Gündem

Mustafa Koç'un son söyleşisi: Bağımsız yargı, güçler ayrılığı ve temiz siyaset en büyük beklentim

Mustafa Koç, gezi eylemleri sırasında Divan Oteli'nin kapılarını eylemcilere açtığı için dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sık sık eleştirilmişti

21 Ocak 2016 14:32

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, hayatını kaybetmeden önce verdiği son kapsamlı söyleşide, hükümet-cemaat çekişmesinin bir tarafı olmadıklarını belirterek, “Devletimizle kavga etmek bize yakışmaz. Ama tabii ki biz itibarımızı 90 yılda bugüne getirdik ve kimseye de çiğnetmeyiz" demişti.

Gezi eylemleri sırasında Koç grubu bünyesindeki Divan Oteli’nin kapılarını biber gazından kaçan eylemcilere açtığı için dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sık sık eleştirilen Koç, Divan Oteli’nin sığınan herkese kapısını açacağını söylemişti.

Cansu Çamlıbel'in sorularını yanıtlayan Mustafa Koç'un 1 Mart 2014'te Hürriyet'te yayımlanan söyleşisi şöyle:

 

11 yılda büyük ivme

 

- Türk ekonomisinin genel gidişatını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk ekonomisi son 11 yılda çok büyük ivme gösterdi tek parti yönetiminde. Ak Parti döneminde Kemal Derviş’in 2001 yılında başlattığı ekonomik reformlara neredeyse harfi harfine uyuldu. Bu da tabii orta ve uzun vadede meyvelerini verdi. Türkiye’nin her kesimi bu ortamdan faydalandı, özel sektör de çok büyüdü. Türkiye’nin Batı dünyasındaki itibarının artmasına çok katkısı oldu. 2008 krizini çok akıllı bir şekilde yönettik. Bankacılık ve finans sektörünün yeniden yapılandırılmasından sonra çok kuvvetli bir finans sektörümüzün olmasının ne kadar önemli olduğunu 2008’den sonra daha da iyi anladık. Gelişmekte olan pazarlardaki en rağbet edilen ülke Türkiye oldu. Her ne kadar ekonomimiz hâlâ kırılgan, enerji bağımlı ve cari açığa karşı çok hassas olsa da yine de bir yabancı için siyasi ortam müsait olduğu müddetçe Brezilya’dan, Çin’den, Malezya’dan, Endonezya’dan, Meksika’dan daha rağbet görebilen bir ülke. Bu arada 40 senedir yapılmayan çok ciddi 50 milyar dolara yakın özelleştirme yapıldı. Bunun da bir sürü artısı var. Ekonominin gelişmesi için hükümetin vermiş olduğu teşviklerin de öneminin altını çizerek söylemek isterim. Fakat orta ve uzun vadede ekonomimizin bir evrim geçirmesi lazım. Bu enerji bağımlılığı devam ettiği sürece bizim daha katma değerli ürünler üretmemiz lazım ki cari açıkla başa çıkabilelim. Genç nüfusa istihdam sağlanabilmesi için bu arada ekonominin her sene yüzde 5 büyümesi lazım.

- Koç Topluluğu’nun 2014 itibarıyla geldiği noktayı nasıl özetlersiniz?

Bugün Koç Topluluğu Türkiye ekonomisinin aşağı yukarı yüzde 10’unu oluşturuyor, toplam vergilerin neredeyse yüzde 9.5’ini karşılıyor. Gelir vergisi beyan eden ilk 10 kişi arasında 5 tane Koç ailesi mensubu var. Geçen gün de onunla ilgili bir ödül aldık. 80 bini aşkın çalışanımız, 10 bini aşkın bayimiz, birlikte çalıştığımız çok güçlü yan sanayi şirketlerimiz var. Patent konusunda da açık ara birinciyiz. 14 tane Ar-Ge merkezimizde 3000’in üzerinde mühendis ve teknik eleman çalıştırıyoruz. Bütün bu istatistiklere baktığımız zaman Koç Topluluğu’nun ülke ekonomisindeki yeri net olarak görülüyor. Biz evrensel değerleri ve kurumsallaşmayı iki önemli çıpamız olarak görür ve o şekilde çalışırız.

