Kültür-Sanat

'Travestileri sayenizde tanıdım'

Baş karakteri travesti bir dedektif olan Kader’in Peşinde romanının yazarı Murat Somer, Ayşe Kulin’in merak ettiklerini cevapladı.

11 Nisan 2009 03:00

Baş karakteri travesti dedektif Burçak Veral olan Hop-Çiki-Yaya Polisiyeleri, ilk kez 2003 yılında yayınlandı. İlk üç kitap, Peygamber Cinayetleri, Buse Cinayeti ve Jigolo Cinayeti, uzun uğraşların ardından İletişim Yayınları’ndan çıktı.

Kitapları çok beğenip anlaşma imzalayan başka bir yayınevi, tepkilerden korkup kitapların yayınından vazgeçmiş, bir başka yayınevi, kitapları çok beğendiği halde kahramanları gay olan kitap kontenjanı dolu olduğundan yayınlamamıştı...

“Kader’in Peşinde”, yedinci kitap olarak Can Yayınları’ndan çıktı. Kader isimli temizlikçi kadın ortadan kayboluyor. Yakın arkadaşı travesti Gönül, dedektifimiz Burçak Veral’dan yardım istiyor. İkili Kader’in izini sürerken zengin ve entelektüel çevrelerdeki travesti ve gay düşmanlığıyla yüzleşmek zorunda kalıyorlar.

Yazar Ayşe Kulin, travesti dedektifin yedinci macerasını kaleme alan Murat Somer ile gerçekleştirdiği röportajda ‘Travestileri sayenizde tanıdım’ itirafında bulundu.

İşte Hürriyet gazetesinde yayınlanan o ilginç söyleşi:

Son cinayet romanınız Kader’in Peşinde, bir cinayet öyküsü olduğu kadar bir İstanbul masalı. Günümüz İstanbul’unun bu kadar cesur betimlenmesine uzun zamandır şahit olmamıştım.

- Olayların geçtiği şehirler herhangi bir karakter kadar önemli olabiliyor öykülerde. 

‘Ankara çok düzenlidir, ama insanlar
o şehirde iz bırakmazlar’


İnsan betimlemeleriniz de çok çarpıcı. “Sarışın kadın iyi giyimliydi. Sadeydi. Hatta sadeliğinde bir Ankara ruhsuzluğu vardı” diyorsunuz. Ankara ruhsuzluğu ve memur çocuğu ciddiyetini bir ömür üzerinde taşımış beni, şimdi canevimden vurmaz mı bu cümle! Dolabımdaki tüm tayyörleri çöpe attırtmaz mı? Ankara ruhsuzluğunu siz nasıl tarif ediyorsunuz?

Ankara çok düzenlidir, ama insanlar iz bırakmazlar o şehirde. Ya okunur ya çalışılır, film dekoru gibidir şehirden çok, renksizdir. Ruhu yoktur kısaca.

Size bir de borcum var; hiç tanımadığım marjinal bir dünyaya, cinayet romanlarınızın sayesinde giderek aşina olmaya başladım. Bana hep biraz ürkünç biraz da gülünç gelen travestilerin, romanlarınızı okudukça bizlerden hiç de farklı olmadıklarını görüyorum. Onları giderek sempatik buluyorum. Neden romanlarınızda hep travestilerin dünyası var?

-Dediğiniz gibi çoğu insan tarafından itici veya gülünç bulunan travestilerin diğer insanlardan farklı olmadıklarını anlatmak ve kişisel tercihlerinin arkasında durma cesaretini gösteren bu insanların dünyasına ayna tutmak istiyorum.

‘Travesti bir dedektif tüm dünyada ilgi gördü’

Polisiyeleriniz Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde de çok satıyor. Bu başarıyı neye yoruyorsunuz? Travestiler tüm dünyada da mı bir merak konusu?

-Baş karakterimi alışılmış kişiliklerin dışında biri olarak kurgulamak iyi bir pazarlama tekniği oldu. Travesti bir dedektif, tüm dünyada ilgi uyandırdı.

Baş karakteriniz bir Audrey Hepburn hayranı olduğuna göre çok genç olmamakla birlikte kafası bilgisayar dünyasının inceliklerine ayarlı, derin bir opera kültürüne vakıf, Joops gibi günün markalarının bilincinde, kısacası müthiş bir birikime sahip. Hayran olduğu adamın ağzında, adını duyduğunda eriyecek kadar da hassas. Bu müthiş başkarakterin yaratıcısı nasıl biri? Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?

-Tıpkı sizin kendinizi tanımladığınız gibi ben de bir memur çocuğuyum. Babam doktordu, annem devlet su işlerinde memurdu ve bu nedenle mecburen Ankara’da oturan ama her fırsatta İstanbul’a kaçarak yaşayan bir ailenin büyük oğlu olarak büyüdüm. Fen lisesini bitirince ODTÜ’de Endüstri Mühendisliği okudum. İki yıl mühendis olarak çalıştım. Özal’ın damgasını vurduğu 80’li yıllarda bankacılığa başladım. Kendi bankamın elemanlarına verdiğim eğitim seminerlerinde başarılı olunca, 2006’ya kadar ülkenin önde gelen şirketlerinin üst düzey yöneticilerine eğitim verdim. Başkalarını eğitirken, kendimi de ihmal etmiyordum; değişik konulara eğiliyor, film senaryoları, TV dizileri yazıyor, müzik eleştrileri yayınlıyordum. Yan iş olarak bir müzik şirketinde müzik danışmanlığı bile yaptım...

