Gündem

HDP'li Kerestecioğlu, Aile Bakanı İslam'a göçmen kadınları sordu

'Kadın cinayetleri, koalisyon görüşmelerinde kırmızı çizgi olmalıdır'

10 Temmuz 2015 18:22

HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, Türkiye’deki göçmen kadınların yaşadığı şiddet olaylarını TBMM’ye taşıdı. Kerestecioğlu, Aile Bakanı Ayşenur İslam’a şu soruları sordu:

- Göçmen kadınların, sınırdışı edilme korkusu duymadan başvurabilecekleri sağlık, barınma ve hukuki destek sağlayan bağımsız koruma mekanizmalarının oluşturulması için Bakanlığınızın bir çalışması var mıdır?

- İstanbul Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüğünüz uyarınca göçmen kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için Bakanlığınızın hazırladığı bir eylem planı, alınması öngörülen hukuki tedbirler var mıdır?

- Türkiye’de ikamet eden göçmen kadınlarla ilgili herhangi bir istatistiki veri mevcut mudur?

- Türkiye’de son on yılda kaç göçmen kadın zorla cinsel muayeneye tabi tutulmuş ve sınırdışı edilmiştir?

- Türkiye’de son on yılda toplumsal cinsiyete dayalı şiddet görme tehdidi altındaki kaç başvuru sahibine mülteci statüsü tanınmıştır?

Soru önergesiyle ilgili TBMM’de basın toplantısı düzenleyen Kerestecioğlu, “Bütün parti gruplarına çağrım, kadın cinayetlerini durdurmak için acil tedbirler almayı, İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye’yi yükümlü kıldığı önlemleri yerine getirmeyi koalisyon protokolünde kayda geçirmeleridir. Artık bir koalisyon görüşmesinde partiler, “kadın cinayetlerini önlemek en kırmızı çizgilerimizden biri“ diyebilmelidir. Türkiye’de her gün en az üç kadın, yakınları tarafından öldürülürken kadın cinayetlerini gündemine almayan bir hükümeti tasavvur etmek biz kadınlar için mümkün değildir” dedi.

Filiz Kerestecioğlu’nun Ayşenur İslam’ın yanıtlaması talebiyle TBMM Başkanlığı’na  sunduğu soru önergesi şöyle:

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

 

Aşağıdaki sorularımın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Ayşenur İslam tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla dilerim. 10.07.2015

 

 

                                                                             Filiz Kerestecioğlu

                                                                               İstanbul Milletvekili

 

1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren ve Türkiye’nin de çekincesiz olarak taraf olduğu İstanbul Sözleşmesi (Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi), “göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın” Sözleşme hükümlerinin taraf ülkelerce uygulanmasını güvence altına almıştır.

 

Bu bağlamda, Türkiye, göçmen kadınlar da dahil olmak üzere tüm şiddet mağduru ve tanığı kadınların korunması ve desteklenmesini, tecavüz ve cinsel şiddet dahil tüm şiddet biçimlerinin cezalandırılmasını, şiddete maruz kalan kadınlar ve çocukları için yeterli sayıda, uygun ve kolayca ulaşılabilir sığınağın hazırlanmasını sağlamak üzere gereken yasal veya diğer tedbirleri almakla yükümlüdür. Sözleşme ayrıca, toplumsal cinsiyete dayalı şiddet görme tehdidi söz konusuysa başvuru sahiplerine, yürürlükteki ilgili araçlarla mülteci statüsünün tanınmasını da güvence altına alır.

 

Oysa, çoğu ailesini ya da çocuğunu geride bırakarak daha iyi bir hayat umuduyla veya erkek/devlet şiddetinden kaçmak için Türkiye’ye gelen; çocuk, yaşlı ve engelli bakımı, eğlence ve turizm, tekstil, servis gibi pek çok alanda ya da işportacılık gibi gündelik işlerde güvencesiz çalışan göçmen kadınlar, başta İstanbul Sözleşmesi olmak üzere uluslararası hukuk ve standartlar tarafından tanınan haklarından yararlanamıyorlar.

 

Türkiye’de göçmen kadınlar, ellerindeki kısa vadeli turist vizeleri bittiğinde herhangi bir yasal dayanaktan yoksun, “kağıtsız" olarak çalıştıkları kayıtdış̧ı işlerde sınırdışı edilme korkusuyla patronların ve çevrelerindeki erkeklerin şiddetine, tacizine ve baskısına sessiz kalıyor, en kötü koşullarda çalışmalarına rağmen çoğunlukla paralarını alamıyorlar. Göçmen kadınların yaşadıkları şiddeti şikayet edebilecekleri bir merkez yok. Sınırdışı edilmekten korktukları için polise de başvuramıyorlar. Cinsel sömürü amaçlı insan ticareti (seks ticareti) mağduru kadınların dahi durumlarını ispat etmeleri gerekiyor. Toplum sağlığını ve ahlakını korumak adına sokak fuhşunu engelleme yetkisini elinde bulunduran polis, fuhuş yaptığı iddiası ile göçmen kadınları kolaylıkla gözaltına alabiliyor ve bu kadınlar zorla cinsel muayeneye tabi tutulup, çoğu kadında görülen önemsiz bir hastalıkları olsa dahi hastalık sebebiyle sınırdışı edilebiliyorlar. Tercüman desteği almayan ve haklarından yararlanamayan kadınlar daha da savunmaızlaşıyorlar.

