonra beraat eder Fethi Naci. Ancak sonraki yıllarda kendi yargılamasını yapmayı ihmâl etmez; burada birtakım yeteneksiz şair ve yazarları sırf solcu oldukları için tuttuğunu itiraf edecektir.

1959’da askere gider. Ummadığı derecede rahat geçen askerliği sırasında yazmaya devam eder, burada biriktirdiği yazılar bir araya gelince ikinci kitabı “Gerçek Saygısı” buluşur okurla.

17 bin liraya yayınevi

1960’a gelindiğinde ise, Dost dergisinin düzenlediği soruşturma sonucuna göre en beğenilen eleştirmendir artık.‘60’ların başı edebiyattan git gide uzaklaşıp siyasete yöneldiği bir dönemdir. “Türkiye’de bir seyirci gibi yaşamadığını, bir şeyler yapabildiğini” hissettirir ona bu durum. 1962’de Türkiye İşçi Partisi’ne üye olur, ancak Behice Boran ile düştüğü fikir ayrılıkları sonucunda iki yıl sonra partiden ihraç edilir.1964 itibariyle Türk solunun kilometre taşlarından, Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinde hem Marksist öğreti çerçevesinde siyasal yazılar yazar hem de sanat sayfalarını yönetir. Genç yazarlara açar bu sayfaları...

Her ne kadar edebiyat dünyasında hatırı sayılır bir yer edinmişse de geçimini 1960-1964 arasında çalıştığı Bakırköy’deki Emayetaş fabrikasındaki yöneticilik görevinden sağlar. Ancak 1965’te grevler dönemi başlayınca işverenler, toplantılara giren Naci Kalpakçıoğlu’nun Yön’de yazan Fethi Naci oldu- ğunu öğrenirler. Sonuç pek de şaşırtıcı değildir, işten çıkarılır. Tazminatı 10 bin liradır; elindekilerle birleştirince 17 bin lira olur. Üstelik o güne kadar Fethi Naci’ye ödeme yapmayan Doğan Avcıoğlu ona ayda 600 lira ödemeye başlar.

Bu sırada siyasî ve ekonomik içerikli yazıları Yön’ün yanı sıra Vatan gazetesinde, Türkiye İktisadi ve Sosyal Adalet dergisinde, Ant’ta da yayımlanmaktadır. Bu yazıları solun ilk büyük bölünüşünün yaşandığı 1968’de bırakacak, edebiyata ‘kesin dönüş’ yapacaktır.

1965’te işsiz kalınca bakar ki bu koşullarda bir iş bulması imkânsız, yayıncılıktan başka bir şey yapamayacağını görür ve o 17 bin lira Gerçek Yayınevi’nin sermayesi olur. Doğan Avcıoğlu da işler düzelinceye kadar Yön’ün bürosunu kullanmasını teklif edince, yayınevinin ilk kitabı “Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm” çıkar piyasaya. 17 bin liranın 12 bin lirasına mal olmuştur bu ilk kitap; altı ayda altı bin satar.

Edebiyatın görevi

1965 yazında “Emperyalizm Nedir”i kaleme alır Fethi Naci. Bunu 1966’da “Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi”, 1967’de “Kompradorsuz Türkiye”, 1968’de “100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri” izler.

Edebiyata kesin dönüşünün ilk ürünü 1971’de yayımlanan “10 Türk Romanı” olur. Aslında bu kitabın temeli, 1960 yılında Pazar Postası’na birkaç Türk romanı üzerine yazdığı eleştirileriyle atılmıştır. Edip Cansever ve Memet Fuat’ın ısrarlarıyla 10’a tamamlar bu sayıyı ve kitabı çıkarır. Hatta Edip Cansever o kadar ilgi gösterir ve destek olur ki yazımına, kitabı ona ithaf eder Fethi Naci.

Bundan beş yıl sonra ise “Edebiyat Yazıları” gelir. Burada edebiyata yanlış ‘görev’ yükleyenlere çatar Fethi Naci: “Edebiyatın görevini basit bir pedagojik görev durumuna getirdiniz mi, yani şiirin, hikâyenin, romanın, en güzelini yazmak yerine, halka bilinç vermek ya da sömürü koşullarını ortadan kaldırmak adına şiirin, romanın, hikayenin en sıradanını yazmaya giriştiniz mi, istediğiniz kadar yüksek ülkülerden söz açın, bu sıradanlığı kimseye yutturamazsınız. Dahası var: Edebiyata yüklediğiniz göreve de yan çizmiş olursunuz.”

