03 Temmuz 2022

Besarabya'dan Almanya'ya dört kuşak Ankara hikâyesi: Akacak bir mecra

"Ben trans kadınım dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Neden döndüm, bilmiyorum. Bir keresinde çok güzel kadın kıyafetleriyle fotoğrafını attı. Fark ettim ki, ilk kez güldüğü bir fotoğraf atıyor. Onun o gülümsemesini görünce içimde bir şeyler oldu benim. O an anladım sanırım"

Atilla Dirim'le soyadlarını taşıyan aile apartmanlarındaki evlerinde buluşuyoruz. Ankara Çankaya'daki bu apartman Dirim ailesinin hâlâ yaşadığı eski bir bina. Atilla'nın eşi Hülya ve kızı Katrin'le yaşadıkları evleri ise bu apartmanın en üst katında yer alıyor. Apartmanın merdivenlerini tırmandıkça artan çiçek sayısından anlıyorum doğru yere gittiğimi. Kapıda karşılıyor beni. Buluşma saatimizden ne bir dakika erken ne bir dakika geç gelmemi hem takdir ediyor hem de "Sende de Almanlık mı var" diye nüktedan bir edayla soruyor. "Almanlıktan aldığım tadı hiçbir şeyden almadım" diyerek espri yapıyorum ben de. Hemen terlik uzatılıyor, salona davet ediliyorum.

Almanlık bahsi mühim, çünkü Atilla hem Alman filolojisi mezunu, hem Almancadan çeviriler yapıyor hem de annesi Frau Hildegard, Alman. Babası Özgen Bey ise, Ankaralı bir hekim. Atilla, hekimlerden oluşan bir ailenin çevirmen oğlu olarak çizgiden sapıyor. Bunda biraz annesinin açık görüşlülüğü biraz da aile hikâyesindeki beynelmilel sapaklar etkili. Bütün bu sapakları, kesişen ve ayrılan yolları evlerinde de gözlemlemek mümkün. Evleri bir yanıyla tipik Ankara evi, bir yanıyla Almanya izleriyle örtülü. Gösterişten uzak, sade, yeşili bol evin baş köşesinde halasından kalma, neredeyse antika bir piyanolayı İkinci Dünya Savaşı'nda askere alınan dedesi ve anneannesinin fotoğrafları süslüyor. Diğer yanda ise Atilla'nın 2016 yılında aldığı Tarabya Çeviri Ödülü. Bütün bunlara uzaktan artık dünya çapında bir çizer ve grafiker olma yolunda adım adım ilerleyen kızının lise zamanındaki bir çizimi uzaktan göz kırpıyor. Niyetim, Atilla'nın hikâyesini dinlemek iken; çetrefilli, sıradışı ve bir o kadar da sıradan bir aile hikâyesi dinleyeceğimi eve kaçamak bakışlarla göz gezdirirken fark ediyorum.

Cumhuriyetin ilk hekimleri, Besarabya ve savaş

Ekler ve kahveler de geldiğinde haliyle ilk sorum Atilla'ya değil de annesine, babasına, dede ve ninelerine ilişkin oluyor. Kemalist, CHP'li Türk bir hekim olan babası Özgen Bey ile; Besarabya'dan Polonya'ya uzanan İkinci Dünya Savaşı mağduru Alman bir ailenin kızı, hemşire Frau Hildegard'ın yolunun nasıl kesiştiğini merak ediyorum. hikâye bizi Cumhuriyetin ilk hekimlerine ve Çariçe Katerina'ya götürüyor…

Atilla'nın ailesi Ankara'nın yerlisi değil. Bir tarafı Maraş'tan diğer tarafı Eğin'den geliyor. Küçükken kaybettiği büyükbabası Abdülkadir Dirim, Cumhuriyet'in ilk hekimlerinden. Ankara'da hâlâ tanınan, bilinen birisi. Ailesi hep CHP'li. Babası Özgen Dirim de kendi babasının izinden gidiyor ve hekim oluyor. 

Atilla Dirim'in annesi Frau Hildegard'ın ailesi ise Besarabya kökenli. Rusya'da Çariçe II. Katerina zamanı, Alman aileler bugün Moldova denilen Besarabya bölgesine yerleştiriliyor. Çünkü Çariçe de Alman. Prut ve Dinyeper nehirlerinin Karadeniz'e döküldüğü deltaya yerleştiriliyor Hildegard'ın ailesi. İkinci Dünya Savaşı öncesinde, 1939'da Hitler-Stalin Paktı imzalanınca bulundukları bölgenin doğusu Rusya'nın batısı ise Almanya'nın oluyor. 