Yoksulluk ve savaşın göçe zorladığı göçmen kadınların maruz kaldıkları şiddeti ortaya çıkaran pek çok olay, Sınır Tanımayan Kadınlar gibi göçmen kadınlarla dayanışan grupların çabalarıyla gündeme taşınıyor. Geçtiğimiz yıl, Eylül ayında tecavüz edilerek öldürülen ve 09.07.2015 tarihinde davasının ikinci duruşması görülen Ugandalı Jesca Nankabirwa gibi yüzlerce kadın her gün aynı baskı ve yaşam tehdidi ile karşı karşıya var olma mücadelesi veriyor. Bu sebeple, İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası hukuk ve standartların uygulanması göçmen kadınlar için hayati önem taşıyor.

 

  1. Göçmen kadınların, sınırdışı edilme korkusu duymadan başvurabilecekleri sağlık, barınma ve hukuki destek sağlayan bağımsız koruma mekanizmalarının oluşturulması için Bakanlığınızın bir çalışması var mıdır?
  1. İstanbul Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüğünüz uyarınca göçmen kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için Bakanlığınızın hazırladığı bir eylem planı, alınması öngörülen hukuki tedbirler var mıdır?
  2. Türkiye’de ikamet eden göçmen kadınlarla ilgili herhangi bir istatistiki veri mevcut mudur?
  3. Türkiye’de son on yılda kaç göçmen kadın zorla cinsel muayeneye tabi tutulmuş ve sınırdışı edilmiştir?
  4. Türkiye’de son on yılda toplumsal cinsiyete dayalı şiddet görme tehdidi altındaki kaç başvuru sahibine mülteci statüsü tanınmıştır?

 

İstanbul Sözleşmesi’ni hatırlattı

 

Kerestecioğlu’nun düzenlediği basın toplantısınını tam metni şöyle:

Değerli basın mensubu arkadaşlar,

İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, kadınlara yönelik şiddeti önlemek için küçük çapta bir anayasadır.

İstanbul Sözleşmesi, feminist hareketin ve kadın hareketinin uzun yıllara dayanan birikim ve tecrübeleri sonucu ortaklaştığı tanım ve tahliller esas alınarak oluşturulmuştur. Fakat elbette kritik olan nokta, diğer pek çok yasa için olduğu gibi bu Sözleşme’nin de etkin uygulanmasıdır.

Bugün, İstanbul Sözleşmesi’ne taraf devletlerin sorun çözmekle yükümlü oldukları ve kadınlar için hayati önemdeki konulara iki soru önergesiyle değindim.

İstanbul Sözleşmesi, “Kadınlar ve erkekler arasında yasal ve fiili eşitliğin gerçekleştirilmesinin kadınlara yönelik şiddeti önlemede anahtar unsur” olduğunun altını çizer. Dolayısıyla, kadın erkek eşitliği her alanda ve -kağıt üzerinde değil- fiili olarak sağlanmadığı müddetçe, hiçbir cezai yaptırım kadına yönelik şiddetin son bulması için yeterli değildir.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı başta olmak üzere tüm yetkililer, erkek egemenliğinden kaynaklı bu eşitsizliği kabul ederek eşitliği tesis etmek için önlemler almalıdır.

Ne var ki, toplumu etkileme gücüne sahip hükümetin ve devletin önemli kademelerindeki isimler, bu eşitliği zedeleyici sözler sarf etmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “kadın erkek eşitliğine inanmadığını” pek çok kez dile getirmiş, Başbakan Yardımcısı Arınç, kadınların "herkesin içerisinde kahkaha atmaması" gerektiğini söylemiş, Veysel Eroğlu ise kendisinden iş isteyen bir kadına "Evdeki işler yetmiyor mu?" diye yanıt vermiştir.

Yetkililerin bu tür söylemleriyle açıkça İstanbul Sözleşmesi ihlal edilmiştir. Özellikle vurgulanması ve herkese ulaşması gereken söylem, kadın ve erkeğin eşit olduğudur. Bu yapılmadığı takdirde, günlük hayatımızdaki yansımalar çok acı ve can yakıcı olmaktadır. Çünkü, Türkiye’de kadın cinayetleri bir kırıma dönüşmüştür.

Sorun sadece yetkililerin cinsiyetçi söylemiyle sınırlı kalmamaktadır tabii ki!

