Kültür-Sanat

Saray ressamı Zonaro'nun İstanbul günleri

Yazar Selim İleri, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan 'Abdülhamid'in Hükümdarlığında Yirmi Yıl/ Fausto Zonaro'nun Hatıraları ve Eserleri' adlı kitap vesiley

04 Ekim 2008 03:00

Zaman Gazetesi yazarı Selim İleri, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan 'Abdülhamid'in Hükümdarlığında Yirmi Yıl/ Fausto Zonaro'nun Hatıraları ve Eserleri' adlı kitap vesileyle Osmanlı saray ressamı Zonaro'nun resim anlayışını ve Türkiye günlerini irdeledi.

Zonaro'nun ilk İstanbul günleri


Zonaro’yu daha yakından tanıma isteğim, 1990’ların sonuna rastlıyor. Ressam Mihri Müşfik Hanım’ın hayatından bir tiyatro oyunu kotarmaya çalışıyordum: Ölü Bir Kelebek. Mihri Müşfik’in macerasında iz sürerken Zonaro karşıma çıktı: Mihri Müşfik’e resim dersleri vermişti. Oyunun kişilerinden Yazar, ressamı şöyle tanıtır: “Fausto Zonaro, fırça darbelerinin ustası. Geçen yüzyılın sonunda İstanbul’a gelmiş, Türk hayatından sahneler, peyzajlar, portreler resmetmiş.”
Yapı Kredi Yayınları çok değerli bir anı kitabı yayımladı: Abdülhamid’in Hükümdarlığında Yirmi Yıl / Fausto Zonaro’nun Hatıraları ve Eserleri. Anıları, Cesare Mario Trevigne yayına hazırlamış; Trevigne, büyük dedesi Zonaro’nun, yazılışından seksen dört yıl sonra okurla buluşabilen eseri üzerinde duruyor:

“Ancak bilmek gerekir ki, bu eser bir tarih kitabı değildir. Etrafını çeviren dünyayı, kendi gözleri aracılığıyla süzen bir ressamın hikâyesidir.”

“Gramer veya sözdizimi hataları”na aldırışsız kalmamızı öneriyor Trevigne. Eser, her şeyden önce bir ‘ressam’ın kaleminden çıkma. Turan Alptekin’le Lotto Romano’nun pürüzsüz çevirilerinden okuduğumuz Zonaro anıları, bana sorarsanız, içtenlik dolu bir anlatım kuşanmış. Sözdizimi, gramer hataları kimin umuru! Ressamın arada bir kendinden çocuksu övgülerle söz açışı bile çok sevimli.

Fausto Zonaro’yu daha yakından tanıma isteğim, 1990’ların sonuna rastlıyor. Resimleri izleyiciyle buluşabilmiş ilk Müslüman Türk kadın ressam Mihri Müşfik Hanım’ın hayatından bir tiyatro oyunu kotarmaya çalışıyordum: Ölü Bir Kelebek. Mihri Müşfik’in macerasında iz sürerken Zonaro karşıma çıktı: Mihri Müşfik’e resim dersleri vermişti. Oyunun kişilerinden Yazar, ressamı şöyle tanıtır:

“Fausto Zonaro, fırça darbelerinin ustası. Geçen yüzyılın sonunda İstanbul’a gelmiş, Türk hayatından sahneler, peyzajlar, portreler resmetmiş. Bir ikisini gördüm, doğrusu ayılıp bayılmadım. Fakat müzayedelerde iyi fiyata satılıyor şimdi eski resimleri.”

Siz, Yazar’ın aydın züppeliğiyle küçümseyişine aldırmayın: Zonaro, anıların başında Erol Makzume’nin vurguladığı gibi, büyük bir ışık ressamı. İstanbul eserlerinde o ışık ve renk cümbüşü bugün bizi belki daha çok etkiliyor. Tarihî görünümünü son elli altmış yılda merhametsizce yok ettiğimiz İstanbul, şimdi ancak Zonaro’nun ve başka ressamların eserlerinde can bulmaya çalışıyor…

On dokuzuncu yüzyılın sonunda, İtalyan ressamın henüz görmediği İstanbul’a tutkusu, iki edebî eserden kaynaklanmış. Bunlardan biri, benim de defalarca okuduğum de Amicis’in İstanbul kitabı. Diğeri, Theophile Gautier’nin İstanbul’a ait sayfaları. Zonaro “göz kamaştıran sayfalar” diyor.