 

Ortam gergin

 

- 17 Aralık sonrasında piyasalarda ciddi bir hassasiyet var. 2008’i Türkiye akıllıca bertaraf etti dediniz. Şu anda da hükümet aynı şekilde akıllı bir politika izliyor mu sizce?

Bir kere seçim psikolojisine girildi ve ortam her zamankinden daha gergin. Bunu göz ardı etmememiz lazım. 17 Aralık’tan beri gelişen olaylardan dolayı, piyasalar ister istemez tedirgin oluyor. Bu tansiyon aşağı çekilirse piyasalar da derhal olumlu cevap verecektir. Güveni hemen yeniden tesis etmemiz lazım, bunu da başarabiliriz. Bakın, ülkemizi ileriye taşıyacak şey istikrar, güven ortamı ve iç huzurdur. Demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü, evrensel değerleri kişisel hak ve özgürlükleri sürekli ve tutarlı biçimde savunmalıyız. Üstüne basarak söylüyorum: Bu konuların her birinde gelişmiş ülkelerdeki seviye ne ise bizde de o olmalıdır. Bir çıt altını bile kabul edemeyiz, etmemeliyiz. Ayrışmış değil, bütünleşmiş bir toplum olarak, huzurla ve temiz siyaset ile yaşamalıyız. Ülkemizin ve insanımızın hak ettiği budur.

 

Almanya'ya bak

 

- Sızdırılan tapeler siyasette gerginliğe neden oluyor. Son olarak Başbakan ve oğlu arasında geçtiği iddia edilen bazı konuşmalar sızdırıldı. Bütün bunlara genel bakışınız nedir?

Bir kere her şeyden evvel bunun ispat edilmesi lazım. Ama algı da çok önemli. Batı basınına baktığınız zaman -ki ben bunların taraflı olduğuna hiç inanmıyorum, hakikaten objektif yazıyorlar- Türkiye ile ilgili çok negatif bir algı oluşmuştur. Bizdeki demokratik normlar, şeffaflık, hesap verilebilirlik Batı normlarının çok çok gerisinde. Demokrasi, insan hakları gibi alanlarda anlayış olarak kat etmemiz gereken daha çok yol var. O bakımdan bence bu yaşananlar çok üzücüdür. Bu yolsuzluk iddialarının aslı yoksa ispat edilmesi lazım. Varsa da kimler bunları yapmışsa sonuçlarına katlanmaları lazım. Geçen hafta haberleri takip ettik, eski Alman Cumhurbaşkanı aklanmış. Almış olduğu düşük faizli bir krediden dolayı istifa etmek zorunda kalmıştı. Bir oradaki duruma bakın bir de buradaki duruma bakın. Arada dağlar kadar fark var.

- O halde iddiaları mesnetli mi buluyorsunuz?

Hayır onu söylemiyorum. Burada bir algı var ve bunun karşısında hiçbir şey yokmuş gibi davranmak veya hepsine külliyen yalan demenin doğru olmadığına inanıyorum.

- İş dünyası ve siyasetten pek çok ismin Gülen Cemaati’ne bağlı bir örgüt tarafından dinlendiği iddiası ortaya atıldı. Öte yandan karşı taraf da, Cemaat mensupları da Gülen’in konuşmalarının başka merkezden dinlendiği düşünüyor. Sizlerin isimlerinizin de içinde geçtiği konuşmalar da sızdırıldı. Bu tape savaşlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?’

Öylesi hassas bir süreçte yapacağım her yorum farklı yerlere çekilecektir. Az önce de söyledim tekrar ediyorum. Hukukun üstünlüğünü esas alan bağımsız yargı ve güçler ayrılığı ilkeleri, temiz siyaset ve iç huzur benim de, bu ülkede yaşayan herkesin de en büyük beklentisidir.

 

Yapıcı olmalı

 

- Ümit Boyner’ın başkanlığı sırasında hükümet ile TÜSİAD arasında sert rüzgârlar esmişti. Muharrem Yılmaz isminin daha ılımlı bir çizgi için seçildiği yorumları yapılıyordu. Ancak son dönemde o bile iktidarın hiddetini çekmeyi başardı. TÜSİAD’la çatışmak iktidarın işine gelen bir şey mi?

