Özel Dosya

Hasan Bülent Kahraman: Estetik norm dayatma oldukça sivilleşme olamaz

Taksim Meydanı düzenlemesi, Çamlıca’ya cami gibi meseleler estetik norm dayatmasıdır. Sivilleşmeden bahsediyoruz, hangi sivilleşme bu? Siz bunu yaptığınız zaman Ankara’yı Alman mimarlara tasarlatan Cumhuriyetçi modernleşmeden ne farkınız kalıyor?

18 Şubat 2014 02:10

 Sanat eleştirmeni, yazar Hasan Bülent Kahraman’la, Niras /BBC Media Action ortaklığıyla düzenlenen Objective Araştırmacı Gazetecilik Programı kapsamında hazırladığımız ‘Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son 10 Yılda Kültür-Sanat Politikası’ başlıklı yazı dizisinin bu bölümünde yakın tarih üzerinden kültür politikalarını konuştuk.  Kahraman, Türkiye’de muhafazakar kesimin kendi içine olduğu kadar dünyaya da kapalı olduğunu; evrensel kültüre kapalı bir muhafazakar kültür -sanat anlayışının var olamayacağını savunuyor. Kahraman, Türkiye’deki kültür çatışmasını ‘tepeden modernleşmeci zihniyetten uzaklaşıp çoğulculuğa yaklaşma’ krizi olarak yorumluyor.

 

"Türkiye siyasetten kültüre açılan güzergâhı bırakarak kültürden siyasete açılan bir yörüngeyi benimsedi son yıllarda’’ diyorsunuz bir makalenizde. Buradan yola çıkarak bugün nasıl bir Türkiye manzarası ortaya çıkıyor?

Bu sadece Türkiye’ye ilişkin bir durum tespitiydi. Marksist açından bakarsanız, kültürden siyasete gidiş normalleşmeyi değil anormalleşmeyi işaret eder. Kültür altyapının bir yansıması olduğu ve bir üst yapı kurumu olduğu için eğer politik tercihler o kültürel kodlar etrafında biçimleniyorsa bu doğru kabul edilemez. Çünkü toplumsal yapıyı tayin eden ana unsurlar ekonomik ve sınıfsal ilişkilerdir. Kültür ancak bunların bir yansıması olarak biçimlenir ve bu çerçeve içindeki yeri tayin edilir.

Nitekim, 1960-1980 arasında Türkiye’deki politikanın okunuş ve politika üretenlerin davranışı bu yöndeydi. Yani onlar belli kültürel kodların olarak kendilerini belli sınıfların temsilcileri olarak ortaya koyarlardı. Adalet Partisi köylülüğünün veya taşra burjuvazisinin CHP ise emekçi sınıfların, proletaryanın temsilcisi olarak ortaya çıkardı ve Türkiye’de siyaset bu iki ideoloji arasında belirlenirdi. Bu iki temel siyaset dışında, taşra burjuvazisinin içinde bir grup daha muhafazakardı ve o tarihlerde daha İslami partilere yöneliyorlardı. Yine bu gruplar arasında bir kısmı ise daha milliyetçiydi ve MHP’ye yöneliyorlardı. Bu açından bu döneme bakıldığında anormalizasyona denk gelen bir dönemdeyiz.

 

Anormalizasyon derken ?

Türkiye’de Tanzimat sonrası ortaya çıkan modernleştirici hareket bizdeki siyasi yapıların belkemiğini meydana getirir. Ne Tanzimat aydınları ve siyasetçileri ne de onlardan sonra gelen Cumhuriyetçi kesim kendisini doğrudan doğruya belli bir sınıfın temsilcisi olarak ifade etmemiştir.

Türkiye’de 1923 Cumhuriyet hareketini ortaya koyan kesim kendisini her zaman halkçı olarak tarif etti fakat bu halkçılık bir sınıf temelinde değildi. Cumhuriyet’in temel iddiası imtiyazsız sınıfsız ve kaynaşmış bir kitle meydana getirmekti. Dolayısıyla Türkiye’deki radikal dönüşüm hiç bir zaman bir sınıfsal dönüşüm olarak ortaya çıkmadı. Bu siyasi oluşumlar kendilerini daima bütün toplum kesimlerini, yani Amerikalıların ‘catch all party’ (kitle partisi) dediği türden partiler olarak tanımladılar.

O perspektif içinden baktığınızda aslında Cumhuriyet de tamamen kültürel bir dönüşüm içinde olmuştur. Devletçi ekonomi politikaya geçmiştir, zaman zaman köylülükle ittifaklar aramıştır. 1960’dan itibaren Kemalizm’i sol bir açından görüp onu emekçi sınıflarla içiçe geçirmeye çalışmıştır . Bunlar hep metot arayışlarıdır.