Ressam kararsızdır: Mısır’a mı gidecek, İstanbul’a mı, yoksa Napoli’ye mi dönecek? İstanbul’u “iyi bilen bir dost” caydırmaya çalışır; de Amicis’in, Gautier’nin, Pierre Loti’nin onca övdüğü kentte resim sanatına on paralık yer yoktur. O dosta güvenilirse, koskoca İstanbul’da “resimlerini Pera Caddesi’nde duvarda sergileyen” Ermeni bir ressamdan başka ressam yokmuş.

Oysa Zonaro, daha başlangıçta, bizi bugün büsbütün düşündürmesi gereken resim ilgileriyle yüz yüze gelecektir. Meselâ Hariciye Nezareti Başkâtibi Münir Bey’in eşi, gerçek bir resim tutkunudur. Kapalı dünyasında resim yapan bu hanım, resimlerini -eleştirsin diye- Zonaro’ya göstermek ister. Birbirlerini görmezler; aralarında “Acem halısı perde”. Münir Bey’in eşi Fransızca diyor ki: “Bu resmi bir bayram gününde yapmıştım. Öbürü, penceremden…”

Ne kadar isterdim bu anıları, Ölü Bir Kelebek’i yazmadan önce okumayı. Münir Bey’in eşi şüphesiz Mihri Müşfik’in öncülüydü ve onun çabasında kim bilir kaç hanım vardı…

Geri dönüyorum, anıların başlangıcındaki İstanbul yolculuğuna. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentine deniz yoluyla gelen Batılı seyyahlar, İstanbul daha uzaktan siluet olarak görününce büyülenip kalmışlar. Zonaro, “Acemi kalemimle İstanbul limanına girişi anlatmaya kalkışmayacağım” diyor; yine de Amicis’ten, Loti’den ve Gautier’den söz açıyor, sözü onlara bırakmayı tercih ediyor. Ama iddialı bir kararla: “Bu görevi kalemle değil, fırçalarla yerine getireceğim; günün her saatinde, sabah akşam, nice başarısız denemeden sonra nihayet paletimde o göz kamaştıran atmosferi yaratacak renk karışımını elde edeceğim.”

Abdülhamid’in Hükümdarlığında Yirmi Yıl’da yer alan nice İstanbul peyzajı, sayısız poşad, ressamın İstanbul ışıklarını, İstanbul renklerini olağanüstü bir kıvraklıkla elde ettiğini kanıtlıyor.

Liman, tıpkı de Amicis’in gördüğü gibi, “her renk ve boyda” sandallarla, kayıklarla donanmış. “Her dilde selâmlaşmalar”… Zonaro, gümrükteki birtakım sorunları aşıp, Pera’ya yol alıyor. Öğrencisi ve sonradan eşi olacak Elisa, İstanbul’a çoktan gelmiş, hocasına bir mekân ayarlamış:

“Kaldığım yer, Pera sınırında, Tünel’in Galata çıkışından birkaç adım ilerde, Tarlabaşı mezarlığının karaçamları arasında kümelenmiş şu ahşap evlerden birindeki cumbalı küçük odaydı.”

49. sayfadaki “Pera’daki Penceremden Kar”a uzun uzadıya baktım. Keşke biraz daha büyücek boyutta basılsaydı. Ahşap evlerden bugün hemen hiç iz kalmadı. Bununla birlikte, resmin bize göre sol köşesindeki yapılar sanki yine Galata’da, o yokuşlarda.