"Hitler o dönem bir kanun çıkartmış ve bütün Almanları Almanya'ya çağırıyor. Toprak vereceği vaadiyle kandırıyor aslında. Savaşta askere almayacağını, toprak vereceğini, dönmeyenlerin ise hain ilan edileceğini söylüyor. El mahkum Almanya'ya dönüş yolu başlıyor. Tam yoldalarken Almanya ile Rusya savaşa giriyor. Askere almama vaadi rafa kalkıyor. Bütün erkekler askere alınıyor. Kadınlar ise Almanya yerine Polonya'da Alman işgali altındaki bölgelere yerleştiriliyor. Annem, bugün Çek Cumhuriyeti topraklarındaki bir mülteci kampında dünyaya geliyor. Çok korkunç hikâyeler anlatıyorlar. İnsan nasıl oradan, delirmeden sağ çıkar? Çok acayip…

"Ardından Polonya'da bir çiftliğe yerleştiriyorlar. Çiftliğin sahibi erkekleri öldürmüşler, kadınları ise Almanlara hizmetçi olarak veriyorlar. O sırada benim anneannem oradaki Polonyalı kadınlarla anlaşıyor. Almanlar, Polonyalıları Alman askerlerden; Polonyalılar ise Almanları Polonyalı partizanlardan koruyor. Geceleri bodrumda kazdıkları bir tünelde saklanıyorlar. Savaşı böyle geçiriyorlar. Ta ki bir gün dedem askerden dönüp, ‘Ruslar geliyor' diyene kadar. Küçükken bu hikâyeleri çok dinlerdim ve neden Kızıl Ordu'dan kaçtıklarına şaşırırdım ama savaşın ne menem bir şey olduğunu anlayınca, şaşırmayı da bıraktım. Yolda çeşitli facialar yaşayarak, hiçbir paraları olmadan Almanya'ya gidiyorlar ve hizmetçilik, ırgatlık gibi işlerle sıfırdan başlıyor. Müthiş bir yoksulluk içerisinde annem okuyarak hemşire oluyor."

Annesi ve babasının yolları Almanya'da 1963'te bir hastanede kesişiyor. Evleniyorlar. İlk çocukları İnci doğuyor. Ankara'ya dönüyorlar. O zamandan beri de Ankara'da yaşıyor annesi. Babası, hayatını kaybetmiş.

Alman bir anne ve Kemalist bir babanın nasıl anlaştığını sorduğumda, "Kemalistlerin çelişkileri sanırım bu. Babam mesela çoğu anlatının palavra olduğunu bence içten içe biliyor. Bir yandan da sonuç olarak kız alıyorsun, bu yüzden de çok problem görülmüyor" diyor. Bu çelişkiler yumağının ortasında 1967'de Atilla doğuyor. Ama Ankara'da değil, İzmir'de. Çünkü babası askerde. Ancak önce İzmir sonra Heybeliada maceraları kısa sürüyor. Anlayacağınız Atilla'nın çocukluğu Ankara'da geçiyor.

Bir iki üçler…

70'ler... Sokaklarda çatışmalar, yoksulluk ve baskılar. Bütün bunlar Atilla'nın evine çok uğramıyor. Babası, seçmen olmakla yetiniyor ve siyaset, evlerinin kapısının dışında kalıyor. Ama yine de Atilla, okula gidip gelirken silah seslerini saydıklarını hatırlıyor. O dönem derme çatma bir binadan ibaret olan Çankaya İlkokulu'nda okuyor. Vaktinin çoğu ya sokaklarda top peşinde koşturmakla ya da evde kitap okumakla geçiyor. Okula da pek ısınamıyor doğrusu. Çevresinde olan biteni anlamakta güçlük çekiyor. Özellikle de Hristiyanlara edilen küfürleri…

"Bizim ailede benden başka solcu yok. Solcu olmamdaki en büyük etken annemin Alman olması. Küçüklüğümden beri çerçeveye uymuyordum. Sürekli çevremde Hristiyanlara küfrediliyordu. Tam olarak anlayamıyordum ama sürekli anneme küfredilmesi rahatsız ediyordu."

O meşum tekerlemeyi hatırlıyor. Hani, "Bir iki üçler, yaşasın Türkler" diye başlayan tekerlemeyi. Aritmetik sayma işlemi Almanlara geldiğinde "E benim de annem Alman" diye şaşırdığını. Okulda soru sormanın bile cesaret olduğunu söylüyor. Evlerinde soru sormak serbestken, okulda soru sormanın kötü karşılanması okuldan da soğutuyor.

