25 Ocak 2017

Tango, Arjantin ve annelerimiz

Hiç kuşku yok ki Galatasaray Lisesi önü de hep Cumartesi Anneleriyle anılacaktır

Arjantin’de Buenos Aires sokaklarında günün hangi saatinde dolaşırsanız dolaşın tango bir şekilde size eşlik eder. Bazen açık bir pencereden dışarıya taşıp sizi sarıp sarmalar, bazen bir meydanda kafeden gelen müziğe kendini bırakmış çiftler olarak, bazen turistlere gösteri yapan profesyonel dansçılar olarak görürsünüz, bazen bir duvar resminde bazen de pazarcı tezgâhındaki plağın kapağındadır, sizinledir hep. Bunda şaşılacak bir şey yoktur bir bakıma, tango doğma büyüme Buenos Aires’lidir, bu sokakların, bu mahallelerin çocuğudur.

Tango sadece bir dans değil, aynı zamanda tango yapılan müzik türünün de adı, birini ötekinden ayırmak pek olanaklı değil. Tango müziğinde ilk dikkat çeken sert tınılar, belirgin ritimler, dansta da keskin dönüşler, cesur hareketler olarak kendini gösterir. Hem müziğe hem de dansa içten içe eşlik eden ise derin bir melankolidir. Bütün bunları anlamak için belki de tangonun bu topraklarda nasıl ve hangi koşullarda doğup şekillendiğini anımsamakta fayda var.

1800’lü yıllarda Avrupa’dan yoğun bir göç alır Arjantin. Zaten bugünkü nüfusunu da bu göçler şekillendirir. İtalya, İspanya, Fransa, Portekiz’den, umut peşinde okyanusları aşmış, memleketini, dilini, sevdiklerini özleyen insanlarla dolar taşar sokaklar. Neredeyse tamamı erkek olan bu kitle, hayatın yükünü belki bir kadının kollarında hafifletmeyi umarak sıkça genelevlere koşar. Genelevlerde çalışan kadın sayısı ise bu kadar talebi karşılamakta yetersizdir. İşletmeciler sabırsızlıkla bekleyen beyleri oyalamak için onları eğlendirmenin yollarını ararlar. Dans ve müzik bunun en iyi yoludur, İspanyol kıvrımları Küba ritimleriyle harmanlanır ve böylece genelevde sırasını bekleyen erkekleri oyalamak için ortaya yeni bir müzik ve onunla şekillenen cesur bir dans doğar. Tangonun ana karakteristiği doğduğu yerin yapısına uygun olarak sert ve seksi beden hareketleri, hırçınlık, isyan ve hüzün olur. Bu yüzden tangoda ayaklar bacaklar birbirine dolanır, “ayakta sevişmek” gibidir adeta ve ilk zamanlarında ahlak dışı bulunup küçümsenir. Doğduğu sınıfsal kesimler arasında hızla benimsenip yaygınlaşan tango, 20 yy başlarında gemilerle Avrupa’ya taşınır, orada da önce alt sınıfların ilgi odağı olur 40’lı yıllara gelindiğinde ise bütün Avrupa’da üst sınıfların da en gözde müzik ve dansıdır artık.

Tango doğup Avrupa’ya yayıla dursun, Arjantin’in siyasi ve demokratik yaşamı da sert çizgiler ve derin müdahalelerle gelişir.  1955 Peron iktidarının bir darbeyle yıkılmasının ardından ülke birçok Latin Amerika ülkesi gibi arka arkaya yaşanan askeri diktatörlükler dönemine girer.  Bir anlamda sokağın, yoksulların müziği ve dansı olan tangoyu askeri diktatörler sevmezler ve yasaklarlar. Salonlar kulüpler bir bir kapanır, müzik ve dans susar, tıpkı hayat gibi.

1976-1983 yılları arasında Arjantin tarihin gördüğü en kanlı ve acımasız diktatörlük yıllarını yaşar. Askeri bir darbeyle 1976 yılında iktidara el koyan general Videla cuntası, muhalif olan herkese karşı “kirli savaş” adını verdiği bir savaş başlatır. Bu muhaliflerin bir bir yok edilmesi anlamına gelir. Gözaltına alınan ya da ortadan birden bire kaybolan insanların başlangıçta günün birinde çıkıp geleceği düşünülür fakat günler aylar geçer ve bir daha dönmezler.

