Medya

Aydın Engin: 'Kapı yoldaşım' yazara laf sokuşturmaktan her zaman uzak kaldım, ilkemi değiştirecek değilim

"İtiş kakış düzeyine yükselmiş yazıların sadece gazeteye zarar verdiğine tanık oldum"

16 Ağustos 2017 12:16

Aydın Engin*

Başlığa bakıp “Cumhuriyet’in içinden ve dışından ‘Nuray Mert olayı’nı yazmayan kalmadı; bugün de Tırmık bu konuyu ele alıyor galiba” diye düşündüyseniz yanıldınız. 
Ustalarımın öğütlerinden kaynaklanan kişisel bir meslek ilkesi: Hiç, haydi ihtiyatlı gideyim, hemen hemen hiç “Filanca gazetede falanca şöyle yazmış, dur ona okkalı bir cevap vereyim” demedim. Bundan sonra da diyecek değilim.
Sayısal veriler, okurların her gün tek gazete alıp okuduklarını gösteriyor. Birden çok gazete alıp, yazarından haberine kadar okuyanların sayısı bir avuç, belki daha da az. 
Peki o zaman başka bir gazetedeki bir yazara cevap yetiştirmenin, had bildirmenin, övmenin ya da sövmenin kişisel tatmin dışında bir anlamı olabilir mi? 
Hele çalıştığım gazetede (Yeni Ortam, Politika, Günaydın, Ayrıntılı Haber, Cumhuriyet, Birgün, -şimdi yeniden- Cumhuriyet) bir başka “kapı yoldaşım” yazara polemik yapmak, laf sokuşturmak, cevap yetiştirmekten her zaman uzak kaldım. Bundan sonra da bu ilkeyi değiştirecek değilim. Gazete içi polemiklerin, hele itiş kakış düzeyine yükselmiş (aslında düşmüş) yazıların sadece ve sadece gazeteye zarar verdiğine epey uzun sürmüş meslek yaşamımda defalarca tanık oldum... 
Bu meslek ilkesinin doğru ve sağlıklı olduğuna inandım, inanıyorum, inanmakta devam edeceğim. 
Sanırım artık yazının başlığına dönebiliriz.

***

Hepimiz biliyoruz, görüyoruz, tanığız. 
AKP’nin Reis’i ister AKP medyası dışından bir gazeteci olsun, ister sosyalist, Marksist, ister Kürt, ister insan hakkı ya da özgürlükleri savunanlar olsun tümünü susturmakta kararlı ve susturmanın en kestirme ve hunhar yöntemini duraksamaksızın uyguluyor: 
Tutuklat, hapse tık ve unut... 
AKP’nin Reis’inden de iktidarından da bu konuda hukuka, temel insan haklarına, altında Türkiye’nin imzası olan uluslararası sözleşmelere uymasını beklemekle ölü gözünden yaş beklemek arasında fark yok. 
Zaten bu bağlamda AKP iktidarından bir beklentimiz de yok. 
Peki ama, kimi kez basılı gazetelerde ama ille de sosyal medya denen bir yanı özgürlükse, bir yanı da çürümüş su kokan bataklıkta yazıp çizen, ahkâm kesenler var. Kendini ilerici, demokrat, sosyalist, Marksist, en çok da devrimci olarak tanımlıyorlar ve kendinden farklı düşünenlere, evet sadece farklı düşünenlere karşı acımasızlığın, ilkel intikamcılığın batağında pervasızca klavye parmaklıyorlar. 
Suçlamaktan çok bir soruyu tartışmaya açmaya çabalıyorum. 
Birkaç örnek üstünden gidersek bir gazete yazısının sınırları içinde kalabiliriz. 
Rastgele ve ilk ağızda aklıma gelenleri sayıyorum: Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Murat Aksoy, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne. 
Sevenleri var. Sevmeyenleri de. Hangileri daha çok. Bilmiyorum. Ölçecek bir terazim de yok. 
Bunlar gazeteci. Görüşlerini açık açık yazmışlar; gizlileri saklıları kalmamış. Gazete yöneticisi iseler izledikleri yayın çizgisinin de gizlisi saklısı yok. Yaptıkları her şey kamuoyu önünde yapılmış. 
Görüşlerine katılmayabilirsiniz. İzledikleri yayın çizgisinden nefret edebilir, hatta okurların bilinçlerini bulandırdıklarını, daha da ileri gidip zehirlediklerini söyleyebilirsiniz. 
Kendi ideolojik tercihleriniz bağlamında haklı da olabilirsiniz. 
Ama yukarıda bazılarının adlarını sıraladığım çok ama çok sayıda meslektaşlarım şu anda hapiste. AKP iktidarının susturma yöntemi onlara uygulandı. 
Yani: Tutuklandılar, hapse tıkıldılar ve orada kasıtlı olarak unutuldular... 
Sizce bu kişiler, görüşlerine ne kadar katılmıyorsanız katılmayın hapse tıkılmalı ve orada tutulmalı mıdırlar? 
Onların görüşlerine katılmadığınız halde hapsedilmelerine, tutuklulukların ağır bir cezaya dönüştürülmesine seyirci kalmak AKP iktidarının “katıksız suçuna” katılmak değilse nedir? 
“Ama o da zamanında şöyle yazmış, böyle demiş, şunu savunmuştu” demek özgürlükleri ve hukuku savunan birine onur kazandırır mı?


* Bu yazı Cumhuriyet'te yayımlanmıştır