19 Ekim 2020

Her “bilgi uçurma” casusluk değildir!

Bizi kurtaracak olan hakikattir…

Türkiye’de son yıllarda basın özgürlüğüyle ilgili öne çıkan davalarda ortak bir kesen var. Can Dündar, Enis Berberoğlu, Eren Erdem, Çiğdem Toker, Müyesser Yıldız, Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan gibi isimlerin çeşitli davalara muhatap olmalarının veya bu isimlerden çoğunun özgürlüklerinden yoksun kalmalarının arka planında, öyle veya böyle bir “bilgi uçurma” tartışması bulunuyor. Bu yazıda bilgi uçurma kavramını tanıtmak, hukuk düzenindeki yerine ve Türkiye’deki eksikliğine dikkat çekmek; bu konu üzerinde daha fazla durulması için bir zemin hazırlamak istiyorum.

“Bilgi uçurma”, dilimize İngilizceden geçen bir kavram. İngilizcede (ıslık çalma) whistleblowing olarak ifade edilir ve göreli olarak yenidir. Yeni olmasından ötürü tanımı hâlâ netleşmiş değildir. Avrupa Konseyinin konuyla ilgili bir kararında “insanları riske atan yanlış davranışları durdurmak için alarma basan kaygılı bireyler” gibi, oldukça geniş ve pek de etliye sütlüye dokunmayan bir tanım bulunuyor. Literatürdeki farklı yaklaşımlardan hareketle şöyle bir tanım daha çok şey anlatır:

“Bilgi uçuran”, çalışmakta olduğu yerdeki bir usulsüzlüğü, kamu yararı uğruna kurum içinde veya dışında, kimliğini açıklayarak veya gizleyerek ama her hâlükârda bir sır saklama yükümlülüğünü ihlal ederek ifşa eden kişidir.

Bu kavramın ve hukuksal olarak kurumlaşmasının kökleri, daha kuruluş yıllarında erklerin ayrılığına, dengelenmesine ve kontrolüne ilişkin mekanizmalara belirleyici işlev verilen ABD’ye dayanıyor. ABD’de yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki işbölümünün yanı sıra yurttaşların da “uyanık bekçiliği”ne anlam yüklenmiş, yurttaşların özellikle kamunun zararına hareket edenlere karşı harekete geçmeleri durumunda korunmaları öngörülmüş hatta böylesi hareketler teşvik edilmiştir. Öyle ki bu konudaki teşvikler, parasal boyut bile taşımaktadır. Örneğin daha 1863’te Amerikan İç Savaşı sırasında Birlik Ordusu’na sattıkları malzemeler için fazla para isteyerek yolsuzluk yapan yüklenicilere karşı “Yanlış Beyanları Önleme Yasası” çıkarılmıştı. Yasa, böylesi durumlarda yurttaşlara dava açma yetkisi tanımakla kalmıyor, ödül olarak zararın bir kısmının o yurttaşa aktarılması gibi kurallar getiriyordu. İlerleyen yıllarda kamusal yarar taşıyan gizli bilgileri “uçuranların”, işten çıkarılmalarına karşı yüksek tazminatlar da öngörülmüştü. Amaç kamusal zararlara karşı her yurttaşın “zinde” kalmasıydı. Bu tür örnekler, XX. yüzyılda da çok sayıdadır. Tütün şirketi Brown & Williamson’da uzun yıllar üst düzey pozisyonda çalışan Jeffrey Wigand’ın, 1995’te sigaraya bağlı hastalıklar için yapılan masrafların karşılanması amacıyla tütün şirketlerine açtığı davaya yeminli tanık olarak katılmış olması, bu konuda pek bilinen bir örnektir. İçeriden ticari sıraları uçuran Wigand, tütün şirketlerinin sigaranın ne denli ölümcül olduğunu gayet iyi bildiklerini, buna rağmen bağımlılığı en üst düzeye çıkarmak için çalışmalar yaptıklarını söyledi. Wigand, bu çıkışının ardından devasa davalar yığınıyla ve yıpratma kampanyalarıyla karşı karşıya kaldı. Hem itibarı hem de özel yaşamı altüst oldu. Öyle ki bu yaşam öyküsü, Michael Mann’ın yedi dalda Oscar ödülüne aday gösterilen Köstebek (1999) filmine bile konu olmuştur.