Roman yazarlığı ne zaman başladı?

- 1995 yılı hayatımın dönüm noktasıdır. O yıl geçirdiğim kalp kapakçığı ameliyatında bir şey ters gitti ve ben on gün içinde iki kez ameliyat oldum. Gittim geldim diyebilirim.

‘Bir seçim yaptım ve sonuçlarını göze aldım’

Ve böylece hayatı sorgulamaya mı başladınız?

- Aynen öyle oldu... Hayatın beni nereye sürüklediğini sorguladım. Bir önemli şey daha oldu aslında. Öğrencilik yıllarımda kitaplarını okuyup çok etkilendiğim bir yazar vardı. Ona bir mektup yazmış fakat yanıt alamamıştım. 1995 yılında, San Fransisco’da katıldığım bir eğitim seminerinde ne göreyim? Hayranı olduğum yazar Will Schutz, benimle aynı seminere gelmiş kitaplarını imzalıyor. Kendimi tanıttım, hiç yanıt alamadığım mektubumdan söz ettim. Müsaade edin kendimi bağışlatayım, bir eğitim programım var, ona katılın,” dedi. Katılmakla kalmadım, bir süre sonra asistanlığını da yapmaya başladım. Schutz, hayatımızdaki seçimler ve farkındalıklar üzerine çalışıyordu. Ondan çok şey öğrendim. Ve nihayet ben de bir seçim yaptım, sonuçlarını göze alarak eğitimciliği bıraktım ve roman yazmaya başladım.

‘Seçim yapmak sonuçları göze almaktır’

Seçim yapmak, sonuçları göze almak mıdır?

-Elbette. Seçim yapılınca sorumsuzluk bitiyor. Neticesine katlanılacak!

Hayatı yeniden sorgulama döneminin içsel yolculuğunda, varılmış bir nokta var mı?

-Var. Alternatif tıbbı, Uzakdoğu disiplinlerini de incelemek, öğrenmek istedim. Zamanla kendimi enerji kavramları, kristaller, usgörü konularında geliştirdim.

‘Tüm dinlerin hedefi evrenle uyumu sağlamak’

Bunlar herkesin yapabileceği beceriler mi yoksa seçilmişlik mi gerekiyor?

-Bu konuda seçilmişler var ama ben kesinlikle onlardan biri değilim. Her insanda bir miktar her şeyi yapabilme yeteneği vardır. Elime yıllarca cetvelle vursalar, sonuçta piyanoda birkaç şarkı çalabilirim ama asla bir Fazıl Say olamam. İşte tıpkı bu misaldeki gibi, kendimce bir şeyler becerebiliyorum. Sonuçta evren bir enerji yumağı ve biz de enerji parçacıklarıyız. Evrenle dengemizi uyumlu hale getirmenin yöntemleri var. En azından bunları öğrenebiliriz. Semavi olsun, çoktanrılı olsun, tüm dinlerin de hedefi aynı, evrenle uyumu sağlamak, insanları çevresiyle barışık kılmak.

Bunca eğitim ve öğrenimden ve iç yolculuktan sonra, bizlere verebileceğiniz anlamlı bir mesaj olmalı...

- Olmaz olur mu? Hedonistik bir yaklaşımla şunu söylüyorum, hayatta size ne keyif veriyorsa, onu yapın.

Siz öyle mi yapıyorsunuz?

- Elbette.

Ne yapıyorsunuz mesela?

- Geziyorum. Yeni yerler, yeni renkler, yeni tatlar, yeni sesler duymak yeni hazlar keşfetmek bana heyecan veriyor.

Ya yazmak?

- Yazmak bana keyif verdiği için yazar oldum zaten. Ama bir gün yazmaktan sıkıldığımı hissedersem, yazmayı bırakırım.

Şu halde, okurlarınız Hop-Çiki-Yaya polisiyelerinden sakın eksik kalmasınlar diye, bütün kalbimle o çok renkli, çok boyutlu travesti dedektifin sizi daha uzun süre eğlendirebilmesini diliyorum.

‘Tanıdıklarımın hikâyelerini anlatıyorum’

Peki siz travestileri nasıl bu kadar iyi anlatabiliyorsunuz?

- 30 yıldır tanıdığım travesti tanıdıklarım var. Onların hikayeleri, anekdotları, bazen abartılarak bazen de nerdeyse birebir bu kitaplarda çıkıyor. Mesela kitabın 33. bölümünün başında bir kayıp söz hikayesi var. Bu hikaye birebir gerçek ve senelerdir aramızda tekrarlanan bir şaka haline geldi. Sosyalist Deniz’in hikayesi... Deniz, bütün entelektüel çevrelerin yakından tanıdığı bir isim, benim de tanıdığım. O da bir travesti.


ETİKETLER

haber