Bu sözler, Fethi Naci’nin eleştiri anlayışının temellerinden biridir aslında. Politik tercihlerle edebiyat eleştirisi arasındaki çizgiyi ne kadar kesin bir biçimde çizdiğini gösterir. Bundan sonra da kendi sözleriyle şu kriterle yaklaşır eserlere: “Söylenenler ancak edebiyata özgü biçimde söylendiği zaman bir edebiyat eserinden söz edilebilir, ancak böyle bir eser bize edebiyat hazzı verebilir; söz konusu, romansa, önemli olan romancının dilidir, bir dil ‘yazınsal dil’se, söylenenler ‘roman’ı oluşturmuştur. Söylenenler edebiyata özgü biçimde söylenmemişse, bir roman en yüce idealleri dile getirse bile, ben o romanı edebiyat eseri saymam.”

Ölüm yaşanmıyor ki

“Edebiyat Yazıları”nın yayımlandığı 1976 yılı bambaşka bir biçimde milat olur Fethi Naci’nin yaşamında. Biricik kızı Deniz ve kısa süre önce ayrıldığı eşi Emel Hanım’ı, 24 Aralık’ta bir trafik kazasında kaybeder. Öyle bir milattır ki bu; işgüzar bir temizlikçi çöpe atana kadar 24 Aralık 1976’da kalmış bir takvim asılıdır evinin duvarında...

Onmaz acısına şu sözleri tercüman olur: “Acıyı yaşadım ben ve yalnızlığı ve sevgisizliği. Bir ölüm kaldı, o da umurumda değil. Ölüm yaşanmıyor ki...”

Eleştiri mi sabotaj mı?

İki yıl sürecek koyu yası sırasında içkiye verir kendini. Cemal Süreya bu iki kaybın eleştirilerine de etki ettiğini söyleyecektir sonraki yıllarda. Süreya’ya göre ‘biraz daha ısırıcı’ olur, daha çok seçmeye başlar Fethi Naci.

İki yılın sonunda kendi deyişiyle ‘ölmediğini görünce’ tekrar yazıya döner, “Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme”yi yazar. Bu kitap kadar, belki de çok daha fazla, o yıllarda tanıştığı ve ömrünün sonuna kadar aynı yastığa baş koyacağı Lale Hanım sayesinde tutunur yaşama.
Bundan sonra “Bıktım” deyinceye kadar kesintisiz sürdürür eleştirmenliği. Tavizsiz, dobra, sivri kalemi zaman zaman bazı yazarları küstürse de, hemen her romancı Fethi Naci’nin kendisinden söz etmesini bekler.

Düşündüğünü apaçık yazdığı için yazarların kendisine darılmasını kapitalist düzen içinde edebiyat eserinin metalaşmasına bağlar Fethi Naci. “Yazar ‘mal’ını satmak kaygısına düştüğünden, eleştirmen, kitabını beğenmeyip kötülediği zaman buna yazınsal bir değerlendirme diye değil, ‘mal’ın satışına engel olan bir sabotaj diye bakıyordur”.

Yaşar Kemal’le dostluk

Bunun tam tersi de bir durum vardır. Bir romanını beğenmediğinde Yaşar Kemal’e küser Fethi Naci. Kemal’in “Etme eyleme, bir romancı iyisini de yazar kötüsünü de. Hem o roman o kadar da kötü değil” demesi nafiledir. Dinletemez. Sonra öfkesi geçer, dostluk devam eder.

Bu dostluğun çok ama çok önemli bir parçası da Yaşar Kemal’in roman ya da öykülerini yazmadan önce Fethi Naci’ye anlatmasıdır. Uzun uzun anlatır Yaşar Kemal, Fethi Naci dinler. Ama bazen kağıda dökülmez bu anlatılanlar.