İte kaka bitiriyor okulları. Üniversitede ilk sene kimya kazanıyor. Bakıyor ki kimyayla alakası yok, ablasının yolundan giderek bu sefer Hacettepe Üniversitesi'nde Alman Dili ve Edebiyatı okumaya başlıyor. Hazırlıktan sonra yine ablasının izinden gidiyor, Almanya'da okumaya başlıyor.

"Yaşım çok genç. Hayat tecrübem sıfır. Bir yurtta kalıyorum, güzel yer ama her şeyle kendim uğraşıyordum. Tam 80'lerin başı. Türkiye yarı açık cezaevi. Yasaklar ülkesinden bambaşka bir ülkeye gitmişim. Bir yandan annemi özlüyorum. Döndüm. Ama dönmeden orada Türklerle tanıştım. Onlarla hiç anlaşamadım. Bir gün kendi aralarında konuşuyorlardı. Ne konuştuklarını merak ettim ve kulak misafiri oldum. Kürtçe konuşulmalı mı konuşulmamalı mı diye tartışıyorlardı. Konuşulmaması gerektiği konusunda hemfikirlerdi. Ben de garipsedim açıkçası. Ben Almanca konuşuyorum, niye Kürtçe konuşulmasın ki diye düşündüm. Bana çok kızdılar. Ben de Allah Allah, neden böyle yaptılar diye araştırmaya başladım ve Kürtlere çok fazla haksızlık edildiğini fark ettim. O sırada da solcu bir çocukla karşılaştım ve solun temellerini öğrendim. Devamlı bir arayış içerisindeydim yani. Akacak mecra arıyor ama bulamıyordum. Sol düşünceyle karşılaşınca akacağım mecrayı buldum. Tam o sırada da Türkiye'ye döndüm."

"Beyaz montum kan olmuş"

Ankara'ya döndüğünde, "Devrimci Gençlik çevresinin çıkardığı Yeni Çözüm dergisi" ile karşılaşıyor. 1 Mayıs çağrı metninden etkileniyor. 

"Akacak güzel bir mecraydı benim için. Ama doku uyuşmazlığı çok fazlaydı. Arkadaşların çoğu Aleviydi. Aileden devrimcilikle, solla tanışmışlardı zaten. Ama benim hayatla bağım da çok zayıftı. Hiç çalışmamış, para kazanmamıştım bir kere. Hiç para kazanmamış bir insan olarak çalışıp para kazanan insanlara bir şey anlatmaya çalışıyordum."

O dönemin klasiğiyle Atilla da karşılaşıyor. Birkaç kere gözaltına alınıyor. "Basit şeyler" diyor. O kadar da basit şeyler olmadığını söylediğimde, tutuklananları hatırlatıyor. Bir öğrenci kongresine giderken belediye otobüsünden gözaltına alınmasının, makineli tüfekler doğrultulmasının basit şeyler olduğuna pek ikna olmasam da, devam ediyoruz sohbete. Birkaç yıl siyasi hayatın ardından artık çalışmaya başladığını anlatıyor. İlk işi tur rehberliği oluyor. Esas parayı halı kilim satmaktan kazanacağını anlamıyor en başta ama sonra öğreniyor.

"Birkaç yıl çalıştım, sonra Ankara'ya döndüm, askerlik durumu söz konusu oldu. Ya okulu bitir ya askere alacağız demişlerdi, ben de bıraktığım tek dersi verdim. Ardından da askerlik. O dönemde siyaseti uzaktan takip ediyordum. O dönemden Gazi katliamını hatırlıyorum. 1995'ti. Üzerimde Almanya'dan aldığım beyaz bir montum vardı. Kızılay'da Gazi katliamı protestosuna denk geldim. Hemen girdim aralarına. O dönem gaz çok yoktu, su ve cop vardı. Polislerin arasında kaldım. Uzaklaşmaya çalışıyorum ama uzaklaşamıyorum. Bir şekilde çıktım. Bir baktım herkes bana şok olmuş şekilde bakıyor. Meğersem bütün üstüm başım, o beyaz montum kan olmuş."

Bu olaydan birkaç gün sonra arkadaşlarının çöpçatanlığıyla eşi Hülya'yla tanışıyor. Hızlı bir şekilde evleniyorlar. Tur rehberliğinden çevirmenliğe geçiyor.