TÜSİAD üzerinden popülist siyaset yapmak her partinin, her iktidarın yaptığı şeydir. Bu ilk değildir, son da olmayacaktır. Dolayısıyla sadece bu iktidara özel bir şey değil. Geriye dönüp baktığımızda 70’li senelerden itibaren bu böyleydi. Ama kapalı kapılar ardında hükümetler yine de TÜSİAD’la iyi ilişkiler içinde olurdu. Böyle büyük bir sivil toplum kuruluşu için bundan daha doğal bir şey olamaz. Ümit Hanım’ın devri de çok zordu. Muharrem Bey’in de devri çok zor bir devir. Allah kolaylık versin. Kendisine destek olmaya çalışıyoruz. Ben Muharrem Bey’i tanıdığım kadarıyla eğer bir şeye inanıyorsa ondan bir adım taviz vermez. Her ne kadar yumuşak görünse de çok sağlam bir duruşu vardır. Nitekim geçenlerde maruz kaldığı o hakarete girecek olan sözlere de tereddüt etmeden gerekli cevabı verdi. İsterdik ki TÜSİAD Genel Kurulu’nda yapmış olduğu o fevkalade konuşmadaki iyi niyetli ve yapıcı sözler dikkate alınsın. Fakat orada da reaksiyon çok daha değişik oldu. Siyasi üslup daha yapıcı, herkesi kucaklayıcı, barışçı ve belli bir saygı düzeyinde olmalı. Ülkemizin devlet ve devlet adamı kültürü de bunu gerektirir.

- O tür tepkilerle karşılaştığınızda ‘Siyasetçiler bunu hep yapıyor’ deyip geçiyor musunuz yoksa psikolojinizin gerçekten etkilendiği dönemler oluyor mu?

Psikolojiniz tabii ki etkileniyor. Gerginlik, aslı astarı olmayan haberler insanın enerjisini günün ilk saatlerinde almaya başlıyor. Bazen umursamayalım diyoruz ama elimizde olmuyor.

 

Anadolu içimizde

 

- TÜSİAD bir İstanbul dükalığı mı?

TÜSİAD 43 senedir Türkiye’ye hizmet veriyor ve bu dönem zarfında tabii bu kurum da çok ciddi evrelerden geçti. Belki ilk başta üç büyük şehrin önde gelen aileleri tarafından kurulmuş olsa da şimdi tedarikçisiyle, orta boy işletmeleriyle, Anadolu kaplanlarıyla Türkiye genelinde çok ciddi bir yaygınlığa sahip. Başkanlarına bakın hepsi Anadolu’nun bağrından gelmiş insanlar. Biz 1997 yılında demokratikleşme raporunu ilk çıkardığımızda içeriden bile çok muhalefet oldu. Ama şimdi o günkünün ne kadar isabetli bir rapor olduğu ortaya çıktı. TÜSİAD hangi iktidar gelirse gelsin evrensel demokrasi perspektifinden beklentilerini dile getirmeye devam edecektir.

Kimileri de diyor ki TÜSİAD sermayenin el değiştirmesinden, Anadolu sermayesinin yükselmesinden tedirgin olduğu için AK Parti hükümetini hedef alıyor, eleştiriyor.

Doğru olduğunu düşünmüyorum. Anadolu sermayesi zaten bizim içimizde. Yönetim Kurulu bir tek İstanbul’daki insanlardan oluşmuyor. Anadolu sermayesiyle zaten iç içeyiz. Bunları bu şekilde ayırt edemezsiniz. Tedarikçisiyle, bayisiyle TÜSİAD ‘Eyvah Anadolu sermayesi yeşeriyor’ gibi bir yaklaşım içinde olamaz, bu mümkün değil. 

Çalışan şehirli kesimlerin içinde bir bölümünün büyük sermayeye karşı şöyle eleştirisi var: Ekonomi iyi gittiği için AK Parti hükümetinin demokrasiye bakışındaki sıkıntıları uzun süre göz ardı ettiler.  