Şimdi Kemalizm’i bütün bunlardan sıyırıp baktığımız zaman derinlikli bazı çözümler yapılabilir ama Kemalizm de kendisini esasen kültürel kodlar üzerinden ifade eden bir hareketti. Kılık kıyafeti, mimariyi, dili, ölçü sistemini değiştirmek, takvimi değiştirme gibi meseleleri olan bir hareket .

 

AK Parti Cumhuriyet tarihinin en ideolojik partisi

 

Bunların hiçbiri bir altyapı ilişkisi veya bir sınıfsallık tezahürü içinde cereyan etmedi. Benim, siyasetten kültüre açılan güzergâhı bırakmak ve kültürden siyasete açılan bir yörüngeyi benimsemek konusunda söylediğim aslında 1960-1980 arasındaki kültürel kabuller ile 1980 sonrası kültürel kabuller arasındaki farktır. Yoksa kurucu ideoloji olarak baktığımız Kemalizm hiçbir zaman politikanın kültür dışında teşekkülünü öngörmemiştir. Bu, son 10 yılda çok öne çıkmış bir durumdur. 1960-1980 arasındaki bütün farklı partiler eliyle sürdürülen  uygulamalara rağmen devam eden radikal modernite projesinin böyle bir ihtiyacı yoktu. 1980’den sonra popülist modernleşmeye geçildiği için, siyaset kendisini ideolojiler öldü gibi tanımlarla sunup; söylem önceliğini kültürel kodlara verdi.

2002’den 2013’e kadar yaptığımız en büyük tartışmayı hatırlayın: Türban tartışması. Bu bir ekonomik tartışma değildi ama bu tartışmanın arkasında yer alan ekonomik sınıfsal itkiler vardı. Taşranın büyük şehre gelmesi, kendini ifade etmesi, burjuvazinin küreselleşmesi nedeniyle artık devletten bağımsızlaşması gibi itkiler vardı ve AK Parti de bunların bir uzantısıydı.

Ama AK Parti’nin söyleminde bunlar öncelik taşımıyor. TOKİ Türkiye’yi değiştiriyor, ama doğru ama yanlış o ayrı bir mevzu, ancak siyaset bunlar etrafında gelişmiyor. On yılda kişi başına düşen milli gelir artmış fakat siyaset buna bağlı olarak yeni bir orta sınıfın doğuşunu ağzına almıyor. ‘Türbanı serbest bırakacağım’ diyor.

Bunlar siyasal olgular değil, bunlar kültürel olguların siyasallaşması.  Siyasal söylem popülistleştikçe sınıfsal ve ideolojik söylemden ziyade daha kültürel bir söylem geliştiriyor. Son on yıldaki siyaset kültürel kodları kullanarak kendisini ifade ediyor ama bu AK Parti’nin bir ideolojisi olmadığı anlamına da gelmiyor. Tam tersine AK Parti, Cumhuriyet tarihinin en ideolojik ve en politik partisidir. Fakat bu partinin ideolojik ve politik yanları o kültürel söylemin arkasına yerleştirilmiştir.

1970’lerde ise evvela politik söylem vardı, kültür onun arkasına yerleştirilmişti, neredeyse hiç zikr edilmeyen bir şeydi. Bugün öyle değil. Bugün, muhafazakarlık tartışmalarına bakın. Bu tartışmalar kültürün ideolojik, politik olanın önüne geçmiş olduğu anlamına gelir.

 

Bu yönüyle muhafazakarlık modern bir kavram mı?

Siyasal bilim açısından baktığınız zaman muhafazakarlık evet modern bir kavramdır. Modernleşme olmadan dünyada muhafazakarlık diye bir kavram yoktur. Muhafazakarlık modernizmin radikalizmine karşı üretilmiştir. Fransız Devrimi sonrasında Edmund Burke  ‘Toplumların değişmesi bu şekilde olmamalı, kendi tabi seyri içinde cereyan etmeli’ dedikten sonra muhafazakarlık başlamıştır. Dolayısıyla modernleşmenin kurucu mantığı olmadan bir muhafazakar ideoloji olmaz.

Bu bakımdan modern bir kavramdır ayrıca icat edilmiş bir kavramdır. Geçmiş, keşfedilmiş bir şeydir. Biz muhafazakarlığı ve gelenekçiliği geçmişle ilgili ve geçmişe ait kavramlar zannediyoruz ama bu kavramlar modernitenin  içinde çıkmış, modernite alternatifleridir. O yüzden biz şu hatayı yapıyoruz Türkiye’de; ‘’Yahu bunlar nasıl oluyor hem muhafazakar olup hem de dağı taşı yıkıyorlar, hem dindar hem dönüştürücü nasıl olabiliyorlar?’’