Ne var ki unutmaz Fethi Naci, yıllarca peşlerine düşer, “Ne oldu” diye sorar. Yaşar Kemal de kırmasın kadim dostunu diye “Üzerinde çalışıyorum” der çoktan unuttuğu öykü için.
1980’ler ve ‘90’lar Yeni Dergi, Politika, Yeni Düşün, Adam Sanat, Yeni Yüzyıl, Cumhuriyet Kitap gibi yayın organlarında yazdığı, bir yandan da Gerçek Yayınevi’ni yaşatmaya çalıştığı yıllardır. Doğan Hızlan’ın benzetmesiyle ‘yakası ilikli, kravatlı eleştiriye spor gömlekli denemenin ferahlığını katmaya’ devam eder.

1986’da yayımlanan “Eleştiri Günlüğü”, 1990 tarihli, ona Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü kazandıran “Bir Hikâyeci: Sait Faik - Bir Romancı: Yaşar Kemal” ve “Gücünü Yitiren Edebiyat” ile 1992’de yayımlanan “Roman ve Yaşam”dan sonra 1994 yılında iki kitapla Fethi Naci imzasıyla eleştiride kırkıncı yılını kutlar: “Eleştiride 40 Yıl” ve “40 Yılda 40 Roman”. “Eleştiride 40 Yıl”da, artık okumaktan da yazmaktan da eskisi kadar haz almadığını söyler. Bu, birkaç yıl sonra onu eleştiriyi bırakmaya kadar götürecek bıkkınlığın sinyalleridir.

Nedeni konusunda kendisi de emin değildir, “Temmuz’daki Sivas katliamının bende sürüp giden etkisi, gitgide cılızlaşan edebiyatımız mı bunun nedeni, yoksa benim yorgunluğum mu... Bilmiyorum” diyecektir.

Yitirmediği şairliği

Ancak temennisi eleştirmenliğinin 50. yılında görüşmemektir okurla. Bir de vasiyeti vardır; ardından Fethi Naci Eleştiri Armağanı düzenlenmesini istemez.

1995’te eleştiri yazılarını bırakıp kendini “Reşat Nuri’nin Romancılığı” incelemesine verir; ancak edebiyat dergilerinin bu kitabın adını anmamaları ve okur ilgisinin azlığı üzer Fethi Naci’yi. Halit Ziya Uşaklıgil ve Ahmet Hamdi Tanpınar romancılıkları üzerine yazacağı incelemelerden vazgeçer bu nedenle.

İki yıl sonra “50 Türk Romanı”nın yanı sıra her daim baki kalan şiir sevgisinin tek ürünü olan ve 1956-1995 arasında kaleme aldığı yazıları içeren “Şiir Yazıları” buluşur okurla.‘60’lardan sonra roman eleştirisine ağırlık verse de, şiire yakınlığını kaybetmemiştir. Hatta Cemal Süreya’ya göre Naci’nin kusuru “Şairliğini hiçbir zaman yitirmek istememesi”dir.

17. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı seçildiği, ancak Türkiye Yazarlar Birliği’nin eleştiri ödülünü reddettiği 1998 yılı kitapları açısından oldukça verimlidir. “60 Türk Romanı”, 1994-1997 arasındaki yazılarından oluşan “Kıskanmak” ve “Bir Hikâyeci: Sait Faik - Bir Romancı: Yaşar Kemal”in genişletilmiş versiyonları olan “Sait Faik’in Hikâyeciliği” ile “Yaşar Kemal’in Romancılığı” olmak üzere dört kitabı yayımlanır.

Kitaplarının finalini 1999’da “Yüzyılın 100 Türk Romanı” ve anılarını kaleme aldığı “Dönüp Baktığımda” ile yapar.

Alzheimer teşhisi

Ve temennisi gerçekleşir, gerçekten de buluşmaz okurla eleştirmenliğinin 50. yılı olan 2004’te... Çünkü binlerce sayfa romanla dolu olan zihni 2002’de ona oyunlar oynamaya başlamıştır. Teşhis Alzheimer’dır...

1997’de, 70. yaşını kutlamak için hazırlanan “Fethi Naci’ye Armağan” kitabı için Semih Gümüş’ün kendisiyle yaptığı söyleşide bir gün Nâzım Hikmet’in şu dizelerini okuyarak yaşama veda edeceğini söyler: “... Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü, / çalıştık gücümüzün yettiği kadar/ seni bahtiyar kılalım diye./ devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin / devam ediyor hayat /içimiz rahat,/ gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk /gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,/ işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri...”

