Yaşam

Dağlar bizim mutfağımızdı

Doğayı biraz tanıyorsanız, dağları keşfe çıktığınızda aç, susuz kalmak neredeyse mümkün değil... Boğa dikeni, okşın, kenger, yemlik, gelincik. Bir de m

05 Ağustos 2008 03:00

Yıldırım Güngör

Doğayı biraz tanıyorsanız, dağları keşfe çıktığınızda aç, susuz kalmak neredeyse mümkün değil. Boğa dikeni, okşın, kenger, yemlik, gelincik... Bir de mantar bulabilirseniz tam bir ziyafet...


Çanakkale’de saha çalışmasındayız. Lahar denen bir volkanik oluşumun başında öğrencilere Lahar’ın nasıl meydana geldiğini anlatırken gözlerim biraz ileride bulunan dikenli bir bitkiye takıldı. Sözlerimi bitirir bitirmez bitkiye doğru ilerledim, dikenlerinden sakınarak tam dibinden kopardım ve soymaya başladım. Kısa bir süre sonra elimde kurşun kalem uzunluğunda ve yarım santimetre kalınlığında bir bitki olmuştu.. Öğrencilere dönerek anlatmaya başladım.

- “Bir jeolog doğada sadece kayalarla ilgilenmez. Acıktığı zaman hangi tür bitkileri de yiyeceğini bilmeli. İşte bu bitki de onlardan biri. Biz buna boğa dikeni deriz. Tadı havuca benzer. Hem susuzluğunuzu hem de açlığımızı giderir. Yemek isteyen var mı ?

Zehirlenmemden korktular

Hiç kimseden ses çıkmadı. Ben de bitkinin ucundan kopararak yemeğe başladım. Öğrenciler hemen tepki gösterdiler. Zehirlememden korkuyorlardı. Sadece birkaç öğrenci bana eşlik etti. Bize biraz ötemizde koyunları güden Mehmet Amca da katıldı. O da bir boğa dikeni kopararak soydu ve yedi.

- Tadı nasıl iyi mi?
- Çok güzel. Gerçekten de havuç tadında.
- Peki bunun yendiğini biliyor muydunuz?
- Hayır. Biz de bazı otları yeriz ama bunun hiç yemezdik. İnsanın her yaşta öğreneceği bir şey var demek ki .

Dağ başında midye fosili

Çocukluğum Muş’un Bulanık, ilk gençliğim ise Malazgirt ilçelerinde geçti. Bu dönemde en çok yaptığımız şey dağlarda keşiflere çıkmaktı. Sabah erken evden çıkar gelinciklerle bezenmiş buğday tarlalarını arasından geçerek kendimizi dağlara vururduk. Bu keşif gezilerimizden birinde bir tepenin zirvesinde bulduğumuz bir midye fosili benim jeoloji mesleğini seçmemi sağladı.

Denizden bu kadar yüksekte bir deniz canlısının ne işi vardı? Üstelik de taşlaşmıştı. İlk zamanlar Nuh’un gemisinin Taşlı tepe dediğimiz tepenin üzeriden olabileceğini düşünmüştük. Bu taşlaşmış deniz canlıları da tufanın izleri olabilirdi. Daha sonra İlçe kütüphanesinde yaptığım araştırmalar fosilleşme kavramını öğrenmemi sağladı.

Gün geçtikçe keşif alanlarımız genişletiyorduk. Taşlı Tepe ve Gongilik dağı civarında girmediğimiz delik kalmamıştı neredeyse.

İlkbaharda cömerttir doğa

Doğal olarak ailelerimizin de en çok sevmediği şey de bizim dağlara gitmemizdi. Bir keresinde eski bir kilise kalıntısının kiler bölümüne küçük bir delikten girmiş ama çıkmak için epey uğraşmıştık. Çünkü içeride girdiğimiz deliğe ulaşacak hiçbir şey yoktu. En sonunda bir kilerin köşesindeki uzun kütüğü deliğe kadar uzatmış ve kütüğe tırmanarak deliğe ulaşmayı başarmıştık. Tabi ki eve varmamız gece yarısını bulmuştu. Bu olaydan sonra dağlara gitmemiz kesin bir dille yasaklanmıştı.