Hollywood filmlerine bile konu olan bir diğer örnek “Watergate skandalı” (örn. bkz. Başkanın Bütün Adamları) olarak bilinen olaydır. Skandal, 1972 başkanlık seçiminden önce beş kişinin “Demokratlar”ın seçim kampanyasını yürüttüğü Watergate binasına telefon dinleme cihazı yerleştirme amacıyla girmesi ve buradan bilgi toplaması iddialarıyla ilgiliydi. O zamanlar “derin gırtlak” (deep troat) kod adıyla bilinen, yıllar sonra FBI’ın eski bir müdür yardımcısı olduğu anlaşılan bir kişinin verdiği bilgilere dayanan gazeteciler, bu durumdan FBI, CIA ve Beyaz Saray’ın haberdar olduğunu fakat örtbas etmeye giriştiklerini yazmıştı. Bu haberler, Richard Nixon’un, Senato tarafından suçlandırılmasına (impeachment), ardından azledileceğini anlayıp istifa etmek zorunda kalmasına neden olmuştu. Gelişmeler, bazı reformların da önünü açtı. Bu tür reformlar, farklı yıllardaki bilgi uçurmalardan sonra yinelendi. Örneğin FBI’ın patlayıcı kimyageri olarak çalışan Frederic Whitehurst, FBI bünyesindeki laboratuvarlarda gerçekleşen yaşamsal kusurların yanı sıra, ABD’de vaktiyle çokça tartışılan Dünya Ticaret Merkezi’ne atılan ilk bombanın ve Oklahoma City’deki bombalama olayının analizlerindeki ciddi teknik yetersizlikleri ifşa etmişti. Bu ifşalardan sonra FBI, ister istemez köklü bir reforma girişmişti.

2000’li yıllar ise ABD’de ve dünyada bilgi uçurma örneklerinin patladığı yıllar oldu. Öyle ki daha 2002’de Time Dergisi’nin “yılın insanları” olarak seçtiği isimler “Bilgi Uçuranlar”dı. FBI çalışanı Coleen Rowley, 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırıdan sonra, bir yazı kaleme aldı. FBI Genel Personelinin terör şüphelilerine ilişkin ellerindeki bilgileri (örn. bir teröristin Aralık 1994'te Eyfel Kulesine uçak ile intihar saldırısı düzenleyeceği bilgisini) nasıl hatalı kullandığını ve harekete geçmediklerini ortaya koyan bir yazıydı bu. Bu yazısı FBI’ın istihbarat servisinin yeniden yapılanmasının önünü açtı. Benzer şekilde, Cynthia Cooper, müdür yardımcısı olarak çalıştığı şirketteki (WorldCom) tarihin en büyük muhasebe yolsuzluğunu ifşa etmişti. Time’ın 2002 kapağında “yılın insanı” sayılan bir diğer isim olan Sherron Watkins’in yaptığı şey de görece benzerdi. (Meraklısı bu konudaki “Enron” isimli belgeseli izleyebilir.)

Bu yıllar, “blgi uçurma” mevzuatının normatif açıdan da genişlediği yıllar oldu. Yine 2002’de “Halka Açık Şirket Muhasebe Reformu ve Yatırımcı Koruma Yasası” denilen (SOC yani Sarbanes-Oxley Yasası olarak da bilinir.) bir yasa çıkarıldı. Yasanın konusu, menkul kıymetler kurallarının ihlallerine ilişkin bilgi veren şirket çalışanlarının korunmasıydı. Yasa, söz konusu alandaki şirketleri, her çalışanının şirket bünyesindeki yolsuzlukları ve etik olmayan davranışları rapor etmelerini olanaklı kılacak düzenekler oluşturmasına yasal çerçeve sundu. Yani yolsuzlukların ifşası teşvik edildi. Dahası bu kurallar, ABD borsalarında işlem gören yabancı şirketler için de geçerli kılındığı için bunun dünyanın diğer ülkelerindeki şirketlerin yapılarında da etkileri oldu. Öyle ki Birleşik Krallık’ta ve diğer bazı Avrupa ülkelerinde bu konuda yasal düzenlemeler (örn. yolsuzluklara dair bilgi uçuranların işten çıkarılması yasağı; taciz, terfi ettirmeme vb. türden yaptırımlara karşı korunması hükümleri) güçlendirilerek normatif hâle geldi.