"Eşimin ailesi üst düzey memur. Bense alt düzey memur bile değilim. Herhangi bir gelirim yok. Ama Allahtan aileden kalma ev var, bu biraz kompanse ediyor. Ama bir şeyler yapmam lazımdı. Çeviri bürosu açtım. Açtığım gibi kapattım. Turlara çıkıyordum ufak ufak. Ama paralar suyunu çekmeye başlamıştı. Bir gün bir tura çıktım. Almanya'dan gelen kapalı bir gruptu. Solcularmış. Ben Stalin diyecek oldum, beni durdurdular. ‘Biz Troçkistiz' dediler. O zamana kadar ben Troçki hain diye biliyorum tabi."

İsmail Beşikçi hikâyesiyle başlayan yayıncılık

Sonrasında bu grup, Atilla'dan bir şey rica ediyor. İsmail Beşikçi'yle ilgili bir kampanya yapacaklarmış, Atilla'dan bilgi toplamasını istiyorlar. Atilla da Ankara İnsan Hakları Derneği'ne gidiyor. Durumu anlatıyor ama kendisine kağıt gösteriliyor. Sonra İHD'den tanıdığı başka birisinin yanına gidiyor. Beraber telefon açıyorlar ve öğreniyor ki polis sanmışlar Atilla'yı.

"Tipten kaybediyorum tabi, adam haklı. Böyle solcu mu olur? Neyse, beni Yurt Kitap Yayın'a yönlendiriyorlar ve hayatımın en önemli anlarından biri oluyor. Ünsal Öztürk'le tanıştım orada. İstediğim bilgileri verdi, ben de onu bir rapor halinde yolladım Almanya'ya. Ünsal abiden de bahsettim. Onun da mağdur edildiğini yazdım. Meğersem bu arkadaşlar Frankfurt Kitap Fuarı'nın etkili ve önemli insanlarıymış. Bizi fuara davet ettiler. Beraber gittik fuara. Beşikçi'nin kitaplarına zincir vurup astık."

Fuar öncesinde bir yandan antik tarih ve mitoloji aşkına tam da denk gelen bir kitapla karşılaşıyor: Mısırlı Sinuhe. "Bu kitabı çevireceğim" diye inat ediyor. İletişim Yayınları'na gidiyor, Tanıl Bora'yla tanışıyor. Çevirisini beğeniyor ama kitap onlara uymuyor. Başka bir kitap veriyorlar: Uykunun Kardeşi. Senfoni orkestrasından Almanca bilen birini buluyor, anlamadığı müzik terimlerini de onun yardımıyla hallediyor. Kitap basılıyor. 

"Kayınpeder hiçbir şey demese de ona karşı filan da façayı toplamış oldum böylece. Kitabı alıp herkese gösteriyorum. Nasıl mutluyum. Fuarda da Ünsal abiye birisi Alamut diye bir kitap vermişti. Çevirelim diye. Ben atladım tabi. Para mara da istemem, satarsa verirsin paramı dedim. Yarısına geldim kitabın, Ünsal abi ‘Boşver, emeğine yazık, satmaz bu kitap' dedi. Aman abi yapma, etme diye ikna ettim. Kitabı bitirdim. Basıldı. Çok da güzel sattı. Özgüvenim iyice arttı tabi. Hem İletişim'e kitap çeviriyorum hem de Yurt Yayınları'na. Ünsal abi her türlü özgürlüğü verdi bana. Kitap buluyorum, çeviriyorum. Gılgamış diye bir kitap vardı mesela."

Akacak yeni bir mecra…

Oğuz, Göktürk mitolojisi ilgisini çekiyor bir yandan. Bir solcu olarak bu konularla ilgilenmesi şaşırtıyor çevresini. "Faşistlerin tekelinde sanki" diyor. Bu tekeli kırmak için hem çeviriyor hem de kendisi de mitolojiden beslenen hikâyeler yazmaya başlıyor. Tepki gelince ara veriyor yazmaya ama içinde ukde kalıyor. Atilla'nın ukdesini ise şimdilerde kızı Katrin çizerek, tasarlayarak hayata geçiriyor. Kızıyla en büyük ortak noktaları, mitoloji tutkuları. Annesi ve anneannesi ile başladığımız sohbetimiz, mitoloji arka planında kızıyla yeniden tanışmasıyla sonlanıyor.

