03 Kasım 2019

Saydam adam

Pazar yazısı

Sevdiğimi söyledim, sevildiğimi duydum. Daha ne ister ki insan? Bir esinti aldı uçurdu beni. Bir dalgadır tuttu götürdü beni. Böyle sanıyordum, böyle duyuyordum, böyle biliyordum. Bilemediğim ise neden boyuna kanat çırptığımdı havada ve neden durmaksızın kulaç attığımdı sularda.

Hissetiğime yada özlediğime, belki düşlediğime, aslında yaşadığıma bakarsam, ne rüzgar alıp uçuruyordu beni, ne sular tutup götürüyordu. Sadece sükûnet içinde çırpınıyordum kendimce. Şu an bilebildiğim bu.

Bu akşam küçük bir ülkenin kendini tanıtma adına, eksiklik duygusunu gidermek ihtiyacıyla çekip toparladığı fotoğraflardan ibaret bir serginin açılışına gittim, çağrılıydım. Kasketliydim de, iyi de giyimliydim o gün nedense, ama öyle. 

Asıl önemli olan ise şeffaftım, öyleymişim. Galeride duvarlar grize yada kolore fotolarla doluydu, sehpalar atıştırılacak yemekliklerle. İçki dizili tepsileri birileri ortalıkta dolaştırıyordu. İnce yapılı süslü kadınlar, iyi giyimli, matruş yada kirli sakallı iri kıyım adamlarla konuşuyor, yiyor ve içiyorlardı. Ve, beni görmüyorlardı. Ben onları görüyordum, da... Şeffaf biri onları görse n'olur, görmese n'olur?.. Yine de kalabalığın arasında dolaştım durdum. Bu saydam adamı ve kasketini kimse görmedi. Ölmüştüm de haberim yoktu. İnanıyor olsam, ruhlara karıştım derdim. Ama hep anlatırlar ya, ruhları da gören olurmuş. Bilemem, ruhdum, dertliydim, şeffaf olmalıydım, görüyor, görünmüyordum. Her birini görüyor, tanımıyordum. Onlar beni tanıyor, görmüyorlardı.

Sıkıldım, çıktım. Çıktığımı kapının önündeki ve içindeki canlılar topluluğundan beni gören olmadı. Dokunan, çarpan, pardon diyen de olmadı. Dışardaydım, hava kararmıştı.

Daha iki adım attım, oradaki mağazanın camlı, ışıklı kapı önünde, dertop olmuş bir kedi beni gördü. Beni, gör-dü!..

Üşenmedi, kalktı, sırtını kambur yaptı, gerindi ve suratıma doğru içinde sadece (r) sesleri bulunan uzunca bir lâf etti. Çömeldim, aynı boya geldik. Yanıma yaklaştı. Gözlerime baktı. Beni mutlu etti. Başını okşadım, mutlu oldu.

Bolca (rrr) sesli uzun cümlesinin içinde ne bir soru, ne de bir yanıt vardı. Sadece ve sadece o an vardı!..

O anda, o ve ben vardık.

Saydamlığım geçti, artık opaktım. Yanımızdan geçen biri, çömelmiş olan bana, iyi akşamlar, dedi. Kedi aldırmadı. Ben o akşamın iyisini ve bu iyiliği önemsedim yine de, nedense...

Neden olacak, ne rüzgar tutup uçuruyordu, ne sular alıp götürüyordu, sesi çıkmadan çırpınan, kimsenin görmediği şeffafın biriydim. Sevdiğini söyleyen, sevildiğini duyan, saydam bir mırrnavdım.

Burada bitmeliydi, bitmedi.

Facebook'a düştüm birden, istemeden. Herkes hem oradaydı, hem yoktu. Ne saydamdılar ne değil ama ortalıktaydılar. Utandım, mahremiyetin, gizemin, özelin ve değerin bu kadar ulu orta saçılıp dökülmesini görmekten... İçtenliğin, hüznün, romantizmin, içe kapanık nirvanalaşmanın yok oluşunu... Kederin ve neşenin kayboluşunu... Coşkunun ve sükûnetin artık olmayışını... Bütün bunların yerini yılışıklığın, içtensizliğin, dibine kadar yapmacıklığın ve rüküşlüğün, düzeysiz yüzeyselliğin almasını... Dostluk, arkadaşlık, sohbet ve dertleşmenin, yüreğini açmanın yada açamamanın artık orada tahayyül etmenin bile imkânsızlığını... Hicap duygusunun, tatminsizliğin tükenmez talepleri karşısında, yok edilişini... Görmekten utandım, ürktüm!.. 

O engin duygu dünyasının "beğen" ve "paylaş" tırnakları arasına sıkıştırılmış sefaletinden... İğrendim. Baldan tatlı öfkenin, sabretmenin, içine atmanın, susmanın, çaresizliğin, kahrolmanın yok bilinmesinden... Varsa bile arka odaya kilitlenmiş olmasından... Vitrinin, ekranın süsle ve tezgâhtar gülücüğü ile doldurulmasından... Beceriksizlik gibi, ağlamak gibi insanî edimlerin uçurumdan aşağıya yuvarlanmış olmasından... İkrah ettim.

Tokalaşmanın, omuza dokunmanın, onu anlamaya çalışmanın, gözlerinin içine bakmanın, yanağına bir öpücük kondurmanın sıcaklığından geriye ne kaldıysa ona muhtaç olmanın, onunla iktifa etmenin mendeburluğundan... Nefret ettim.

"Melâli anlamayan nesile aşina değiliz" diyen Ahmet Haşim'den yola çıkıp, sıkılmayı, mahcubiyeti tanımayan Facebook'a varmış olmak yok etti galiba beni, saydam etti, şeffaflaştım!..

Yazarın Diğer Yazıları

Terreur, dehşet…

Pazar yazısı

Tan Oral çiziyor...

Türkiye'nin önde gelen çizerlerinden Tan Oral, çizgileriyle Türkiye ve dünya gündemini yorumluyor

Tan Oral çiziyor...

Türkiye'nin önde gelen çizerlerinden Tan Oral, çizgileriyle Türkiye ve dünya gündemini yorumluyor