01 Kasım 2016

“Allah’ın lütfu”yla gelen faşizm

Sahi darbe neydi? Faşizm neydi? Biz kime diktatör diyorduk? Hatırlayalım isterseniz kısaca…

Bunun adını doğru koyalım artık, bu faşizmdir.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ne demişti Erdoğan, “Bu Allah’ın bizlere bir lütfu, bu girişim olmasaydı, şu an yaptıklarımızı yapabilir miydik? Yapamazdık.”

15 Temmuz sonrasında bu “lütfun” iktidar için ve Türkiye için ne anlama geldiğini geçen üç buçuk ayda yaşadık ve giderek derinleşen bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz. O gün bugündür OHAL altında ve kararnamelerle yaşıyoruz.

Darbecilere karşı herkesin desteğini alarak başlayan süreç, züccaciye dükkanına dalmış fil misali zincirleme süreçlerle on binlerce masum insanı da kırdı döktü. Süreç en başından beri sadece darbeci ve darbeci yandaşlarıyla yetinmedi, ülkedeki muhalefete de yöneldi. Kürtlere karşı çok önceden başlatılmış savaş, onların bütün demokratik siyaset yapma olanaklarını ellerinden almaya yönelik olarak genişletildi. Ülkede ne kadar farklı ses varsa bastırıldı. OHAL bahanesiyle hükümeti destekleyenler dışında bütün gösteri ve yürüyüşler, basın açıklamaları, her türlü tepki yasaklandı. Sokak susturuldu, kimse gıkını çıkaramaz hale getirildi. Öyle ki eğer AKP’li değilsen, reise biat etmiyorsan, teröristsin ya da terör destekçisi, ya FETÖ’cü, ya PKK’lı.

Bunun adını doğru koyalım bu “Allah’ın lütfu” bize faşizmi getirdi.

Üç buçuk ayda çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle neler yapıldığını burada sıralamayacağım, neler olduğunu anlamak için sadece son 3-4 gündür yaşadıklarımıza bakmamız yeterli.

Hemşerilerinin ezici çoğunluğunun oylarıyla seçilmiş bir büyükşehir belediye eş başkanları, önce gözaltına alındılar, 5 gün avukatları dahil kimseyle görüştürülmediler. Bu antidemokratik uygulamayı protesto etmek isteyen, kendi iradesine sahip çıkan Diyarbakır halkı zorbaca engellendi. Kürt şehirlerinin internetleri kesilip hayatla bağları koparıldı.

Ardından 5 gün sonra iki eş başkan “PKK’ya destek olmak” gerekçesiyle tutuklandılar. Bölgede zaten halkın oylarıyla seçilmiş birçok belediyeye kayyum atanmış durumdaydı. Biz bu pervasızlığın nerelere gidebileceğini düşünürken yeni bir kanun hükmünde kararnameyle, Dicle Haber Ajansı, Kürt hareketinin geriye kalan bir iki sesi ve Evrensel Kültür Dergisi de susturuldu.  Aynı kararnameyle rektörlük seçimleri de kaldırıldı. Üniversitelerde artık seçim filan yok! Ülke aydınları, 12 Eylül’ün çocuğu, 30’unu devirmiş YÖK’ün yarattığı sorunları bunca yıl boşuna konuşmuş oldu. 12 Eylül mü dediniz, buyrun daha beteri var, “biz seçtik de cumhurbaşkanı atamadı” filan muhabbetlerine paydos artık.

YÖK şöyle bir ön elemeden geçirip getirir adayları cumhurbaşkanının önüne (onu da kendisi yapmak isterdi ama uğraştırıcı bir şey haliyle) o da “hizmetlerine” bakarak birini atar.

Aynı günlerde, yılların gazetecisi Hasan Cemal ve T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın’ın sürekli basın kartlarının kendilerine herhangi bir bildirimde bile bulunulmadan iptal edilmiş olduğunu öğrendik. Hasan Cemal, zaten cumhurbaşkanının hakkında açtığı davalara yetişme derdindeydi ve en son Kemal Kılıçdaroğlu’ndan alıntılayarak yazdığı  “diktatör bozuntusu” sözünden dolayı açılan davanın duruşmasına gitmeye hazırlanıyordu.

