18 Nisan 2020

Virüs ve yerel demokrasi

Koronavirüs'ün yarattığı bu fırsattan yararlanarak yeni bir demokrasi girişimini gerçekleştiremezsek, Koronavirüs sonrası dönemde bugünden daha baskıcı, daha otoriter bir rejim altında yaşamak zorunda kalacağımızı bilmeliyiz

Koronavirüsvirüs sonrası dönemde hiçbir şeyin aynı olmayacağını, her şeyin değişeceğini düşünenlerin kervanına Sayın Cumhurbaşkanı da katıldı. "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" dedi. İyi, güzel de Koronavirüsvirüs sonrası dönem nasıl bir dönem olacak? Bunun yanıtı yok.

Yanıt vermek de kolay değil. Bu denli bilinmeyenin olduğu bir durumda ileriye yönelik bir projeksiyon yapmak güç. Her şeyden önce Koronavirüsvirüs'ün bizi daha ne kadar esir alacağını bilmiyoruz. Süre uzadıkça krizin etkisi de ağırlaşacak. Koronavirüsvirüs krizi bittikten sonra meydana gelen tahribatı gidermenin de ne kadar süre alacağını ya da ne ölçüde giderilebileceğini de bilmiyoruz.

Ama elimizde ortaya çıkan bazı veriler var. Bu verilere dayanarak alacağımız kararlar Koronavirüs sonrası dönemin de çerçevesini belirleyecek. Koronavirüs sonrası dönemin tablosunu çizecek olan, kriz sonra erdikten sonra vereceğimiz kararlardan çok şimdi vereceğimiz kararlar.

Şurası açık ki dünyada ve Türkiye’de yürürlükte olan neoliberal sistem, Koronavirüs ile baş edemedi. Sistem çöktü. Türkiye’de yüzbinlerce işyeri kapandı. Milyonlarca kişi işsiz kaldı. İnsanlar iş bulmak için uzun kuyruklar oluşturdular. Evine ekmek götüremeyen, açlık sınırındaki insanlara "sosyal mesafeyi koruyun ya da sokağa çıkmayın" demek daha fazla anlamsızlaşıyor.

Somut iş, aş gereksinimleri, insanlara gözle görülmeyen bir mikrobun doğuracağı tehlikelerden çok daha önemli geliyor. Süre geçtikçe ekmek peşinde koşan kitlelerin sayısı ve sorunları büyüyor. Mevcut ekonomik ve siyasal sistemin bunun altından kalkması da olanaksızlaşıyor. Kriz sona erdikten sonra, kapanan işyerlerinden kaçta kaçı yeniden kepenklerini açabilecek? İşlerinden olan insanların kaçta kaçı eski işlerine dönebilecek? Öyle gözüküyor ki Koronavirüs krizi sona erdikten sonra da ekonomik kriz şiddetlenerek sürecek. IMF, "1929 krizinden sonra dünyanın gördüğü en büyük ekonomik krizle karşı karşıyayız" diyor.

Bu boyutta bir ekonomik krizin, toplumsal ve siyasal sonuçları olmaması olanaksız. İçinden geçtiğimiz dönem sadece hastalıkla sınırlı bir kriz değil. Bundan çok daha büyük yapısal bir kriz. 1929 krizi Avrupa’da faşist rejimlerin kurulmasına yol açan olaylar zincirini tetiklemişti. Bu krizin de önemli siyasal değişimlere yol açması beklenir.

Bütün otoriter-totaliter rejimlerde olduğu gibi, Türkiye’de de iktidar, rant yoluyla kendine bağladığı yandaş büyük sermaye ile özellikle büyük kentlerde küçük esnaf, alt orta sınıfın desteğiyle ayakta duruyor. Koronavirüs'ün en olumsuz etkilerini küçük esnaf ve alt orta sınıflar üzerinde görüyoruz. Bu nedenle kriz, AKP’nin tahakkümcü iktidarına verilen rızanın ortadan kalkmasına yol açabilir. Gerçi, AKP’nin tabanın rızasını konsolide etmek için din soslu bir milliyetçiliği kullandığı, içeride ve dışarıda düşmanlar icat ettiği, toplumu bölerek "biz" ve "ötekiler" yarattığı meydanda. Ancak ekonomik kriz büyüdükçe bu bağların etkisini yitirmesi beklenmeli