2008’in 23 Temmuz’unda, uykusunda bu dünyayı terk ettiğinde içinden bu dizeleri okudu mu, Alzheimer buna izin verdi mi, bilinmez; ama ekmeğini de, Yaşar Kemal’in ardından söylediği “Türk edebiyatının en büyük eleştirmeniydi” sözünü de son damlasına kadar hak etmişti.

Dileriz, acılarla dolu bir yaşamın ardından huzur bulmuş, 32 yıl boyunca hasret kaldığı kızı Deniz’e kavuşmuştur.
Şimdi hasret sırası Türk edebiyatında...

Yüz Romandan bir seçki

“Aşk-ı Memnu”
Halit Ziya Uşaklıgil

“... Bence ilk gerçek Türk romanı. Nedeni belli: Aradan seksen yılı aşkın bir süre geçtiği halde bugün de zevkle okunmakta. Zamanın yıkıcı gücüne dayanmayı başarabilmiş beş on Türk romanından biri. (...) ‘Aşk-ı Memnu’, romana özgü hareket bakımından da kusursuz bir örnek olarak gösterilebilir. Romandaki hiçbir hareket gelişigüzel düzenlenmemiştir; her hareket belirli bir amaca hizmet eder.”

“Çalıkuşu”
Reşat Nuri Güntekin

“(...) ‘Çalıkuşu’nda alabildiğine duygu sömürüsü var: Reşat Nuri, sayfalar arasına, bol miktarda göz yaşartıcı bombacıklar doldurmuştur, bunun için ‘Çalıkuşu’nu gözyaşı dökmeden okumak hemen hemen olanaksızdır. ‘Çalıkuşu’nun çok okunuşunu, iyilikten çok bu bombacıklara borçlu olduğunu söyleyebilirim.”

“Huzur”
Ahmet Hamdi Tanpınar


“‘Huzur’, Türkçede okuduğum en güzel aşk romanı. (...) Tanpınar’ın kendine özgü bir anlatımı, bir üslubu var. Bu kendine özgülük belki gereğinden de fazla belirgin; çünkü giderek roman diliyle çelişir duruma düşüyor.”

“Bir Gün Tek Başına”
Vedat Türkali


“ Bir sevda türküsüne benziyor ‘Bir Gün Tek Başına’; mutluluklar, hüzünler, sevinçler, acılar iç içe. (...) Gelişigüzel yazılmış, çırpıştırılmış tek cümle yok romanda. Temiz bir Türkçeyle yazmaya büyük özen gösterilmiş.”

“Ölmez Otu”
 Yaşar Kemal


“Yaşar Kemal, bir Türk köylüsünde de bir Shakespeare kişisinin yaşayabileceğini gösteriyor bu romanıyla. Gücü, yaşantısına bağlılığından geliyor.”

“Kurtlar Sofrası”
Attila İlhan


“(...) ‘Kurtlar Sofrası’, insanların değil, doğruluğu tartışılabilir fikirlerin kol gezdiği bir ‘roman’ olup çıkıyor sonunda, daha doğru bir deyişle roman olamıyor. Çünkü Attila İlhan ‘roman işçiliğini’ küçümsüyor, ‘öğretmen-yazar’ olmak istiyor...”

“Tutunamayanlar”
Oğuz Atay


“‘Tutunamayanlar’, çarpıcı konusu, değişik biçimi, usta tekniğiyle başarılı bir roman. (...) Zaman zaman sözün şehvetine kapılarak Oğuz Atay’ın aklına geleni yazdığı da oluyor ama genellikle bir kurgu kaygısının varlığı apaçık.”

“Her Gece Bodrum”
Selim İleri


“Hüzünlerin, acıların, ayrılıkların karşılıksız sevgilerinin, yıkılışların yazarı Selim İleri; güneşli alanların değil yağmurlu sokakların yazarı; birbirini anlayıp sevmenin değil iletişimsizliğin yazarı; ‘yoz güzellik’in yazarı.”