"2000'lerin başında ben DSİP'le tanışmıştım. O zamanlar Pembe Hayat Derneği yeni kuruluyordu. Gidip geliyorduk ve translarla öyle tanıştım ben. Ortak etkinlikler, eğitimler derken LGBTİ+ meselesini anladığımı sanıyordum. Ama çocuğum bana trans kadın olduğunu söylediğinde kalakaldım. Ne yapacağımı bilemedim. Almanya'daydı o sıralar, orada okuyordu. Bizle irtibatı da bayağı azalmıştı. Sonra bir gün ben DSİP'in bir etkinliğinde konuşmacıyken bana bir mesaj attı. ‘Baba, seninle konuşmamız lazım' dedi. Ben de, normal zamanda hiç yazmayan çocuk tam da vaktini buldu dedim. Konuşmadan sonra aradım hemen. Ben trans kadınım dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Neden döndüm, bilmiyorum. Yoldaşlara anlattım. Sonra hemen eşimin yanına gittim. Ona söyledim. Onun da ilk tepkisi pek iyi değildi. Görüntülü konuştuk sonra. Translara destek olan bir merkeze gitmeye başlamış. Bize sürecini anlattı. Dinledik. Hemen anladık diyemem. Almanya'ya gidemedik ilk başta. Arada sırada bize fotoğraflarını atıyordu. Bir keresinde çok güzel kadın kıyafetleriyle fotoğrafını attı. Fark ettim ki, ilk kez güldüğü bir fotoğraf atıyor. Onun o gülümsemesini görünce içimde bir şeyler oldu benim. O an anladım sanırım."

O anlama hâlinin ardından ilk yaptığı örgütlenmek olur Atilla'nın. Artık akacak yeni bir mecrası daha vardır, Gökkuşağı Aileleri Derneği…

Yıldız Tar kimdir?

Sıfatsız gazeteci, Boğaziçi terk, Cranberries hayranı, fantastik roman müptelası.
2013 yılında gazeteciliğe başladı. Etkin Haber Ajansı'nda editör, Özgür Radyo'da program yapımcısı ve sunucusu olarak çalıştıktan sonra 2014'ten beri LGBTİ+ internet gazetesi KaosGL.org'ta sırasıyla muhabir, editör ve yayın yönetmeni olarak çalıştı. Halen bu görevi sürdürüyor.

Sol, sosyalist siyasi partilerle LGBTİ+ hakları üzerine röportajları "Yoldaş Ben İbneyim" başlığıyla, trans kadınlarla röportajları "Dönmelere Doyamadık" ve Türkiye'deki LGBTİ+ hareketinin tarihine ilişkin sözlü tarih çalışması "Patikalar: Resmî Tarihe Çentik" ismiyle kitaplaştı. 

Kaos GL Derneği'nin senelik medya izleme raporunu kaleme alıyor. Çeşitli gazete, dergi, kitap ve dijital mecralarda LGBTİ+ hakları, hafıza çalışmaları, edebiyat, nefret söylemi ve medya okur yazarlığı üzerine yazıları yayımlanıyor. 

T24 internet gazetesine “İnsan Manzaraları” başlıklı portre röportajlar yapıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

"Beşiklerimizi soymayı bırakın"

Kanazi, ailesinin Nakba öncesinde göçüyle başlayan kendi hikâyesine belki de bir saygı duruşu niyetine Nakba'yla açıyor kitabı. Terk etmeyen bir kadının hikâyesini anlatıyor. Savaşmayan ama terk etmeyen. Savaşmayan bir savaşçının hikâyesini. Hatıralarla ışıl ışıl göz kırpan bir kadının hikâyesini. Ve "döneceğiz" diyor Remi

"Özgürlüğümü tam olarak elime almamı HIV'e borçluyum"

"Sevgili HIV, hayatıma kattıkların için çok teşekkür ederim. Hayat direncimi arttırdığın, duruşumu dikleştirdiğin ve inancımı güçlendirdiğin için. Başka başka azınlıkların, ihlal ve ayrımcılıkların olduğunu görmeme, duymama fırsat yarattığın için de… Seninle daha da büyüdüm, olgunlaştım. Her düştüğümde tekrar ayağa kalkılacağını, son nefese kadar mücadele etmek gerektiğini de senden öğrendim"

Türközü'nden Milano'ya, Yarmuk'tan Şam'a bir peri masalı

Levo ve Ale ile tanışıklığımız 2014'e dayanıyor. İsviçre'nin Basel'inde bir etkinlikte tanıştık. Bir yıl geçmişti evliliklerinin üzerinden. Levo, şakayla karışık Ale'yi Şam'da nasıl tavladığını anlatıyordu. Ale, Levo'nun kafasındaki bitlerini temizlerken olanlar olmuş, aşk başlamıştı. Ale'ye göreyse, Levo ona başlarda çok soğuk davranmış, Ale için artık mesele kendini ispatlama yarışına dönmüştü. Gerisi hikâye diyorlardı