Ekonomi iyiye gittiğinde de TÜSİAD her zaman sesini çıkarmıştır. 2010-2011 seneleri ekonominin çok iyi seyrettiği yıllardı. Ümit Hanım’ın başkanlığında TÜSİAD hükümetle referandumdan dolayı ne kadar ters düştü hatırlarsınız. Ekonomi iyi gittiği zaman tabii ki para kazanıldı ama aynı zamanda vergi de verildi, katma değer de yaratıldı, ihracat da yapıldı, istihdam da yaratıldı. Bunları da hatırlamak lazım.

 

İstikamet Batı

 

- Hükümetten dış politikada beklentiniz nedir?

Türkiye kayıtsız şartsız Batı’nın bir parçasıdır. Avrupa Birliği bazen ne kadar gayrisamimi olursa olsun, müzakereleri bıkmadan usanmadan devam ettirmeliyiz. Tabii ki Ortadoğu veya Rusya ile de ilişkilerimiz hep iyi olmalı. Ama bizim istikametimiz hep Batı’ya dönük olmalıdır. Türkiye Avrupa değerleriyle uyumlu bir Avrupa ülkesi olmalıdır, bu yolculuğun kendisi belki varış noktasından bile değerlidir.

- TÜPRAŞ’la ilgili kaç inceleme, kaç soruşturma açıldı? Bugüne kadar ne kadar ceza kesildi? Sizce bu cezaların hükümetin size bakışıyla ilgisi var mı?

Tüpraş’ta denetim süreci devam ediyor, regüle edilen bir piyasada faaliyette bulunduğu için pek çok kamu kurum ve kuruluşunun gözetim ve denetimine tabi bir şirkettir. Bu nedenle de sıklıkla ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından denetlenmektedir. Ancak ne yazık ki sizin bu soruyu yöneltmeniz bile artık atılan her adımın arkasında farklı anlamlar arandığını kanıtlıyor. TÜPRAŞ’ı bir kenara bırakın, ülkemize asıl zarar veren işte bu algıdır.

 

Mayıs'ta görüştük

 

- Sizin şahsen Fethullah Gülen ile nasıl bir ilişkiniz var? Hiç görüştünüz mü?

Ben Türk ekonomisinin neredeyse yüzde 10’unu oluşturan bir topluluğun yönetim kurulu başkanıyım. Hangi kulvardan olursa ülkemizde önemli ve etkili olan tüm isimlerle görüşebilirim ve görüşürüm. Bu da kimseyi ilgilendirmez. Bu bağlamda, ben kendisiyle görüştüm.

- En son ne zaman görüştünüz?

Mayıs ayında ABD’ye gittiğimizde görüştüm.

- Peki kendisiyle görüşmüş olmanız Türkiye’deki meşru hükümete karşı dış güçlerin de desteğini alan yeni bir dizayn arayışı mı?

Bunların hepsi tamamen hayal ürünü. Biz hiçbir zaman siyaseti tasarlayan, içinde olan bir konumda olmadık. Hep tarafsız kaldık. Ben bugün TÜSİAD, MÜSİAD, TUSKON gibi bütün önde gelen sivil toplum kuruluşlarıyla da ilişkiler içindeyim. Afrika’da iş yapıyoruz. 2011 senesinde Güney Afrika’da çok ciddi bir alım yaptık. TUSKON’un Afrika’daki faaliyetleri belli. Bir kere beraber Afrika’ya gittik, ortalık birbirine girdi. Oysa iş geliştirme açısından bundan daha normal bir şey olamaz.

Gazeteden öğrendim
 

- Gülen’in sizin Uganda’da bir rafineri alabilmeniz için o ülkenin devlet başkanı üzerinden devreye girdiği de doğru mu?

Ben de CEO’muz da böyle bir rafinerinin varlığından ve bizim de dikkatimize getirildiğinden gazeteler aracılığıyla haberdar olduk. Biz kurumsal ve çok büyük bir yapıyız. Bu tip yurtdışı ihale fırsatları olunca da profesyonel kadrolarımız değerlendirir, uygun görürlerse plan ve projeyle bize gelirler. Bu konu enerji grubumuza aktarılmış, onlar da ilgilenmeyeceğimizi söyleyerek geri dönmüşler. Velev ki böyle bir şey olsaydı, bir Türk şirketinin Afrika’da bir rafineri almasından daha doğal ne olabilir ki? İnsan böyle bir şey olsa ülkesi adına mutlu mu olur, yoksa üzerine komplo teorileri mi üretmeye çalışır?