“Sudaki İz”
Ahmet Altan


“Okurun sağduyusunu böylesine küçümseyen, kendi kuşağından gençleri böylesine aşağılayan, egemen güçlerin kamuoyuna kabul ettirmeye çalıştıkları ‘devrimci prototipleri’ni ‘devrimci gençlik’ diye böylesine pervasızlıkla betimlemeye çalışan bir başka roman okumadım.”

“Cevdet Bey ve Oğulları”
Orhan Pamuk


“(...) Konuşmalardaki ustalık. / Ayrıntı ustalığı. / Yer yer güçlü bir mizah. / Okurlara güveniyor. Ustaca saptamalarının, gözlemlerinin altını çizmeye kalkışmıyor.”

En sevdiği 10 şair

Yahya Kemal
Nâzım Hikmet
Ahmet Muhip Dıranas
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Behçet Necatigil
Turgut Uyar
Edip Cansever
Cemal Süreya
Cevat Çapan
Hilmi Yavuz

En sevdiği 10 öykücü

Mahmut Şevket Esendal
Sait Faik
Sabahattin Ali
Orhan Kemal
Vüsat O. Bener
Nezihe Meriç
Tahsin Yücel
Füruzan
Tomris Uyar
Cemil Kavukçu

En sevdiği 10 romancı

Halit Ziya Uşaklıgil
Reşat Nuri Güntekin
Ahmet Hamdi Tanpınar
Yusuf Atılgan
Yaşar Kemal
Adalet Ağaoğlu
Oğuz Atay
Ferit Edgü
Orhan Pamuk
Kaan Arslanoğlu

En sevdiği 10 eleştirmen ve denemeci

Beşir Fuad
Nurullah Ataç
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sabahattin Eyuboğlu
Vedat Günyol
Berna Moran
Memet Fuat
Tahsin Yücel
Füsun Akatlı
Semih Gümüş

(Yukarıdaki listeler, “Fethi Naci’ye Armağan” adlı kitapta Semih Gümüş’ün Fethi Naci ile yaptığı söyleşiden alınmıştır. İsimler, yazarların ve şairlerin yaşlarına göre sıralanmıştır.)

Eşi Lâle Kalpakçıoğlu’ndan Fethi Naci’ye Mektup

“Hiç merak etme, Fethi Naci’nin karısı olarak sapasağlam, dimdik yaşamaya devam edeceğim”

Canım,
Bugün tam 18 gün oldu sen gideli... Yaşamımda geçirdiğim en süratli 18 gün... Aslında geçmek bilmemesi gerekirdi bugünlerin ama fark ettim ki, yaşamamışım senden sonra. Hissettiğim, hiçlik, boşluk, yokluk sadece. Her şey anlamını yitirmiş gibi. Ama, toparlanacağım canım. Hatta toparlanmaya başladım bile, sana bu mektubu yazarken.
Hastalığının ilerlemiş safhalarında, seni o halde görmeye dayanamayıp, Gençay’ın (Gürsoy) da önerisiyle sık sık kendimi dışarıya atıyordum ya, sen gittikten sonra, tam tersi hep evimizde oturmak istiyorum. Huzur buluyorum yuvamızda. Hiç gitmemişsin, köşende oturuyormuşsun gibi... Babel’in “Odesa Öyküleri”ne başladım. Ragıp (Zarakolu) çevirmiş. Tashih gerektiren yazım hatalarıyla dolu.
Sık sık internette seninle ilgili yazılara, haberlere bakıyorum. (Allahtan senin gibi teknoloji özürlü değilim de, yararlanabiliyorum; anlık da olsa, mutlu oluyorum). Çok güzel şeyler yazmışlar senin için. Görebilseydin, çok sevinirdin, inan. En güzel güldüğün fotoğraflarını koymuşlar. Şiir yazmış senin için Dinç Çoban. Bu şiiri Turhan (Günay) Cumhuriyet Kitap’a da almış.
Çok onurlu, güzel bir şekilde uğurladık seni. Tüm dostlarımız bizimleydi. Şaşıracaksın ama tören çok kalabalıktı. Hatırla, seninle ölümünün üzerine defalarca konuştuğumzuda, espri yollu “Bu pezevenkler gelmezler cenazeme” derdin. Evet, onlar gelmedi ama, seni tüm sevenler oradaydı. Ne de çoklarmış!
Günlerce hakkında yazılar çıktı. Çok şey söylendi. Saklıyorum onları.
İşte böyle bir tanem. Mektubumun başında toparlanmaya başladığımı söylemiştim ya, hiç merak etme, Fethi Naci’nin karısı olarak sapasağlam, dimdik yaşamaya devam edeceğim. Evimizde, Safinaz’ımızla (Bu arada sen gittikten sonra Safinaz’ın huyu değişti. Artık beni tırmalamıyor!), senin anılarınla yaşamaya devam edeceğim. Gittiği kadar... Sonra ben de çekip gideceğim bu berbat dünyadan.
Lâle



