13 Mayıs 2015

Kenan Evren öldü, kocaman bir hüzün çöktü içime

Evren öldü, sıkıyönetimle, sokağa çıkma yasaklarıyla geçen ergenlik yıllarımın hüznü çöktü içime...

12 Eylül 1980 darbesinin lideri ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren 98 yaşında öldü. Ölümün ardından, özellikle kendini sol çizgide tanımlayan insanlar arasında, sosyal medya aracılığıyla, büyük bir sevinç seli yayıldı. Doğrusu 98 yaşında doğal yollarla ölmüş birinin ardından kopan bu sevinç çığlıkları ve sanki bir zafer kazanılmış havası bana pek anlamlı gelmedi (hiçbir ölüm ilkesel olarak sevinç kaynağı olmadı benim için). Tersine ölüm haberiyle birlikte, liseden başlayarak yaşantımı önemli bir bölümünde var olan ve beni de etkileyen Kenan Evren’li yıllarımı düşündüm.

Düşündükçe de kocaman bir hüzün çöktü içime.

Neyin hüznü çöktü?

Çocuk yaşlarımdan başlayarak duymaya çalıştığım, cinayet ve çatışma haberlerinin, toplu katliamların, ak saçlarıyla yerde yatan üzeri gazeteyle örtülmüş bilim insanlarının, gazetecilerin, siyasilerin, İpekçi’nin, Tütengil’in, Cömert’in, Türkler’in ve diğerlerinin hüznü çöktü.

Lisede okula girişte, askerlerin arasından geçerken, üstümüzü, çantamızı aradıklarında yaşadığım korkunun…

Sıkıyönetimle, sokağa çıkma yasaklarıyla, askerle, polisle geçen ergenlik yıllarımın,
Sokağa çıkma yasağının başlaması öncesinde sokaklarda yaşadığımız panik ve koşturmacanın,
Her yerden duyulan sesini duymanın,
Evlere, işyerlerine, sokaklara asılan fotoğraflarını görmenin,
Gittiği her yerde vatandaşlarımız tarafından kendisine gösterilen “sevgi”nin hüznü çöktü.

Üniversitede felsefe okurken, fakülte koridorlarında makinalı tüfekli askerler görmenin,
“Bunların gelmesi iyi oldu, aksi halde ders yapamıyorduk” diyen hocalarımızın,
YÖK yasasıyla dayatılan kılık kıyafet uygulamasının, sakal yasağının, tek tipleşen ve zorunlu olarak konulan saçma sapan derslerin,
Okuldan atılan hocaların,
Gelecekle ilgili kurduğum bütün hayallerin birer birer yok oluşunun hüznü çöktü.

Siyasi şubede geçirilen 15 günümün, işkencenin,
Önümüze dizilen kitaplarla beraber “İzmir’de yakalanan bir grup örgüt üyesi” olarak gazeteci ve televizyonculara gösterilişimizin,
Onların, göz göze gelmemek için üzerimizden hızlıca geçirdikleri bakışlarının,
Askeri savcının ifademi almasını beklerken gördüğüm deniz manzarasının,
“Demek yalı dairelerinin manzarası böyleymiş, güzelmiş” diye düşünmemin,
“Gerçi suç değil ama, evinde Nazım Hikmet posteri ve şiirleri bulunmuş” diyen asker hakimin karşısında olmanın,
Evimde 3-5 kağıt parçası buldukları için bir anda kendimi askeri cezaevinde buluşumun,
Tek tip cezaevi elbisesinin,
Sıkıyönetim askeri mahkemesine götürülüp getirilmelerimin hüznü çöktü.

Sokakta eşime sarıldığım için kimlik soran polislerin,
Eminönü, Karaköy, Haydarpaşa her vapura inip binerken askerlere kimlik gösterme zorunluluğunun,
Kapatılan sivil toplum örgütlerinin,
Karanlık sularda Yunan adalarına “siyasi mülteci” taşıyan teknelerin,
Vatandaşlıktan çıkarılanların,
Duraklara asılan “arananlar” posterlerine kaçamak bakışlarla bakarken, fotoğrafıyla göz göze geldiğimiz arkadaşlarımızın hüznü çöktü.

Babamın ölüm döşeğinde, yakalanırım korkusuyla “Sen git, git. Cenazeme de gelme sakın.” derken yüzüne yansıyan acının hüznü çöktü.

“Bir sağdan bir soldan astık, dengeli olsun istedik”
“Asmayalım da besleyelim mi?” sözlerinin,
İdamların, kayıpların, intiharların, işkencenin, “kaçarken vuruldu”ların, “çatışmada öldü” lerin
İlhan Erdost’un, Erdal Eren’in,
Diyarbakır Cezaevi’nin,
Cumartesi annelerinin,
BülentErsoy’un
Ruhi Su’nun
Resim sanatının,
Yasaklanan, yakılan kitapların, dergilerin, gazetelerin,
Bütün bunlar olurken yüzüne yayılan o alaycı gülüşün hüznü çöktü.

Bazı darbeleri “iyi darbe” saymanın,
60 darbesine “gerekliydi” denmesinin,
61 Anayasasıyla orduya verilen yetkilerin nasıl yeni darbeleri hazırladığını görmemenin,
Askerleri bir kurtarıcı saymanın,
Ne anlamı var şimdi 90 yaşında adamla uğraşmanın diyen solcuların,
Bir kere bile 12 Eylül yıldönümlerinde, sokaklarda kitlesel bir demokrasi gösterisi yapılamamış olmasının,
Bunun hiç bir zaman önemsenmemesinin,
12 Eylül’den, darbeci zihniyetten kurtulunduğu yanılsamasının hüznü çöktü.

Kenan Evren’den ve diğer darbecilerden, 12 Eylül’den hesap sorulamamış olmasının hüznü çöktü içime.

Kenan Evren ölmüş. Allah rahmet etsin.
Uzun uzun yaşadı. İyi yaşadı. Liderliğini yaptığı 12 Eylül darbesi Türkiye’nin son 35 yılına damgasını vurdu. Hala da vurmaya devam ediyor.

Hepimize geçmiş olsun. Bunun da hesabını Allah’a havale etmiş olduk.
Bize bir ölünün arkasından zil çalıp oynamak ve başka bazıları için de dua etmek aczi düştü. 

Son olarak,
devlet töreni yapılsın tabi, yapılsın ki bilelim devletimizin ne türden “büyüklerinin” olduğunu.


@ymbymb
 

Yazarın Diğer Yazıları

12'sinde doğurt, 20'sinde çaktırmadan gözetle, 23'ünde öldür

Sanırım hepimizi dehşete düşüren bu üç "erkek" değil, daha çok bu zihniyetin iktidarı ve bu erkekliğin arkasında saklanmış olan kafa yapısının farklı kılıklarda bu denli sıradanlaşması

Salgın günleri ve insanlığın ilerleme/gelişme ülküsü

Hepimiz öleceğiz ve bu dünyanın pek de umrunda olmayacak…

İnsan özgürlüğü üstüne

Koronavirüs sürecinde herkesin yeni dünya, yeni yaşam teorileri ortaya attığı bu günlerde, hayatın yönünü bizim belirleyebileceğimiz sevdasını sürdürüyoruz. Bu sevdanın boşunalığı bir yana, geçmiş deneyimlerimizi gözeterek, yol açabileceği kötülükleri de unutmuş görünüyoruz. Peki öyleyse nasıl bir yaşam?