Son olarak da, bu pazartesi sabahı Cumhuriyet gazetesi baskını geldi. Türkiye’nin en eski ve saygın gazetesi polislerce basılıyor, aranıyor, yönetici ve yazarlar gözaltına alınıyor, evlerinde arama yapılıyor. Bütün bunlara iki gerekçe gösteriliyor FETÖ ve PKK üyesi olmak veya onlar desteklemek. Tabi buna iddia sahiplerinin bile inandığını söylemek zor. Aslında tek gerekçe var: Muhalif olmak. İktidar bütün muhalefeti gözdağıyla ya da hapse tıkarak susturma peşinde ve işin kötüsü bunu belli ölçülerde başarıyor da. Biz bir saldırıya tepkimizi yeterince gösteremeden daha, yeni bir saldırı geliyor ve bir önceki gölgede kalıyor. Buyurun işte, biz Diyarbakır diyorken Cumhuriyet gazetesi geldi. Aslı Erdoğan, Nazmiye Alpay derken, Mehmet Altan, Ahmet Altan geldi. Şimdi Murat Sabuncu, Hikmet Çetinkaya, Aydın Engin, biz “dur ya olur mu filan” derken, kim bilir hangi saldırı gelecek. Bize yazarlarımızı, aydınlarımızı bu ülkenin namuslu insanlarını içerde unutturmaya çalışıyorlar.

Sahi darbe neydi? Faşizm neydi? Biz kime diktatör diyorduk? Hatırlayalım isterseniz kısaca…

Darbe yönetime seçimle gelmiş yöneticilerin, zor kullanılarak yönetimden uzaklaştırılması değil miydi? Yani 15 Temmuz girişimi başarılı olsaydı, darbeciler, seçimle iktidara gelmiş olan AKP iktidarını devireceklerdi. Tabi bir takım gerekçeleri olacaktı ve o gerekçelere bizi inandırmak için çeşitli kanıtlarla tekrarlayıp duracaklardı. Ama biz ona “darbe” demeye devam edecek ve bütün gücümüzle karşı çıkacaktık. Aynı bugün Diyarbakır’da ve kayyum atanan diğer il ve ilçelerde olduğu gibi. 

Faşizm, ister seçimle ister başka yollarla gelsin, bir iktidarın, kendi düşünce ve yönetme biçimini egemen kılmak için farklı siyasi düşünceleri, örgütleri, partileri susturması, bunun için her türlü zorbalığı kullanmasıdır. Faşist iktidarlar, bu amaçla farklı olan her tür düşünceyi yasaklarlar, terörist olmakla suçlarlar. Muhalif olan, ya da istediklerini söyleyip yazmayan kitapları toplar, dergi ve gazeteleri yasaklayıp kapatırlar. Yazarları ve gazetecileri uydurma suçlamalarla hapse atar veya ülkeyi terk etmek zorunda bırakırlar. Sadece içerde değil dışarda da bir düşman paranoyası yaratarak, komşulara karşı saldırgan bir politika izlerler. Herkese efelenip, komşularını tehdit ederler. Tarihten topladıkları kahramanlık hikayeleriyle kendisini destekleyenleri gaza getirip yeni kahramanlar yaratırlar.  Bu “kahramanları” düşman saydıkları insanlara karşı kışkırtıp hazır bir güç olarak bekletirler.

Sahi diktatör kime diyorduk? Örneğin Mussolini’ye,  Hitler’e neden diktatör diyorduk? Oysa halkları onları bir zamanlar ne çok sevmişti. Hitler kadar coşkulu kalabalıkları kim doldurabildi meydanlara, kim sevildi onun kadar? Ya Saddam Hüseyin, ona da diktatör diyorduk. Büyük oy farkıyla seçiliyordu oysa. Neden diktatördü öyleyse, herkese meydan okuyan, astığı astık kestiği kestik biri miydi yoksa? Kürt vatandaşlarına karşı kimyasal silah kullandığı için mi? Ya Esad’a ne demeli? Neden diktatör Esad, yarattığı rejimin sürmesi için, hiçbir muhalif sesi dinlemeyip, kendi şehirlerini savaş uçaklarıyla, topla tüfekle bombalayıp yerle bir ediyor diye mi?

Sahi, unuttuk mu?

Darbe neydi, faşizm neydi, biz kime diktatör diyorduk?

Unuttuysak yeniden hatırlayalım.

Tabi, bunların hepsinin yerle bir olup, tarihin çöplüğüne gittiğini ve insanlık tarafından lanetle anıldığını da unutmayalım. 

Yazarın Diğer Yazıları

Haneke’nin “Yedinci Kıta’sı” ve Fatih’teki 4 kardeşin “gerçek” intiharı

İçinde bulunduğumuz sistem hepimizi “duygusal bir buzlanma” yaratarak birer makinaya çevirmiş durumda

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu 7. yılında: "İklimi çevirme! Pedalı çevir!"

Turun yaratıcısı Sema Gür sorularımızı yanıtladı

İzmir 20-27 Eylül iklim grevine hazırlanıyor

İklimi değil, sistemi değiştirmek için harekete geçme zamanı. Biz sistemi değiştirmezsek, sistem, içinde hepimiz olmak üzere dünyanın canına okuyacak çünkü…