Yazarlar Türk edebiyatının büyük kaybını anlattı

Nezihe Meriç
“Naci Türk edebiyatının aşkıydı”


Hep söylendim, hep haklı çıktım. Ben “İçmeyin bu kadar” dedikçe, güzel arkadaşlarım, benimle hep dalga geçtiler. “Sus kız, mezar kazıcı olma” dediler. Sonunda, hepsi birer birer gitti işte. Yalnızlıklarımızı çoğaltarak. Gençliğimizde, Naci’ye de çok söylenmişimdir mutlaka ama sonradan gıkımı bile çıkaramadım. Evlat acısını böyle, taşıyamadan taşımaya gayret eden başka arkadaşım olmadı. İçmeyip de ne yapsındı.
Naci Türk edebiyatının aşkıydı. Bunu gençlere anlatmak çok zor. Gidenlerin hepsine söylediğim gibi, “Sen de oradaki arkadaşlarımıza tedirgin, mutsuz selamlarımı söyle. Orada huzuru bulursun inşallah sevgili kardeşim”.

Doğan Hızlan
“Yazdıkları, kuşaklar boyu başvuru değerini koruyacak”


Fethi Naci ile Türk edebiyatı çok önemli, çok etkin bir eleştirmenini kaybetti. Özellikle Türk romanı üzerine yazdıkları, kuşaklar boyu başvuru değerini hep koruyacaktır. Ayrıca onun şiir üzerine yazılarını da edebiyat meraklılarının okumasını isterim.


Cevat Çapan
“Eleştirel yaklaşımında gerçeklik kadar güzellik duygusu da çok önemliydi”


Fethi Naci’nin eleştirel yaklaşımında gerçeklik duygusu kadar güzellik duygusu da çok önemliydi. Bu yüzden toplumsal gerçekleri edebiyatın bir çeşit temel kaynağı olarak görmekle birlikte, bu kaynaktan sanatçının nasıl yararlandığını, onu kişisel yaratıcılığıyla nasıl biçimlendirdiğini de hesaba katarak sonucu değerlendirirdi. Bunda onun kişisel beğenisinin yargısını nasıl dile getirdiğini de unutmamak gerekir.

Tahsin Yücel
“Eleştirileri haftalarca konuşulurdu”


Cumhuriyet tarihinde iki önemli eleştirmenimiz oldu, bunlardan birincisi Ataç ikincisiyse Fethi Naci. Naci kendine göre bir toplumsal yazınsal görüşü olan, düşündüğünü ne politika ne dostluk açısından sakınmadan söyleyen, kendine özgü bir eleştirmenimizdi. Onu çok erken yitirdik; ölümünden önceki uzun hastalık dönemini de düşününce iç sızlatıcı oluyor. Fethi Naci’nin eleştirileri genellikle yankı uyandırır, haftalarca konuşulurdu. Şimdi ise bir kitap konusunda 30 eleştiri yazılıyor ama hiçbiri yankı yaratmıyor.

Elif Şafak
“Yokluğu önemli bir boşluk yaratacak”


Açık söylemek gerekirse, yazarlar ile edebiyat eleştirmenleri arasında gerilimli, duygusal bakımdan iniş çıkışlı bir ilişki vardır çoğu zaman. Özellikle bizim gibi çok az sayıda edebiyat eleştirmeni çıkartan kültürlerde bu daha da belirginleşir. Ancak ben bu sınırlı tartışmaları, küsmeleri aşmak gerektiğine inanıyorum.