Bu yüzden yazları dağlara artık izinsiz gidiyorduk. Hal böyle olunca da evden yiyecek almamız da zorlaşmıştı. Bunu pek dert etmiyorduk. Çünkü doğaya gitme isteği kendi çözümümüzü de üretmemize neden olmuştu: Doğadan beslenmeye başladık. İlkbaharın ilk günlerinde doğa tüm nimetlerini sunuyordu. Menümüz altı ana bitkiden oluşuyordu. Okşın, Kenger, Boğa dikeni, Yemlik, Mantar ve Gelincik. Hangisini bulursak onu yiyorduk. Bir gezi sırasında da en az ikisine rastlıyorduk

Çıkarmak zahmetli ama...

Okşın ilkbaharın ilk ürünlerindendi. Ekşi tadı ve bol su içeriği ile hem zinde tutuyor hem de susuzluğumuzu gideriyordu. Çok kart olanları lifsi bir yapıya bürünerek ağaçlaşmaya başladığı için daha körpe olanları seçiyorduk. Yaptığımız tek şey ana gövdeden genç sürgünleri koparmaktı. Sürgünün üzerindeki ince kabuğu soyduk mu menümüz hazırdı. Birkaç tanesi bir öğle yemeğine bedeldi. Doğudan getirerek satanlar olduğu için bu bitkiyi Zeyrek’deki kadınlar pazarında ilkbahar aylarında bulabiliyorum hâla.

Kengeri bulmak biraz daha zordu. Sadece düzlük ve az suyun olduğu yerlere yetişiyordu. Çıkarmak da zahmetliydi. Çünkü yenen 10-15 cm lik kökünü topraktan çıkarmamız gerekiyordu. Bu da bazen çok zorlanmamıza neden oluyordu. Çünkü kengeri kolay çıkarmak için bir metal aparata ihtiyaç vardı. Elimizdeki ağaç çubuklarla çıkarmak çok zaman alıyordu. Kengeri çıkardıktan sonra üstteki dikenli kısmını atıyor, soyduktan sonra beyaz kök kısmını yiyorduk. Kendine haz çok hoş bir lezzeti vardı. Kenger turşusu ise muhteşem olurdu.

Boğa dikeni her yerde

Boğa dikeni tadı hâla aklımda olan bir bitki. Çünkü hala yiyorum. Türkiye’de bu bitkiye rastlamadığım bölge yok neredeyse. Doğada da en kolay bulduğumuz ve en lezzetli olan bitkiydi. Bunda da en büyük sorun kartlaşmasıydı. Kartlaşınca sert bir ağaç dalı haline geliyor ve yenmesi olanaksız oluyordu. En dibinde dikenli beş-altı yaprağı olan bitkinin ortasından çıkan tek dal 15-20 cm boyutunda iken yenmesi gerekiyordu. Dal uzamaya başladı mı içindeki yenen kısım da kartlaşmaya başlıyordu.

İkinci sorun ise yediğimiz bitkiler arasında en dikenli bitki olmasıydı. Ne kadar dikkat edersek edelim hem dalı koparırken hem de soyarken elimize diken batmasına engel olamıyorduk. Yine de gördüğümüz anda topluyor dikenlerden arındırarak kumanya niyetine yanımızda taşıyorduk. Havuca benzeyen tadıyla ve susuzluğumu gidermesi nedeniyle en favori yiyeceğimizdi.

10-15 yemlik doymaya yetiyor

Yemlik buğday tarlalarının kenarlarında bulunurdu. O kadar sevilirdi ki bazen insanlar evlerinde yemek için yemlik toplamaya çıkarlardı. Yemliğin de kenger gibi kökü yeniyordu ama kenger gibi kalın değildi. Daha inceydi. Yaprakları yukarı doğru yükselmez yere yayılırdı. Topraktan çıkarır, sallayarak üzerindeki toprakları döker, birkaç dalını soyduktan sonra geri kalanını yerdik. On- on beş adet yemlik karnımız kolaylıkla doyururdu.

Uzman varsa mantar bir piyango

Mantar bulduğumuzda piyango vurmuş gibi oluyordu Ancak bir çoğumuz iyi tanımadığı için grupta mantar uzmanı arkadaşlarımız olduğu zaman yiyorduk. Yaktığımız ateşin közüne mantarı koyup, üzerine de biraz tuz attık mı değmeyin keyfimize. Kısa sürede mantarın suyu ortada birikiyordu. Önce törenle o içilirdi. Ben hala közde pişen mantarın üzerinde biriken su kadar lezzetli başka bir sıvıyla karşılaşmadım. Dağa her gittiğimde bunu hâlla yaparım.


ETİKETLER

tatilgezi