- Peki eğer böyle bir gündeminiz yoksa sizin neden ülkede yeni dizayn peşinde olduğunuz iddia ediliyor devamlı?

Ülkemizde komplo teorisi merakı olduğu için memlekette ne ters giderse hep dışarıdan bilinir. Dış güçler denir, Amerika denir, İsrail denir. Bir de onların içerideki uzantıları denir. Bizi de ona yakıştırıyorlar. Bunun sebebini bilmiyorum. Komplo teorilerine bu kadar zaman ve enerji harcayacağımıza gerçek sorunlarımıza odaklansak, işimize bakıp yatırıma, kalkınmaya, istihdama odaklansak daha doğru olmaz mı? Bizim içeride de dışarıda da itibarımız çok şükür gayet iyi. Dışarı ile ilişkilerimiz gayet iyi. İster istemez insanlar ‘Türkiye’de neler oluyor’ diye soruyorlar. Biz de dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalışıyoruz. Yakın zamana kadar da Türkiye’nin ne kadar iyi gittiğini, Ortadoğu’da büyük ağabey olarak karar verici bir rol oynadığını anlatıyorduk. Ama aynı zamanda yanlışlar yapılıyorsa ve biz de bunu gayet iyi niyetli bir şekilde dile getiriyorsak bunun neresi yanlış? Daha çok kısa bir zaman önce TÜSİAD Başkanımız Sayın Muharrem Yılmaz böyle bir açıklama yaptığı için vatan hainliğiyle suçlandı. Bu olacak şey değil.

- Ananas lezzetliydi...

Bana Türkiye’nin dört bir yanından, bayilerimizden yörelerine özgü pek çok şey geliyor. Yoğurdundan, baklavasından halısına ne isterseniz. Yok o ananas değilmiş de elmasmış, yok o bir şifreymiş. Bana ananas yollandı. Ben de aradım teşekkür ettim. Bu kadar basit. Bildiğiniz ananas yani, bu arada gayet de lezzetliydi. Sonra öğrendik ki Uganda rafinerisiyle değil de ananasıyla meşhurmuş. Hakikaten. (Gülüyor)

- Peki ya tespih?

Beni tanıyan herkes uzun yıllardır tespih koleksiyonum olduğunu bilir. Hatta basında da yer almıştı. Hediye olarak gelen bir tespihe bambaşka anlamlar yüklenmesini anlamakta güçlük çekiyorum.

"Taraf değiliz"

- Siz kendinizi hükümet–Cemaat çekişmesinde bir taraf olarak görüyor musunuz?

Kesinlikle görmüyorum.

- Koç Grubu olarak ikisine de eşit mesafede duruyoruz diyebiliyor musunuz?

Tabii. Bizim Cemaat’le ya da hükümete ne gibi bir problemimiz olabilir ki? 2008 senesinde AK Parti’nin kapatılması için dava açıldığında tesadüfen yurtdışındaydım. Bana ne düşündüğümü sordular. Ben de “Bir demokraside yapılacak en son şeydir. Bu parti bir daha kapatılırsa daha kuvvetli bir şekilde haklı olarak geri gelir. Demokrasilerde parti kapatmalarla bir yere varılmaz, çok yanlış bir yöntemdir” dedim. Türkiye’ye döndüm. ‘Mustafa Koç AK Parti’nin kapatılması için Washington’da lobi yapıyor’ diye bir söylenti çıkardılar. Sayın Başbakan’a gidip durumu izah ettim. O da anladı sağ olsun. Ankara ile aramızda çok ciddi dezenformasyon yapılıyor. Bizim hükümete yakın olmamızı istemeyen bir kesim var. İftira üzerine iftira, yalan üzerine yalan, bir yere kadar. En sonunda kendinizi çekiyorsunuz tabii. Bakın biz geçmişten beri hiçbir zaman günlük siyasi çekişmelerin içine girmedik ve tarafsız kaldık. Ama ülkemizin tüm meseleleriyle de ilgilendik ve katılımcı olduk. Böyle de devam edeceğiz. Sonuç olarak bu ülke hepimizin ülkesidir ve tabii ki sahip çıkmak da sorumluluğumuz ve görevimizdir.