 

Bu gerilim ortamı Türkiye’yi daha büyük bir kavgaya götürür mü?

Bir gerilim var evet. Gerilim aslında şudur; Çok homojen, çok uniform, tek odaklı, tekçi bir toplum ve kültür anlayışının şimdi daha çoğulcu bir yapıya açılmasına dönük bir tepkidir bu. Bugün Kemalist kesim neyi tartışıyor? İşçi sınıfının meselelerini, küreselleşmenin ekonomik boyutta getirdiği etkileri mi tartışıyor? Kemalist kesim ‘Türban okullarda olsun mu olmasın mı, Meclis’te olsun mu olmasın mı’  sorusunu  tartışıyor. Gerilim bu haliyle daha fazla devam etmez. Olumlu bir yere doğru gider. Çünkü bu aslında temel bir meseleyi önümüze getirdi; Türkiye radikal modernleşme anlayışından vazgeçiyor. Elitlerin halka rağmen halk için uyguladığı modellerden şimdi başka bir yere geliniyor.

 

Nereye doğru geliniyor?

Eskiden devletin ürettiği bir burjuvazi ve o burjuvaziye endoktrine edilmiş bir kültür vardı. Bu kültür bütün topluma eğitim araçlığıyla veriliyordu. Bugün küreselleşmenin bir sonucunu yaşıyoruz.

Daha önceki dönem yani Cumhuriyetin radikal modernleşme projesi apolitik bir projeydi. Orada halk veya siyaset yoktu. Devleti ve devleti yöneten kesimin temel kabullerinin toplumsal norm haline getirilmesiydi. Bugün böyle bir şey kalmadı. Bugün Anadolu’da bir sermaye var, bu sermayenin devletle ilişkisi kalmadı.  Anadolulu işadamı bugün Venezüella’ya bilgisayar parçası satıyor. Sermaye devletle ilişkisini koparttıktan sonra nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşayacak. 

Bugünkü hadise aslında Cumhuriyetten demokrasiye geçiş meselesidir. Her cumhuriyet demokrasiyi içermiyor. Türkiye’deki Cumhuriyet elbette Saddam veya Kaddafi’nin cumhuriyeti ile ölçülecek bir Cumhuriyet değildir. Çok değerli işler yapmış kendi iç çelişkilerini üretmiş bir modeldir Türkiye’de Cumhuriyet.

O bakımdan buradaki mesele radikal modernleştirici Cumhuriyet meselesinden şimdi çoğulcu bir demokrasiye geçilmesidir. Çoğulcu demokrasi sürdürülebilir olur ve kırılıp dökülmez ise doğal olarak bu çatışmaları engeller ve ortadan kaldırır.

 

Demokrasinin kırılıp dökülmezliği nasıl mümkün olur?

Biz Fransız tarzı bir modernleşme anlayışı içindeydik şimdi daha Anglo Sakson, daha Amerikan tarzı bir demokrasiye geçiyoruz. Burada çözülmesi gereken sorunlar ortadadır. Örneğin laiklik önemli bir kavramdır. Laikliğin bütün bunlardan sonra nasıl devam edeceği ciddi bir sorundur. AİHM bile diyor ki yüzde 99’u  Müslüman bir ülkede İslami sembollerin kullanılışı ile yüzde 5’i Müslüman olan bir toplumun bu sembolleri kullanması arasında fark vardır’’. Bu önemli bir farktır üstelik.

Türkiye gerçekten demokratikleşirse bu meseleler çözülür. Eğer demokrasiyi ‘araçsal demokrasi ‘ olarak görürseniz orada bir demokrasi boşluğu vardır demektir. Asıl olan katılımcı demokrasidir. Gezi olayları sırasında da bunu çok yazdım. Gezi olayları katılımcı bir demokrasi arayışı ve açılımı için fırsattı. Ama Tayyip Bey o zaman ‘Kendi kitlemi zor tutuyorum’ dedi. ‘’Benim çoğunluğum var, seni dinlemem, senin üstüne salarsam seni ortadan kaldırırım’’ demek bu.

Bu,  ülkeyi temsili ve araçsal demokrasi zihniyeti içinde yönetmek demektir. Bu da bir modeldir ama artık yanlıştır. Bugün dünyada kozmopolitan demokrasi tartışılırken bizim hala yüzde 50’yi tartışmamız zaten bir demokrasi boşluğu içinde olduğumuzu gösterir.

 

‘Estetizasyon faşizan bir kavram’

 

Peki, muhafazakarlığın Türkiye’de bir ahlaki sorun olarak gündeme getirilmesi yönünde eleştirilere katılıyor musunuz?