Edebiyat eleştirmenlerinin varlığı en başta biz yazarlar için önemli. Kitap odaklı eleştirilere en çok yazarların ihtiyacı var. Muhakkak ki uzun senelerini edebiyata adamış, bu alanda haklı bir ün yapmış Fethi Naci’nin yokluğu önemli bir boşluk yaratacaktır.

Cemil Kavukçu
“Türk edebiyatının eleştiri anlamında bir dönemi kapandı”

Fethi Naci ile birlikte Türk edebiyatının eleştiri anlamında bir döneminin kapandığını söyleyebilirim. Hep şunu derdi “Eleştiri çok nankör bir kurumdur, onun için bizde eleştirmen yetişmez”. Gerçekten de Fethi Naci sonrası çok az eleştirmeniz bu alanda hizmet verdi. Onun yerinin asla doldurulamayacağını düşünüyorum.


A. Ömer Türkeş
Eleştiri dünyasının son mohikanı: Fethi Naci


Yazdıklarıyla edebiyat alanına yön veren, çağdaşı yazarlarla diyaloğa giren ve kendisinden sonrakileri etkileyen Fethi Naci, benim kuşağımın en büyük ustasıydı. ‘70’lerden söz ediyorum. Sosyalist mücadele içinde yer alan bir gençtim. Yazmak aklımdan geçmiyordu ama iyi bir okuyucuydum. Ve bir edebi metnin nasıl değerlendirileceğini ilk olarak Fethi Naci’nin yazılarından öğrenmiştim.

Gerçekten de öğreticiydi Fethi Naci. Onun yazdığı, bizim okuduğumuz yıllar anlamanın ve anlatmanın, aydınlatmanın önemli sayıldığı zamanlardı. Sözün ve yazının dünyayı değiştireceğine duyulan inancın ürünüydük hepimiz.
Bir kuşağın sözcüsü

Fethi Naci de dil oyunlarına, teorik böbürlenmeye, edebi metin üzerinden kendi yıldızını parlatmaya gönül indirmeyen yalın üslubuyla, düşüncelerini okuyucuyla paylaşmak için yazıyordu.

Yazmak, siyasi ve toplumsal ideallerle, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna ve edebiyatın böyle bir dünyaya katkıda bulunacağına dair ateşli bir inançla ilgiliydi. Fethi Naci de insan için, toplum için, sosyalizm için, edebiyat için yazıyordu. Fethi Naci’ye gücünü veren budur.
Fethi Naci’yi bir kuşağın sözcüsü, ortak beğeninin ölçütünü koyan bir eleştirmen yapan en önemli etken, doğru zamanda doğru yerde bulunması, toplumsal mücadele ile buluşmasıdır.

Hayat hikayesine baktığımızda açıkça görülüyor; Fethi Naci hem siyasi mücadelenin içindeydi hem edebiyatın. Ancak ideoloji ile edebi değeri birbirine karıştırmamış, sosyalist / muhalif duruşundan ne siyasette ne edebiyatta ödün vermişti.

Elbette hem Marksist teoriyi hem edebiyatı kavrayacak bilgi birikimine de sahipti Fethi Naci. Ama o zamanlarda teori, sırf teori yapmak için değil insanı ve toplumu zenginleştirmek içindi. Bugünün teori fetişizmi içinde uçuşan edebiyat, kültür, sanat, siyaset teorilerinden çoğunu hiç okumamış, belki de bir kısmının adını bile duymamıştı. Duysa da aldırış etmeyecekti zaten.

Bir edebiyat yapıtını teorinin laboratuvarında ölçüp biçmeye gönlü razı gelmezdi ustanın. Edebi beğenisi vardı Fethi Naci’nin. Otoritesini sağlayan başka nedenler de vardı kuşkusuz; ama asıl olan beğeni sahibi olmasıdır. Marksist dünya görüşüyle harmanlanmış bu beğenisiyle bakmıştı Türk romanına. O, eleştiri dünyasının son Mohikanıydı.

