Özel Dosya

Ankara katliamında hayatını kaybeden Mesut Mak'ın hikâyesi: Mücadele yoldaşı, hayat arkadaşıydı...

Bağımsız Gazetecilik Platformu P24'ün Barış Portreleri Seçkin Sağlam'ın yazısıyla devam ediyor

08 Mart 2016 11:15

*Seçkin Sağlam

Mesut Mak 1973’te dünyaya geldi. Üç çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu olmanın sorumluluğunu bilerek büyüdü. Her Dersimli gibi memleketine âşık, Munzur gözelerini kendi canından bir parçaymışçasına seven, ayrı kaldığında rüyasında görecek kadar toprağının bağrındandı. Çalışmaya küçük yaşta başladı. Babası Resul Usta'nın yanında, kaportacı dükkânına adım attığında o gür bıyıkları daha terlememişti bile. Her fırsatta, her boş kaldığı vakitte, hep yeniden deneyen, kimi zaman bozan ama yeniden yapan, bitmesinden deli gibi korktuğu halde boya kutularını bitiren, inadına öğrenen bir çıraktı o. Gün geçtikçe ustalaşan oğlunu baba Resul Mak, “Dürüst, namuslu ve fedakâr bir insandı” sözleri ile anlatıyor. O kaporta tezgâhında mesleği, hayatı öğrenmeye çalışırken, gayreti Resul Usta'nın da dikkatini çekiyormuş. “Çalışmaktan bıkmıyor, çalışmayı ve öğrenmeyi çok seviyordu” diyor oğlu için. Evde, okulda, kaportacı dükkânında yardımseverliğiyle bilinen biriymiş Mesut. Resul Usta'nın ifadesiyle, “Onurlu biriydi ve onurundan asla taviz vermezdi."

 

İşçi disiplinini kaporta tezgâhından aldı

 

Yıllarca içinde mücadele edeceği, uğruna işkence tezgâhlarından geçeceği sınıf mücadelesinin ilk tohumları sanayinin ağır koşullarında atıldı, işçi disiplinini bu koşullar altında öğrendi. Yıllar boyu "Resul Usta" diye seslendiği babasının kaporta dükkânında usta-çırak ilişkisini kavradı, emeğin tadını aldı. Lisede isyankârdı, üniversite yıllarında kendisini "devrimci" diye niteliyordu, doksanlı yılların başından itibaren de örgütlü mücadeleye girdi. Sınıf mücadelesi üzerine okumaya, öğrenmeye başlayan Mesut, sanayide gazete satarak, işçileri örgütlü mücadelesinin içine çekmeye çalışmaya başladı. Tanınan, güvenilen ve sevilen biriydi, anlattıkları ile işçi arkadaşları arasında ilgi çekiyor, sözü etkili oluyordu.

Sokak infazlarının neredeyse olağanlaştığı, işkencenin rutinleştiği, sokağa çıkmanın korku saldığı doksanlı yıllar, Dersim’de de karanlıktı. Köylerde ve sanayi bölgelerinde bildiri dağıtımlarına, propaganda çalışmalarına çıkan Mesut, arkasındaki karanlığı da görürdü. Bildiri dağıtırdı, takip edilirdi, takip edildiğini bildiği halde bildiri dağıtmaya devam ederdi. Bu ortamda, Fırat Üniversitesi Elektrik Bölümü'nü bitirdi Mesut, memurluk sınavlarında şansını denemeye başladı.

Sağlık Bakanlığı'nın açtığı sınavı duyan Mesut, önce bu sınava, ardından Türkiye Elektrik Kurumu sınavına girdi. Kazandı da. Ama kazandığını öğrendiğinin ertesi günü, daha iş başı yapmadan, kadrosu bile henüz onaylanmamışken, bir gece baskınında gözaltına alındı. Mesut ve birkaç arkadaşı için günler sürecek, Dersim’den Malatya’ya uzanan gözaltı süreci ve işkence günleri de böyle başladı. İri cüssesi nedeniyle dikkat çektiğini anlatan arkadaşları, "en çok işkence görenimiz oydu" diyorlar Mesut için. Haftalar, aylar sürdü bu süreç; neden sonra, Malatya’da Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne çıktı ve salıverildi. Kısaca "pardon" demişti devlet.

 

Babasını o halde görmek, işkencelerin en ağırıydı

 

O karanlık günler Mesut'ta derin izler bıraktı. Bir gün işkencecilerinden biri, Mesut’u camın önüne götürerek, dışarıda, soğukta, ışığın altında titreyerek oğlunu bekleyen babasını göstermişti. Günler süren zulüm esnasında kılı kıpırdamayan, envai çeşit işkence yöntemine maruz bırakıldığında gözünü bile kırpmayan o iri cüsseli adam, yanmaya mecali kalmamış sokak lambasının altında üşüyen babasını gördüğünde kendini tutamamış ağlamıştı. Sadece fiziksel bir şey değildi işkence, insanın ruhunu hedef alan bir uygulamaydı aynı zamanda.