- Başbakan ile en son ne zaman görüştünüz?

Bir sene kadar oldu.

 

Divan Oteli sığınan herkese kapısını açar

 

- Gezi protestolarında çıkan mesajları hep siyasetçilerin alıp almadığı konuşuldu. İş dünyası o mesajlardan ne aldı, siz ne gördünüz orada?

Ben fevkalade sağlıklı gördüm, çünkü bu hiçbir ideolojiye dayanmayan tamamıyla sosyolojik bir hareketti. Bu da çok daha iyi yönetilebilirdi ama bunu polis zoruyla bastırmaya çalışmak işi çok başka bir yere taşıdı. Biz de Koç Grubu olarak kendimizi yine komplo teorilerinin içinde bulduk. Bunun ana nedeni de Divan Oteli idi. Otelin yerine baktığınız zaman Gezi Parkı’ndan çıktığınız anda caddeyi geçer geçmez sığınacak tek yer olduğunu görürsünüz. 1950’den beri o civarda soyguna uğrayan, tacize uğrayan, yabancı, genç, kadın kim varsa Divan Oteli’ne sığınmıştır. Polisten kaçan insanların da direkt Divan Oteli’nin kapısına dayanmasından daha normal bir şey olamazdı. Biz de insani hassasiyetlerle kapılarımızı açtık. Efendim altıncı kattan Koç ailesinin fertleri olayları yönetiyormuş gibi yine aslı astarı olmayan iddialar ortaya attılar. Sizi temin ederim hiçbir Koç ailesi ferdi otelde bulunmuyordu ve otel yönetimine hiçbir talimat da verilmedi.

- Oteli sahra hastanesine çevirdiğiniz, ecza deposu haline getirdiğiniz, erzak dağıttınız iddia edildi.

Tabii daha neler neler... İSPARK’a ait otel otoparkı sanki şahsım tarafımdan işletiliyormuş gibi yansıtıldı. Basın üzerinden gerçekdışı birçok ithama maruz kaldık. Üniversitemiz 30 bin kumanya dağıtmış, otelimizde 20 bin askeri sedye varmış gibi tamamen yalan pek çok bilgi basına servis edildi. O süreçte hakkımızda yayınlanan 50’ye yakın habere tekzip süreci başlattık. Davaları da hukuk müşavirliğimiz takip ediyor. Sürecin takipçisi olmayı sürdüreceğiz.

 

"Devletimizle kavga etmek bize yakışmaz"

 

- Ne oluyor burada bir gideyim bakayım dediniz mi, kendi gözlerinizle görme ihtiyacı hissettiniz mi?

Yok hayır gitmedim. Çok düzenli olarak bilgi geliyordu. Orada da Muharrem Yılmaz Bey’in dediği gibi, yaralı biri gelmiş evinize almayacak mısınız? 500 bin Suriyeliye kapımızı açmışız ülke olarak. O oluyor da bunda ne var? Teröristleri orada saklıyormuşuz gibi bir yakıştırmaya maruz kaldık ve bundan fevkalade üzüldük. Biz Gezi ve sonrası süreçte çok fazla üzerimize gelinse de cevap vermemeyi seçtik, devletimizle kavga etmek bize yakışmaz. Ama tabii ki biz itibarımızı 90 yılda bu güne getirdik ve kimseye de çiğnetmeyiz. Bu nedenle tüm yalan haberlere karşı yasal hakkımızı sonuna kadar koruyacağız.

 

"Polise de yardımcı olmaya çalıştık"

 

- 15 Haziran akşamı Divan Oteli adeta ateş hattında kaldığında hükümetten biri ya da Vali nezdinde bir girişiminiz oldu mu?

Hayır olmadı. Olaylar bittikten sonra zaten polisler uzun bir süre daha orada kaldılar. Onlara da yardımcı olmaya çalıştık.

- Bu sizi rahatsız etti mi?

Hayır hiç rahatsız etmedi. Tabii bir de polisin psikolojisini de düşünmek lazım. Orada her ne kadar çok yanlış şey yapılmışsa da 17-18 saat zor şartlarda çalışan insanların psikolojisi de bir yerde bozulabilir. Onun için gerektiğinde polise de yardım etmek görevdir.