Elimizdeki başka bir veri, AKP iktidarının kriz sırasında ve sonrasındaki tutumunun ne yönde gelişeceğinin ortaya çıkması. Ülkede siyaset ötesi bir dayanışma ortamı yaratan Koronavirüs krizinden toplumsal barışı sağlamak, kutuplaşmaları ortadan kaldırmak için yararlanmak olanağı vardı. AKP iktidarı, daha doğrusu Türkiye’yi yöneten tek kişi, bu yola girmek istemedi. Tersine, Koronavirüs krizinde baskılar ağırlaştı. Gazeteciler üzerinde yoğunlaşan baskılar, siyasal mahkum ve tutukluları dışarıda bırakan infaz yasası, terörist suçlamasının iktidarı eleştiren herkesi kapsayacak biçimde genişletilmesi, iktidarın nasılsa hala yandaş yapamadığı çok sınırlı sayıdaki televizyon kanalları ve gazetelere verilen cezalar, Sayın Cumhurbaşkanı’nın gazetecileri ve muhalefeti "virüs" olarak nitelemesi, sosyal medyayı kontrol etme çabaları, toplu sözleşme ve grev hakkının ertelenmesi, Koronavirüs ve sonrası dönemde Türkiye’yi daha  sert bir otoriter – totaliter rejimin beklediğini gösteriyor.

İktidarın, muhaliflere karşı tutumunun sertleşmesinin bir nedeni, Türkiye’deki tek adam rejiminin, bütün kararların tek bir kişi tarafından alınmasının Koronavirüs krizinin yönetiminde yetersiz kalması, insan yaşamlarının yitirilmesi sonucunu doğuran yanlışlara yol açması.

10 Nisan akşamı, 2 saat önceden ilan edilen ve panik yaratan sokağa çıkma yasağı, Atatürk Havalimanı'nda uçak pisti üzerinde yapılan devasa şehir hastanesi, Türkiye’de insanlar ölürken garip bir büyüklük sevdasıyla yabancı ülkelere gönderilen Cumhurbaşkanlığı amblemini taşıyan yardım kolileri, hastalığın hızla yayıldığı büyük kentlerde bir türlü sokağa çıkma yasağı ilan edilmemesi ve bunun hafta sonuyla sınırlı tutulması bu yanlışlardan bazıları.

Ancak her büyük krizin, yeni bir değişim fırsatı yarattığı, yeni bir dönemin kapısını açtığı da bir gerçek. Koronavirüs sonrası dönemin nasıl bir dönem olacağını kararlaştıracak olan, giderek büyüyen işsiz, evine ekmek götüremeyen, dükkanını kapatmak zorunda kalan kitle. İktidarın ekonomik gücü bu kitleyi ayakta tutmakta yetersiz. Açıklanan reform paketinin de işçiden çok işverenin çıkarlarını gözeten bir paket olduğu açık. Zaten üç önemli işçi konfederasyonunun işçiye verilmek istenen bu yetersiz yardıma ilişkin eleştirilerde birleşmeleri de bunu gösteriyor.

Türkiye’de Koronavirüs sonrası düzeni düşünürken, mevcut düzeni bir veri olarak kabul edip düşüncelerimizi, davranışlarımızı ona göre ayarlamak yanlış olur. Tersine, devletin işleyişini, düzeni değiştirmek amacıyla  neler yapılması gerektiğini düşünmek gerekir.