Mesut’un Malatya Cezaevi'nden arkadaşı Hüseyin Tunç, “Çocuk denebilecek yaşta sanayi sitesinde başlayan işçilik hayatı, son ânına kadar aynı disiplin, bağlılık ve mazeretsiz duruşuyla devam etti" diyor Mesut için. "Yaşamıyla öğreten, ender mücadele insanıydı. Çok okurdu Mesut. Okudukları ile yüzleşir, anlar ve yorumlardı. 'Okuduklarımızı işçilerin dilinden anlatamazsak okumuş olmak nafile’ derdi.”

Cezaevinden çıktıktan sonra elektrik kurumundaki görevine, Dersim Mazgirt’te başladı Mesut. Orada da sınıf mücadelesinden kopmadı. Sendikasında faaliyet yürüttü. Başı da dertten kurtulmadı ama. Babası, “Memuriyetinde yardımsever biriydi. Çalıştığı yerdeki arkadaşları, nerede bir gariban, elektrik parasını ödeyemeyecek biri varsa onların elektriğini kesiyor, Mesut da garibanların elektrik parasını cebinden ödüyor, kestirmiyordu. Bunu, ‘Mesut bizim yazdığımız cezaları yırtıp atıyor, kendisi ödüyor, tekrar bağlıyor’ diye şikâyet etmişler. Sonra da siyasi görüşünden dolayı sürgün ettiler” diye anlatıyor o dönemi.

Mesut’un sürgün dönemi böyle başladı. Cezaevinden çıkıp, memuriyete adım attığından beri “tehlikeli”ydi o. Haksızlığa aman vermeyen, mücadeleci kişiliği sürülmesi için yeterli sebepti. Önce "geçici görev" adı altında üçer beşer aylık Urfa, Niğde ve İstanbul sürgünlerini yaşadı. Bu şekilde Dersim’den uzaklaştırılan Mesut, bir zaman sonra Dersim’e geri dönmemek üzere Balıkesir’e gönderildi.

Balıkesir’de yine siyasi faaliyetleri sırasında tanıştığı Fevzi Demirci ile yakın arkadaş oldu. “O bildiğin bir devdi, mavi gözlü değildi belki ama, sanırım hayatı, onu yaşama sımsıkı bağlı kocaman yürekli bir dev yapıyordu” sözleriyle anlatıyor Fevzi şimdi Mesut'u. Çok gülerlermiş birlikte. Nefi Abilerinin Azerbaycan'a yolculuğu öncesi düzenlediği veda törenini ise hiç unutamazmış Fevzi. Nefi Abi'nin etrafına topladığı arkadaş grubuna hitaben yaptığı konuşma “veda hutbesi”ni andırmış, Fevzi ve Mesut, kahkahalarla gülmekten kendilerini alamamışlar.

 

Dersim’i ve Dersimlileri çok severdi

 

“Zihin gücü ve kültür zenginliği olan, savaşçı, yetenekli, geçinilmesi kolay, hayatta yüzü hep gülen, hümanist ve yenilikleri seven” biri olarak tanımlıyor Mesut’u Balıkesir’de sendikal mücadele içinde tanıdığı, "ağabey" dediği Ekber Gün. Kendisi de Dersimli olan Gün, Mesut’un yardımseverliğini, Dersim sevgisini en yakından bilenlerden. Bir gün, Balıkesir’de okuyan kızından bir türlü haber alamayan Dersimli bir ana, Balıkesir’e gelmiş. Mesut, daha önce tanımadığı Dersimli Ana’yı alıp, Ekber Ağabey’in evinin yolunu tutmuş. Ekber Ağabey ile başlamışlar Dersimli Ana’nın kızını aramaya. Kapı kapı dolaşıp, elde fotoğraf herkese kızı sormuşlar. Sonunda bulmuşlar da. Ekber Gün, o günleri, “Elimizde fotoğraf bir iş yerine girdik. İşyeri sahibi ‘siz benim işyerimin adını çıkaracaksınız’ diyerek bizden şikâyetçi oldu. Soluğu karakolda aldık. Sonunda kızını arayan bir anaya yardım ettiğimiz ortaya çıktı da, paçayı kurtardık” diye gülümseyerek anlatıyor.

 

Mücadele yoldaşı, hayat arkadaşı

 

İlk zamanlar zor olmuş Balıkesir’e alışmak. Şehre yerleşmesinden birkaç yıl sonra Emek Partisi üyesi Evrim ile tanışmışlar. Mesut için Evrim hem bir yoldaş hem de hayat arkadaşı olmuş bir süre sonra. Kocası Mesut’u, “paylaşımcı” ve “utangaç” biri olarak anlatıyor Evrim. Bir keresinde elinde siyah bir poşet ile kendisine yaklaşmış. “Onun içinde ne var” diye sormuş Evrim. Bir şey dememiş, poşetin içinden çiçeği çıkarıp eşine vermiş. Evrim, Mesut'un utangaç ve sevdalı halini anlatırken gözleri dolu dolu.