Zonaro, ilk sabah, pencereden “Tarlabaşı” diye yanlış anımsadığı Tepebaşı Mezarlığı’nı görüyor. (Sonra, 64. sayfada yer alan nefis mezar taşları resmini yapacak.) Geniş kabristan yıkık, kırık, devrik taşlarıyla başka bir âlemi söylemeye koyulur. “Asya yakasından” gelen “binlerce” karga, bağırtılı çağırtılı, karaçamlara konarlar. Uta göz eriminde, Haliç’in görünümü: Kayıklar, yelkenliler, padişahın donanmasından gemiler. Ressam devam ediyor: “Fonda, Marmara Denizi’ne yaslanan göz kamaştırıcı siluetiyle koca İstanbul, karşımda her şeye hâkim cami ve minareleriyle Süleymaniye, ilerde Sultanahmed, biraz aşağıda Eyüp Sultan Camii ve başka küçük camiler.” Venedik’i, Napoli’yi betimlemiş Fausto Zonaro için artık yepyeni bir dünya.

Hemen ilk gün, boya takımları koltuğunun altında, Tophane’ye iner, Galata’yı dumanlar içinde görür, Köprü’de gezinir. Mekânına geri dönerken, derin üzüntü duyar: Çevre, ortam böylesine resim incelikleriyle donanmışken, “sanat hayatından eser” yoktur.

Yüksekkaldırım’daki bir satıcıya üç beş suluboya çalışması emanet bırakılır: Herhalde, Zonaro’nun ilk İstanbul resimleri. Neyse ki alıcı da çıkar. İstanbul şimdi daha umut vermektedir. Ve dört bir yan zaten resim sanatını özleyip durmamış mıdır?

İlk günler yalnızlık can yakar, fakat hep etkileyici görünümler eşliğinde: “Soğuk bir sabahtı. Sabırla mangalı hazırladım. Rüzgârda iyice tutuşması için balkona çıkardım ve çıtırdamalar başlayınca getirip odanın tam ortasına koydum. Bir süre uzakta İstanbul evlerinin damlarını ve koca semtin yamacına vura vura Tatavla’nın güneş altında hepsi aynı rengi almış üst üste ahşap evlerinin üstünü örten kara bakmak için bir süre durdum. Bu arada hızlanan tipi, önümde, karaçamların arasından dört yana savruluyor ve ruhumu derin bir yalnızlık duygusu kaplıyordu.”

Bu, şaşırtıcı bir etkileniştir. Çünkü, Zonaro, 1891’de geldiği İstanbul’u 1924’te, artık İtalya’da kaleme almaktadır. İzlenimleriyse, sanki dünden kalma…

Galata’da ufak tefek dostluklar başlar. Denize uzanan kahveler, izbeliklerine rağmen şiirlidir. Bazen bir Türk kahvesi içer, bazen bir kadeh mastika, zeytin, kuru fasulye, tava balık, hep küçücük tabaklarda. Türkçeyi bir türlü sökememekte, ama İstanbul’da herkesle arkadaşlık kurabilmektedir. Bir Ermeni genci, resim yaptığını görünce, Zonaro’nun en vefalı kılavuzu olur.

Git git, önemli bir ressamın imparatorluk başkentinde yaşadığı yabancı elçiliklerce duyulur. Almanya Büyükelçiliği’nden davet alan ressam, “Galata’nın ünlü hazır giyim mağazası Mayer”e gider; “ipek yakalı şahane bir redingot” satın alır.

Mayer faslına gelir gelmez durakaldım. Çocukluğumda Mayer varlığını koruyordu; o Mayer’i hatırladım. Sonra, ilkgençliğimde Aşk-ı Memnu’u okurken Mayer’in geçmiş zamanlardan karşıma çıkışını hatırladım. Biliyorum, Mayer adı bugün kimseye bir şey ifade etmiyor. Benimki, gizli bir içleniş.

Zonaro’nun İstanbul’da ilk günleri böyle. Gerisini anlatmayacağım. Bu güzel anı kitabını mutlaka okuyun.


ETİKETLER

haber