Bilgi uçurma; malî yolsuzluk, bankacılık gibi parasal alanların yanı sıra özellikle çevre, sağlık, ulaştırma gibi kamusallığın yoğun olarak hissedildiği alanlarda da geçerlidir. Gerçi işin içine “devlet sırrı” girdiği yerde işin rengi göreceli olarak değişmektedir fakat yine de bu etkinliklerin dahi meşruluk ve koruma düzeyi yüksektir. Örneğin 2009’da Irak’ta ABD ordusu için görev yapan subay Bradley Manning’in Temmuz 2010’da ABD’nin Irak ve Afganistan’daki çatılmalar hakkında yarım milyona yakın raporu WikiLeaks’e göndermesi yakın zamanın bilinen en çarpıcı bilgi uçurmalardandır. Öyle ki bu belgelerin arasında bugün dahi uluslararası hukuk yönünden kapanmamış tartışmalara neden olan veriler (ABD helikopterlerinin Iraklı sivillerin üzerine ateş açtığını gösterdiği söylenen bir video gibi) vardır. Manning, hakkında açılan sayısız dava içinde her ne kadar (özellikle bilgileri çalmakla ilgili olanlar yönünden sonradan Başkan Barack Obama tarafından hafifletilecek) bazı cezalara çarptırılmışsa da, devlet sırlarını Wikileaks’e gönderdiği için “düşmana yardım” suçundan beraat etmişti.

Gündemdeki bilgi uçurma konusundaki önemli başlıklardan biri de Julian Assange’ın ünlü WikiLeaks sitesidir. “Yönetişim Olarak Komploculuk” başlıklı makalesinde, halkı temsil etmeyen yönetimlerin bilgiyi gizli tutmak sayesinde hüküm sürdüklerini, dolayısıyla yıkılmalarının da ancak bilginin ve hakikatin sızdırılması sayesinde gerçekleşeceğini anlatan, politik olarak “radikal demokrat” biçiminde tanımlanabilecek Julian Assange hakkında herhangi bir suçlama yöneltilmemişti. (Gerçi Donald Trump döneminde bu yönde hazırlıklar vardır.) Çünkü bu etkinliğinin, gazetecilikten ayrılan yönü olduğu ortaya konulamıyordu. Bu olay ile bağlantılı bir diğer isim ise eski bir CIA çalışanı olan ve ulusal güvenlik dairesindeki bilgileri basına ifşa ederek ABD tarihinin en büyük sızıntısını gerçekleştiren Edward Snowden’dır. Bu sızıntıyı “halkı, onlar adına ne yapıldığı ve onlara karşı neler yapıldığı konusunda bilgilendirmek” amacıyla gerçekleştirdiğini söyleyen Snowden hakkındaki dava hâlâ devam ediyor. (Meraklısına Oliver Stone’un 2016 tarihli Snowden belgeselini öneririm.)

Bu örnekler çoğaltılabilir çünkü ABD tarihi, bu türden, sayısız örneklerle doludur. Bu bağlamda önem taşıyan nokta, bilgi uçurmanın bu ülkenin kültürünün bir parçası olması ve anayasal yönden önemli bir fren ve denetim işlevi görmesidir.

Kavramın kapsamı hâlâ netleştirilmeye çalışılmakta ve bu alandaki mücadele sürmektedir. Ancak yine de kavramlaştırmanın önemi büyüktür. Özellikle kamusal etkinlik gösteren kurumlar veya şirketler, kendi bünyeleri içindeki kusurların, yolsuzlukların, hukuk veya etik dışılıkların ifşa edilebileceğini bilir. Hatta bu tür yolsuzluk/hukuksuzluk karşıtı ifşalar, gelişmekte olan mevzuat ile bizzat devletçe teşvik de edilmektedir