Sadece son altı ayda görülen 26 kadın cinayeti davasının 13’ünde mahkemeler  sanıklara “iyi hal” ya da  “haksız tahrik” indirimi uygulamıştır.

İstanbul Sözleşmesi’nin taraf devletleri yükümlü kıldığı bir diğer husus, kişilerin şiddet eylemi ile orantılı cezalar ile cezalandırılması konusunda gerekli hukuki ve diğer tedbirlerin alınmasıdır. Oysa hâkimlerin haksız tahrik indirimi ve iyi hal indirimi olarak bilinen cezada indirim nedenlerini, cinsiyetçi şekilde, kadınlar aleyhine/erkekler lehine uyguladığına sıkça tanık oluyoruz.

Bu nedenle; gerek söylemleri toplumu yönlendirme konusunda etkili olan devlet yetkililerinin, gerekse yargı mensuplarının toplumsal cinsiyet eğitimi alması konusunda ilgili bakanlıkların acilen harekete geçmesi gerektiğini soru önergemizde de ifade ettik.

Dikkatinizi çekmek istediğim bir diğer konu ise göçmen kadınların durumudur!

Çoğu ailesini ya da çocuğunu geride bırakarak daha iyi bir hayat umuduyla veya erkek/devlet şiddetinden kaçmak için Türkiye’ye gelen; çocuk, yaşlı ve engelli bakımı, eğlence ve turizm, tekstil, servis gibi pek çok alanda ya da işportacılık gibi gündelik işlerde güvencesiz çalışan göçmen kadınlar ağır şiddet ve tacize maruz kalıyorlar.

Türkiye’de göçmen kadınlar, ellerindeki kısa vadeli turist vizeleri bittiğinde herhangi bir yasal dayanaktan yoksun, “kağıtsız" olarak çalıştıkları kayıtdışı işlerde, sınırdışı edilme korkusuyla patronların ve çevrelerindeki erkeklerin şiddetine, tacizine ve baskısına sessiz kalıyor ve en kötü koşullarda çalışmalarına rağmen çoğunlukla paralarını alamıyorlar. Göçmen kadınların yaşadıkları şiddeti şikayet edebilecekleri bir merkez yok. Sınırdışı edilmekten korktukları için polise de başvuramıyorlar. Cinsel sömürü amaçlı insan ticareti (seks ticareti) mağduru kadınların dahi durumlarını ispat etmeleri gerekiyor. “Toplum sağlığını ve ahlakını korumak” adına fuhuş yaptığı iddiası ile göçmen kadınlar kolaylıkla gözaltına alınabiliyor, zorla cinsel muayeneye tabi tutulup, önemsiz bir hastalıkları olsa dahi sınırdışı edilebiliyorlar.

Dün, Eylül ayında tecavüz edilerek öldürülen Ugandalı Jesca Nankabirwa’nın davasının ikinci duruşması görüldü. Jesca gibi yüzlerce kadın her gün aynı baskı ve yaşam tehdidi ile karşı karşıya var olma mücadelesi veriyor. Yoksulluk ve savaşın göçe zorladığı göçmen kadınların maruz kaldıkları şiddet ancak Sınır Tanımayan Kadınlar gibi göçmen kadınlarla dayanışan grupların çabalarıyla gündeme taşınıyor.

Oysa İstanbul Sözleşmesi, “göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın” sözleşme hükümlerinin taraf ülkelerce uygulanmasını da güvence altına almakta ve şiddete uğrayan bu kadınlara mülteci statüsü verilmesini mümkün kılmaktadır.

Bu nedenle soru önergelerimiz özellikle kadınların her türlü şiddetten korunması için İstanbul Sözleşmesinin uygulanıp uygulanmadığını sorgulamakta ve yetkilileri bu Sözleşmeyi gereğince hayata geçirmeye davet etmektedir.

Koalisyon görüşmelerinin başladığı bu günlerde bazı siyasetçiler partilerinin koalisyon ilkelerinden bahsediyorlar. Fakat maalesef, Meclis Divanı’nın üye sayısı bile kadın cinayetlerinden daha fazla gündemde. Bütün parti gruplarına çağrım, kadın cinayetlerini durdurmak için acil tedbirler almayı, İstanbul Sözleşmesinin Türkiyeyi yükümlü kıldığı önlemleri yerine getirmeyi koalisyon protokolünde kayda geçirmeleridir. Artık bir koalisyon görüşmesinde partiler, kadın cinayetlerini önlemek en kırmızı çizgilerimizden biri diyebilmelidir. Türkiyede her gün en az üç kadın, yakınları tarafından öldürülürken kadın cinayetlerini gündemine almayan bir hükümeti tasavvur etmek biz kadınlar için mümkün değildir.

Hepinize katılımınız için teşekkür ederim. 10.07.2015

Filiz Kerestecioğlu

İstanbul Milletvekili