Karanlığın en derin yaşandığı bu günlerde Buenos Aires’ten Plaza de Mayo’dan, yani başkanlık sarayının bulunduğu Mayıs Meydanı’ndan bütün dünyaya bir başka ses yükselir. Çocuklarını, sevdiklerini kaybeden 14 anne, 30 Nisan 1977 yılında beyaz başörtülerini takıp bu meydanda toplanırlar. Rejim önce “deli kadınlar” adını takarak onları küçümseme yoluna gider fakat eylem her hafta artan bir katılımla sürünce annelere saldırmaktan geri durmaz. 1977’de kurucu annelerden üç tanesi ve annelerin faaliyetlerini destekleyen  iki Fransız rahibesi de kayıplara karışırlar. Cesetleri daha sonra okyanus kıyısında bulunur. Diktatörün şakası yoktur, fakat anneleri hiç bir şey yaptıklarından yıldıramaz. Her Perşembe günü eylemlerini aynı kararlılıkla yıllarca sürdürürler.
Diktatör Videla iktidarı 1983 yılında yıkılır, 1985 yılında hapse mahkûm edilir. 1990 yılında çıkarılan bir afla serbest bırakılsa da anneler Videla’nın peşini bırakmazlar ve onu tekrar mahkûm ettirirler. Videla, 17 Mayıs 2013’te eceliyle öldüğünde hâlâ cezaevindedir. Sadece Videla ile kalmaz, dönemin yetkililerinden bin kişi insan hakları ihlalleri nedeniyle yargılanır ve yüzlercesi de mahkûm olur. Yargılamalar sonucunda ortaya çıkarılan tablo korkunçtur, 1976-83 yılları arasında,  Nazi dönemini hatırlatan yöntemlerle, insanlar acımasızca ortadan kaldırılmış, birçok muhalif uçaklardan canlı canlı Güney Atlantik’in dondurucu sularına atılmıştır. İnsan hakları örgütleri bu dönemde 30 bin insanın kaybedildiğini öldürüldüğünü bildirirler. Bununla da bitmez, öldürülen, yok edilen birçok muhalifin hapisteyken dünyaya getirdikleri çocukları askeri dikta tarafından ellerinden alınıp ordu mensuplarına verilmiştir. Mayıs Anneleri bu durumda 119 çocuğa ulaşmayı başarır, 400 den fazlasına ise hala ulaşılmaya çalışılmaktadır.

Şimdi Buenos Aires’te Mayıs Meydanında yerlerdeki başörtüsü çizimlerine, yazılara basıp geçerken bizim Cumartesi Annelerini düşünüyorum. Mayıs Anneleri bizim annelerimiz için de en önemli ilham kaynağı oldular. 80 darbesi sonrası yıllar özellikle de 1990’lı yıllar bizde de, “faili meçhul” cinayetlerin, kayıpların yaşandığı, muhalefetin “kirli savaş” yöntemiyle yavaş yavaş ortadan kaldırıldığı yıllar oldu. Bugün araştırılmayı, hesap sorulmayı bekleyen 17 bin kayıptan söz edilmektedir.

Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995'ten bu yana her Cumartesi günü Galatasaray Meydanı'nda oturma eylemleri düzenleyerek, gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini aramaya başladı. Bizde de rejim tepkisiz kalmadı, defalarca Galatasaray Lisesi önünde sessizce oturan annelere polislerce saldırıldı, anneler coplandı, gözaltına alındılar. 1999 yılında ağır polis müdahaleleri nedeniyle oturma eylemlerine ara verilmek zorunda kalındı. Cumartesi Anneleri 31 Ocak 2009'da yeniden bir araya gelmeye başladı, geçen hafta 617. kez toplanıldı.

617. kere sevdiklerinin fotoğraflarıyla Galatasaray Lisesi önünde toplanan anneler sessiz çığlıklarıyla bir kere daha haykırdılar.

İktidarda kalmak için siyasi ve ekonomik konularda her türlü yalanı söyleyebilirsiniz, insanları inandırabilirsiniz, yaptıklarınızı unutturabilirsiniz ama bir anne için çocuğu, bir çocuk için annesi babası, bir seven için sevgilisi gerçektir. Sevdiklerinden kopardığınız o insanları milyon yıl geçse de unutturamazsınız. Bu acının hesabı da mutlaka sorulur. Bunun için dünyadaki örneklere bakmanız yeterli. Plaza de Mayo’da yerdeki taşlara, kaldırımlara, ağaçlara, banklara, pembe başkanlık binasına sorun anlatsın sizlere. Anaların ahı mutlaka bir gün karşınıza dikilecektir. Hiç kuşku yok ki Galatasaray Lisesi önü de hep Cumartesi Anneleriyle anılacaktır.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Başlangıç"ta ne var?

Yılmaz Murat Bilican "Beginning"i yazdı: film, Yana karakteri etrafında dönen bir kadın hikâyesidir ve oldukça tanıdıktır

Bir başka, "Bir Başkadır"

Peri’nin Meryem’e olan uzaklığı, o kadar iç içe olduğu (süpervizyon aldığı) insana uzaklığıyla aynılaştı… Öyleyse hep beraber, "ben gönlümü eylerim, gerisi Allah kerim, bir başkadır benim memleketim"  

Gerçekliği yeniden bulmaya doğru: "Naturans"

İlmek ilmek örülmüş, yazarın diğer kitapları gibi zevkle okunan, özgün bir yapıtla karşı karşıyayız. Balanuye’nin ortaya koyduğu "yeni ontoloji"nin etkisini kestirmek zor olsa da, felsefe çevrelerinde "gerçeklik" üzerine çokça tartışma yaratacağı açık