Bu yüzden virüsün vurduğu herkesi, işsiz kalan emekçileri, dükkanını kapatan esnafı, yaşlıları, mültecileri içine alan yeni bir "biz" oluşturmak önem kazanıyor. Bu ancak halka en yakın olan yerel yönetimlerde gerçekleşebilir. Koronavirüs virüs, yerel yönetimlerin önemini ön plana çıkardı. Sistemin çökmesinden doğan boşluk ancak yerel örgütlenmelerle ve yereldeki dayanışmayla doldurulabilir. Belediyeler toplumun kılcal damarları. Bu kılcal damarlar aracılığıyla, halkın her türlü gereksiniminin saptanması. onlara yardım ulaştırılması, insana dokunulması olanağı var. Belediyelerin kuracağı dayanışma ağları Koronavirüs virüsün en çok vurduğu en alttakilerin elinden tutabilir, onların rahat bir soluk almasını sağlayabilir.

Bu amaçla belediyeler, ilçe düzeyinde yerel sağlık merkezleri, yerel gıda, yiyecek dağıtım merkezleri, yerel yaşlılara destek merkezleri, yerel iş bulma, yol gösterme merkezleri, yerel kültür merkezleri kurabilir. Bu merkezlerin birkaç mahallede ya da büyüklüğüne göre her mahallede şubeleri olabilir. Bunlar aracılığıyla o mahallede oturan ihtiyaç sahipleri belirlenir. Onlarla birebir temasa geçilir. Yardım eli uzatılır. Bu amaçla, yerellerde bir gönüllü ordusu kurulabilir. Her mahallenin sorumluları belirlenir. Böyle bir dayanışma ağında, ilçe belediyeleri kadar muhtarlara da büyük bir görev düşüyor. Mahallede oturanları tanıyan onlar. Sivil toplum kuruluşları böyle bir projenin çok önemli bir ögesi. Ancak her STK’nın kendi başına çalışması yerine, belediyeler çerçevesinde, ağın bir parçası olarak eşgüdüm içinde çalışmaları çok daha iyi verim almayı sağlar. Başka bir deyişle, belediyeler katılımcı bir örgütlenmenin merkezi işlevini, yerel liderlik rolünü başarıyla üstlenebilir.

Belediyeler başka işler de yapabilir. Örneğin, belediyenin standartlara uygun maske üreterek halka dağıtmasının önünde bir engel var mı?

Belediyelerin kuracakları bu iletişim ağları, Koronavirüs sonrasında da işlevini sürdürür. Halkı katılımcılığa teşvik eder. İnsanlarda aktif yurttaşlık bilincinin uyanmasına yol açar. Halkı, kendi yaşadığı topluluk içinde kendine ait kararları almaya yöneltir. Belediyeler bir katılımcı demokrasi laboratuvarına dönüşür.

Şimdi kurulacak olan iletişim ağları, Koronavirüs sonrası dönemde büyük bir toplumsal dönüşüme yol açabilir. Her şeyin tek bir kişi tarafından karara bağlandığı, tüm gücün tek bir merkezde toplandığı tahakkümcü, baskıcı, otoriter bir rejim yerine, iktidarın yerel ile paylaşıldığı, tahakküme son veren, eşitlikçi, özgürlükçü, sosyal adalete dayanan yeni bir demokrasinin habercisi olabilir.

Koronavirüs'ün yarattığı bu fırsattan yararlanarak yeni bir demokrasi girişimini gerçekleştiremezsek, Koronavirüs sonrası dönemde bugünden daha baskıcı, daha otoriter bir rejim altında yaşamak zorunda kalacağımızı bilmeliyiz. Böyle bir virüs, Koronavirüs'den daha kötü sonuçlara yol açabilir.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Cumhuriyet gazetesi: AİHM Kararı

Cumhuriyet gazetesi kararıyla, AİHM'in 18. Madde bakımından eski tutumuna geri döndüğü görülüyor

Hangi uygarlık?

Günümüzde çağdaş uygarlıktan söz edebilmenin yolu demokrasiden, özgürlüklerden geçiyor. O nedenle Türkiye'nin yeniden demokrasiye kavuşması sadece bir rejim sorunu değil, aynı zamanda bir uygarlık sorunu

Hukuk devletinin ölümü

Bu tutumun Anayasa'ya ve hukuka aykırı olduğu AYM ve AİHM kararlarıyla saptanmışken, 14. Ağır Ceza Mahkemesi böyle bir tutum alma cesaretini nereden buluyor? HSK bu konuda ne düşünüyor?