Semih Gümüş
Fethi Naci’nin kılı kırk yalan eleştiri anlayışı


Fethi Naci’nin eleştiriyi büyük bir açıklık ve kendine tanıdığı özgürlük alanı içinde görmüş olması bile yeniliktir. Edebiyatımıza egemen olan anlayışın hiçbir zaman demokrat olamaması, eleştiri ve özeleştiri kültürüne adamakıllı uzak durması Fethi Naci’nin kendi eleştiri anlayışı doğrultusundaki verimliliğini etkilememişse, bu hem onun yazar kimliğini gösterir hem de ne denli önemli bir kararlılığı örneklediğini.

Onun ne dediği merak edilen bir eleştirmen oluşunda yargılarını çekinmeden dile getirmesinin de payı var ama bu dilediğince davranma biçimi, onun kılı kırk yaran eleştiri anlayışını gölgelememelidir.

İki önemli nokta

Eline aldığı kitabı hem çabuk hem de hiçbir ayrıntısını kaçırmadan okuma özelliği de eleştirilerinin biçimini belirlemiştir belki ama kendi anlayışını oluştururken, bana kalırsa şu iki noktadan çıkmıştı:Nurullah Ataç’ın sonunda çözümleyici olmaktan çıkan öznelliğindeki aşırılığı dizgesel, ilkesel bir okuma biçimine dönüştürme kaygısı ve Marksizm içinde oluşmuş bakış açısı.

Her ikisinin de dönemin eleştiri anlayışı için yenilik olduğuna kuşku yok. Üstelik Fethi Naci, kendisiyle birlikte oluşan bir başka anlayışın, eleştiriyi nesnel-bilimsel bilgi olarak gören anlayışın da dışında kalabilmiştir ki, edebiyatımızın sözü en dinlenir eleştirmeni oluşunda bunun payı büyüktür.


Bakarkör olmamak

Yaşadığı yıllarda nasıl görülmüşse görülmüştür, sonunda herkes dilediğince yargılıyor ama Fethi Naci’nin edebiyatımıza yaptığı en önemli katkının ne olduğunu düşündüğümde, şunu görüyorum:
Okuma kültürümüzü topyekûn değiştirmiş, onun düzeyini yükseltmiş ve bakarkör olmamayı öğretmiştir. Ondan beklenenlerin tersine, eleştirinin işlevi de bundan başka hiçbir şey değildir. Demek eleştirinin işlevine tam uygun düşen bir eleştiri anlayışının da kurucularındandır Fethi Naci.

Bunu yazdıklarıyla nasıl temellendirdiğini anlamak için dört kitabına bakabiliriz ki, onun eleştiri anlayışının bütünü de oralarda oluşmuştur: “Yüzyılın 100 Romanı”, “Reşat Nuri Güntekin’in Romancılığı”, “Yaşar Kemal’in Romancılığı”, “Sait Faik’in Hikâyeciliği”.

Edebiyat ortamının yaşadığı değişim yüzünden son yıllarda eleştiriden uzaklaşmaya başlamasının nedeni bu kitaplarında savunduğu edebiyat anlayışında bulunabilir. Kendininkiyle geçerli olanı bağdaştırması olanaksızdı elbette...



Fethi Naci Yapıtları

“İnsan Tükenmez” (1956)
“Gerçek Saygısı” (1959)
“Azgelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm” (1965)
“Emperyalizm Nedir?” (1965)
“Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi” (1966)
“Kompradorsuz Türkiye” (1967)
“100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri” (1968)
“10 Türk Romanı” (1971)
“Edebiyat Yazıları” (1976)
“100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme” (1981)
“Eleştiri Günlüğü” (1986)
“Bir Hikâyeci: Sait Faik- Bir Romancı: Yaşar Kemal” (1990)
“Gücünü Yitiren Edebiyat” (1990)
“Roman ve Yaşam” (1992)
“Eleştiride 40 Yıl” (1994)
“40 Yılda 40 Roman” (1994)
“Reşat Nuri’nin Romancılığı” (1995)
“50 Türk Romanı” (1997)
“Şiir Yazıları” (1997)
“60 Türk Romanı” (1998)
“Kıskanmak” (1998)
“Sait Faik’in Hikâyeciliği” (1998)
“Yaşar Kemal’in Romancılığı” (1998)
“Yüzyılın 100 Türk Romanı” (1999)
“Dönüp Baktığımda” (1999) 

ETİKETLER

haber