Avrupa’daki durum

Bilgi uçurma, ABD’ye kıyasla Avrupa’da yeterli normatif güvenceye sahip değildir. Bu konu, ABD borsasında işlem görecek şirketlerin zorunlulukları uyarınca getirilen bazı yenilikler ve özellikle basın özgürlüğü konusunda dolaylı koruma bağlamında hukuksallaşmıştır. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi yönünden de bu alan uzun süre sessizlikle karşılanmıştır. Mahkemenin yerleşik içtihatları uyarınca bilgi uçurmaya dair teminatlar; bir gazetecinin kaynaklarını açıklamaya (çok istisnai durumlar hariç olmak üzere) zorlanamaması, gazetecilere gizli bilgileri veren kaynakların kimliklerini öğrenmek için gazetecilerin evlerinin veya işyerlerinin aranamaması veya bu öğrenme için farklı baskı biçimlerinin kurulamaması gibi güvenceler, keza bu güvencelerin bilginin yasadışı yollarla elde edildiği, devlet sırrı, ticari sır vb. türden hükümlerin ihlali yahut soruşturmanın gizliliğinin ihlali gibi hâllerde dahi geçerli olması gibi içtihadi ilkelerle korunmuştur. Gelgelelim İnsan Hakları Mahkemesi de 2000’li yıllardaki furyaya karşı sessiz kalmamış ve ilk kez 2008’de bu konuda açıkça ölçütler geliştirmiştir.

Bu bağlamda en önemli köşe taşı Guja v. Moldova kararıdır. Bu olayda başvurucu Iacob Guja, başsavcılık ofisinde basın departmanı müdürü olarak çalışan bir kişiydi. Meclis Başkan Yardımcısı’nın Başsavcılığa yazdığı bir mektubun kopyalarını basına sızdırmıştı. Mektupta, işkenceci olduğu iddia edilen bazı polislerin kollanmasına dönük içerik bulunuyordu. Bu bilgiyi sızdırdığı için işten çıkarılan Guya, konuyu İnsan Hakları Mahkemesinin önüne taşıdı. Mahkeme bu kararda ifade özgürlüğü bağlamında önemli belirlemelerde bulundu ve bazı ölçütler getirdi. İlkesel belirlemesi şuydu:

“Bir kamu çalışanı, işini yaparken, açığa çıkmasının veya yayımlanmasının kamunun yüksek yararına olacak türden kurum içi bir bilginin (Buna gizli bir bilgi de dahildir.) farkına varabilir. Bu nedenle Mahkeme, bazı durumlarda kamu kesiminde yasal olmayan veya işyerinde görevin kötüye kullanılması anlamına gelen bir çalışanının veya kamu görevlisinin korunması gerektiğine karar vermiştir. Buna, ilgili çalışanın veya kamu görevlisinin işyerinde olan bitenden haberdar olan tek kişi veya az sayıda insandan biri olduğu; dolayısıyla işverenini veya geniş anlamda kamuoyunu uyarmasının kamunun en fazla yararına olan davranış sayılacağı durumlarda gerek duyulur.”

Bunun yanı sıra Mahkeme, böylesi durumlarda bir terazi kurulması gerektiğini söyledi. Terazinin bir kefesinde çalışanların sadakat ve ketumluk yükümlülüğü, diğer kefesinde ise yolsuzluk ve hukuksuzlukla mücadeleye katkıda bulunmak için bilginin açıklanmasının kamusal yararı bulunmalıydı. Bu terazinin dengelenmesi için de bazı sorular sorulmalıydı:

  • Dışarıya yapılan açıklama için koruma talebinde bulunmadan önce, kurum içi raporlama seçenekleri tüketilmiş mi?
  • Sızdırılan bilginin, kamusal yarara ve kamusal tartışmaya katkı düzeyi yüksek mi?
    Sızdırılan bilginin sızdıran açısından doğru ve güvenilir olduğu dikkatle ve “makul” biçimde doğrulanabilir miydi? (Eğer bu doğrulama söz konusu olmuş ise bilginin mutlaka gerçeğe uygun olmasına gerek yoktu. Başka bir deyişle, gelecekte bilginin doğru olmadığı ortaya çıksa bile, koruma varlığını korur.)
  • İfşanın sonucunda oluşacak zarar aşırı ağır değil mi?
  • Bilgi uçuran kişi, ifşa ettiği bilginin gerçeğe uygun olduğu, bilgiyi ortaya çıkarmada kamu yararı bulunduğu ve söz konusu usulsüzlüğe karşı başka uygun bir yolun olmadığı konusunda “iyi niyet” sahibi mi?
  • Bilgi uçuran kişiye uygulanan yaptırımın ağırlığı, demokratik bir toplumda kabul edilemeyecek denli aşırı mı?