Muhafazakarlığın ahlakla bir ilgisi yoktur. Ahlak gibi normatif bir kavram üzerinden inşa edilemez. Mesela modernlik bunu inşa edebilir, çünkü zaten normlara dayalıdır. Muhafazakarlık o normlara karşı çıkma halidir.  Gelenekselin devamından yana olmak, muhafazakarlığın kendisini ahlak üzerinden ifade etmesini içermez. Ama Türkiye’de bu, muhafazakarlık zannediliyor. Bunların düşünürleri yok Türkiye’de.  Estetik meselesine gelince, Cumhuriyet çok önemli şeyler yaptı ama bir tek şey yapamadı, estetizasyonu başaramadı. Fakat estetizasyon da aslında faşizan bir kavramdır. Bir toplumun ve gündelik hayatın estetizasyonu faşizmin başlangıcıdır. Faşizm bir radikal modernleşme metolojisidir ve  öyle baktığınızda sosyalizmle arasında hiçbir fark yoktur.

Şimdi, estetiği tartışmak başka bir şeydir ama modernleşmenin kendisini günlük hayatın estetizasyonu üstünden ifade etmesi  bizi ‘Taksim Meydanı düzenlemesi , Çamlıca’ya Cami, operaya ihtiyaç var mı yok mu’ gibi meselelere götürür. ‘Çamlıca tepesine Sinan camilerinin başka bir modeli konsun’ deniyor. Bu estetik bir norm dayatmadır. Sivilleşmeden bahsediyoruz, öyleyse hangi sivilleşme bu? Burada bu olacak deniyor. Ancak siz bunu yaptığınız zaman Ankara’yı Alman mimarlara tasarlatan Cumhuriyetçi modernleşmeden ne farkınız kalıyor?

 

'Devletin kültür politikası, devletin bir kültür politikası olmayacağını söyleyen politikadır'

 

Askeri vesayetin geriletilmesi noktasında pek çok kesim AK Parti’nin olumlu bir iş yaptığını düşünüyor, peki sivilleşme adına gelinen nokta tatmin edici mi? 

AK Parti döneminde her şey daha sivil olmuştur diyemem. Demokratikleşme yönünde girişimlerde bulunulmuştur ama sivilleşme için toplumun kendi kendine bir örgütlenme içinde olması gerekir. Kültür Bakanlığı örneğin bir Bakanlık olarak devam ediyor. Ben 1991 yılında Kültür Bakanlığı Başdanışmanı olarak görev yaptım. Bakanlık yönetim zihniyetini açıklayan metinler ortadadır. SHP’li Fikri Sağlar’ın Kültür Bakanlığı’na gelmesinden sonra ilk deklarasyon metninde benim kalemimden çıkan şu ifade vardır. ‘’Devletin kültür politikası, devletin bir kültür politikası olmayacağını söyleyen politikadır’’ . 1990’ların ortasında Kültür Bakanlığı kaldırılacak ve yerine Ulusal Kültür Sanat Konseyi kurulacaktı. Bu konsey kültürel alandaki tüm STK’ları bünyesinde barındıracaktı. Bunun bir temsilci kurulu oluşturulacaktı ve devlet kültür bütçesini bu kurula verecekti: Bunun imzaları bile atılmıştı. Devlet şimdi bunu yaparsa ‘evet sivilleşme var’  diyebilirim. Siyasi yönetimin kültürel konularda gayet radikal müdahaleleri oldu. Bütün bunlara baktığınızda bir sivilleşme var denemez.

 

Sivilleşme nasıl mümkün olur?

Dünyanın her yerinde kültür ikiye ayrılır. Bir popüler kültür vardır, bir de yüksek kültür vardır. Opera, bale, görsel sanatların meydana getirdiği bir yapıdır. Devlet bu alanları çeşitli modellerle destekler. Yapılması gereken devletin bu alanlardan çekilmesidir. Bu alanları kendi özgürlüğüne terk etmesidir. Devlet bu alanları küçük görerek, hakaret ederek, yok sayarak ‘’Biz sivilleşiyoruz, demokratikleşiyoruz’’ diyemez.

Türkiye’de kamu otoritesi bu alanlardan çekilirse o doğru boşluk sivil yapılar tarafından doldurulur. Mesela Fransa’da 2008 ‘Türkiye Yılı’ oldu biliyorsunuz, bunun organizasyonunun özel bir kültür vakfı (İKSV) üstlendi. Devlet çekilince, bu alanda daha iyi yetişmiş, profesyonel bir kesim geldi ve o boşluğu doldurdu. Dünyanın demokratik toplumlarında bu alanlar serbest bir biçimde gelişir; oralara bu alanları gerçekten bilen insanlar getirilir. Bir devlet bürokratı bu işleri takip edemez.