Evlenmelerinden kısa bir süre sonra Balıkesir’den ayrılmaya karar vermiş Mesut ve Evrim. Gidebilecekleri yerlerden biri İzmir’miş. Önce Karaburun’da elektrik kurumunda göreve başlayan Mesut, oradan Çankaya’ya geçmiş. Sendikal mücadelesine orada devam etmiş. Evrim, Mesut'u, “En zor şartlarda bile, siyasi duruşunun sarsılmasına izin vermezdi. Katı ve disiplinli bir devrimciydi. Kaya gibiydi. Mücadele ile ilgili en küçük bir tereddüdü yoktu” diye anlatıyor. Bir gün Evrim, “Nasıl böyle güçlü kalabiliyorsun, başına gelen onca şeyden sonra” diye sormuş. Kendinden emin Mesut, “Ben hep yeniden demesini biliyorum. Sen de yeniden demesini bilmelisin Evrim, hayata hep yeniden başlamalısın… Sorunları, onların üzerine giderek çözebilirsin” diye yanıtlamış onu.

2008 yılında bir bebekleri olmuş, Dilda Deniz demişler ismine. “Hayatımda en mutlu olduğum an, Deniz’i kucağıma aldığım andır” dermiş Mesut. Günün yorgunluğunu Deniz ile ilgilenirken atarmış. “Şekerime bile iyi geliyor” diyecek kadar mutlu olurmuş onun yanında. Deniz’e ne zaman baksa, gözlerinin içi güler, dolu dolu olurmuş. Sakınırmış onu, öpmeye bile kıyamazmış.

Dersim’e ve Dersimlilere öyle düşkünmüş ki Mesut, İzmir’de de Dersim göçmeni Keskin ailesine komşu olmuş. "Kirve" diye hitap ettiği İsmail Keskin ile canciğer olmuşlar. Keskin, “Mesut’un iki özelliği ön plandadır. Dürüsttür ve paylaşımcıdır” diyor. Keskin, Mesut’un sendikal mücadele içinde çok aktif olduğunu söylerken, “Bir emekçiydi. Bir eyleme gidilecekse pankartlara varana kadar kendisi taşırdı" diye hatırlıyor eski komşusunu.

 

Elif’te Deniz’i gördü

 

7 Haziran genel seçimleri sonrasında Suruç’la başlayan ve devamı gelen katliamlar birbirini izledi, Kürdistan’ın birçok bölgesinden ölüm haberleri gelmeye başladı. Evrim'in anlattığına göre, özellikle Şırnak'ta bir aracın arkasına bağlanarak sürüklenen Hacı Lokman Birlik’e yaşatılanlar, Cizre’de bir kız çocuğunun cenazesinin buzdolabında 7-8 gün boyunca saklanmak zorunda bırakılması Mesut'u derinden etkilemiş. Diyarbakır’da sokağa çıkma yasağı sırasında sekiz yaşındaki Elif Şimşek’in ölümü karı-kocayı büsbütün sarsmış. Mesut, Elif’in resmine bakmış bakmış. Kendi kızı Deniz’le yaşıt bir çocuğun ölümü çok zoruna gitmiş, ağlatmış onu.

 

“Ankara’ya mutlaka gitmeliyim”

 

Ankara’daki “Barış Mitingi” kararı alındığında, “Ankara’ya gideceğiz” diyerek gelmiş eve. Deniz evde hastaymış. Evrim, “Mesut bu kez gitmesen olur mu? Gece Deniz fenalaşırsa” diye durdurmak istemiş kocasını. Ama neredeyse tüm toplumsal hareketlerin içinde olan, İstanbul'da Gezi eylemlerine katılan, özelleştirme sürecince Tekel işçilerine destek olmak için de Ankara’ya giden Mesut, “Bu eylem çok önemli Evrim. Barış için yapılacak en önemli eylem. Eğer bu eylem ses getirmezse, her şey için çok geç olabilir. Bundan sonraki hiçbir şey ses getirmez” diyerek dinlememiş.

Hani herkesin evinde vardır ya, giymeye kıyamadığı, eskimesin istediği, ara ara giydiği kıyafetleri, ayakkabıları. İşte onları giyerek gitmiş Mesut Ankara’ya. Tıraşını olmuş, bir bayram yerine gider gibi hazırlanmış.

“Baba gitme” diyen kızını alnından öptüğünde, “Sadece bir gece kızım” demiş, “yarın akşam evdeyim.”

O iri cüsseli, pos bıyıklı adam, yirmi beş yıl önce Dersim’in sanayisinde, köylerinde bildiri dağıttığı zamanlardaki heyecanı, Malatya Cezaevi yolculuğundaki direnci ve halkların kardeşliği umudu ile Ankara mitinginin yolunu tutmuş.


Son: * Bu yazı, Bağımsız Gazetecilik Platformu P24'ün, 10 Ekim 2015 Cumartesi günü Barış Mitingi'ne giderken katledilenlerin unutulmaması için hayata geçirdiği Barış Portreleri projesi kapsamında hazırlanan 101015ankara.org sitesinden alındı.

İlgili Haberler