Bu birbirlerinin içine girmiş soruların yanıtlarının olumlu olması durumunda bilgi uçuran kişiye uygulanacak yaptırım, ifade özgürlüğünü ihlal etmiş sayılır.

Bu içtihat, İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını Anayasa’nın 90’ıncı maddesi uyarınca iç hukukun parçası kılan Türkiye için de hukuksal bir anlam taşır. Bunlar, bir yandan iş ve rekabet hukukuyla bağlantılı davalarda, diğer yandan son yıllarda politikada ön plana çıkan “otoriter” ve “güvenlikçi” söyleme koşut olarak yargısal alanda gazeteciler aleyhine görünür olan “casusluk” iddiasıyla açılan davalarda, her şeye rağmen hukukun üstünlüğüne inanan bütün yargıçların sorması gereken sorulardır. Özellikle gazeteciler hakkında açılan davalarda, “halkı, onlar adına ne yapıldığı ve onlara karşı neler yapıldığı konusunda bilgilendirmek” işini gören kişilerin sundukları bilginin “devlet sırrı” olup olmadığına odaklanmaktansa, bu bilginin kamuoyundan saklanmasının ne denli meşru sayılabileceğine odaklanılması gerekir. Çünkü ifşa edenlerin casus veya vatan haini olarak nitelendirilmesine neden olan bilgi, eğer kamu kaynaklarının kötüye kullanımıyla ilgiliyse ve bir hukuk dışılık barındırıyorsa; böylesi sıfatları, bunları açığa çıkaranlar değil saklayanlar hak eder.

Türkiye’de “bilgi uçurma” konusunda mevzuat eksiktir. Bu konuda bilgi uçurmanın (vergi hukuk vb. alanlardaki ayrıksı hükümler hariç olmak üzere) teşvik edilmesi şöyle dursun, hukuksuzluğu ifşa etkinliğine girişenleri koruyacak mevzuatta bile açıklar vardır. Öte yandan, ticari sır ve daha da vahimi devlet sırrı kavramının ne olduğu, kimin tarafından ve nasıl tanımlanacağı konularında belirsizlikler varlığını korumaktadır. İktidardaki siyasetçilerin, söz konusu sorunların aşılmasında adım atmaya en uzak olduğu bu günlerde, bu yöndeki açılımı Anayasa Mahkemesinden beklememiz meşrudur. Bu iş için harika bir fırsat sunan Enis Berberoğlu başvurusunda bu olanağı kaçıran Anayasa Mahkemesi için hâlâ geç değildir.

Bizi kurtaracak olan hakikattir…

Yazarın Diğer Yazıları

Türkiye Cumhuriyeti bir "hukuksuzluk devleti" olmamalı

Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi politik amaçlarla özgürlüğünden yoksun bırakıldıkları bağlayıcı yargı kararlarıyla sabit olan kişileri ele alalım. Bu kişilerin içinde bulunduğu durumu hâlâ kasti olmayan ve münferit bir "hukuka aykırılık" olarak sayabilir miyiz?

Yeni Türkiye'nin haşmetlû dili: "Görevden af dileme"

İstifa, ilke olarak, gündelik dildeki anlamıyla "kabul" koşuluna bağlı değildir. Çünkü istifa, tek taraflı bir irade beyanıdır. Başka bir deyişle usulüne uygun bir istifanın geçerliliği, muhatabının kabulüne bağlı sayılmaz. Hukukta her işlem yenilik doğurmaz

Depremde batıl düşünceleri ifade etme ve saçmalama özgürlüğü

İfade özgürlüğü alanındaki bir tartışmada karşıt görüşe karşı hükûmeti ve devletin ceza yaptırım gücünü çağırmak, iktidarı daha da güçlendirmekle kalmaz güçlenen iktidarın, zamanı geldiğinde muhalif ve ilerici çevreleri daha güçlü vurmasına cesaret verir