17 Aralık 2014

Baskı rejiminin kurgusu

Bugün yaşasaydı Hitler'in hukukçusu Schmitt herhalde Cumhurbaşkanı baş danışmanı olurdu

1.Çoğu basın mensubu 31 kişinin 14 Aralık günü gözaltına alınması iktidarın siyasal amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik hukuka aykırı bir operasyon. Cumhurbaşkanı’nın “ihanet şebekesini çökerteceğiz” demesinden üç gün sonra operasyonunun başlaması bile yapılanların hukuka değil, siyasal bir karara dayandığını göstermeye yeterli.

Operasyon iktidarın yargıyı kendi keyfi kararlarını uygulamak için araçsallaştırdığı bir dizi önlemden sonra gerçekleştirildi. Önce Sulh Ceza Hakimlikleri kuruldu. HSYK 1 Dairesinin oluşumu ve yetkileri değiştirilerek bu hakimliklere iktidara yakın yargıçların atanması sağlandı.

Arkasından CMK’da değişiklik yapılarak “kuvvetli şüphe” yerine “makul şüpheye” dönüldü. Böylece arama ve el koyma kolaylaştırıldı. Son olarak Yargıtay ve Danıştay’ın Daireleri, Daire Başkanları değiştirildi, HSYK Yargıtay’a 144, Danıştay’a 33 yeni üye seçti. Amaç açık: yüksek yargıda iktidardan yana olmayan üyeleri, yani doğru dürüst tarafsız ve bağımsız yargıçlık  yapmak isteyenleri azınlıkta bırakmak.

Yargı böylelikle iktidara göre biçimlendirildikten sonra sıra operasyona geldi. Bütün bunlardan sonra iktidarın masumluk oynayarak “Yargıya intikal etmiş bir olay var. Bizim dışımızda cereyan ediyor. Bağımsız yargıya saygı duymalı, sonucu beklemeliyiz” yolunda sözler söylemesi hukuk devleti ile alay etmek gibi oluyor.

Operasyon basın özgürlüğüne indirilen ağır bir darbe. “gazeteciler yazdıkları yazıları nedeniyle değil, devlet egemenliğini ele geçirmek amacıyla örgüt kurmak gibi suçlardan gözaltına alındılar, 2.tutuklandılar” gibi mazeretlerin uydurulması bu darbenin niteliğini değiştirmiyor. Ya da bazı gazetecilerin serbest bırakılması da basın özgürlüğünün hukuka aykırı bir biçimde sınırlandırıldığı gerçeğini değiştirmiyor. Basının sağlıklı bir demokrasinin işleyişi bakımından yaşamsal bir rolü var. O nedenle basın üzerindeki sınırlamalara ancak çok istisnai durumlarda izin veriliyor. AİHM içtihadı bu bakımdan çok açık.Basın mensuplarının cezaevine konulması ya da basının özgürce haber vermesini, halkı bilgilendirmesini engelleyen, oto-sansüre yol açan baskılar AİHM tarafından basın özgürlüğünün ihlali olarak görülüyor.

Örneğin Taner Akçam |Türkiye kararında (2011) başvurucu ile ilgili olarak başlatılan soruşturma takipsizlik kararı ile sona erdi.  AİHM bu davada ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna vardı. AİHM’e göre soruşturma takipsizlik kararı ile sonuçlanmış olsa dahi, bir yaptırım olasılığının meydana getirdiği korku, Taner Akçam’ın ileride aynı yönde yazılar yazmasını engelleyecek bir caydırıcı etki yaratacaktır.

Ahmet Şık | Türkiye kararında (2014), AİHM başvurucunun tutuklanarak 1 yıl hukuka aykırı bir biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılması ile ifade özgürlüğünü birleştirdi. Ahmet Şık’ın tutuklanmasının hukuka aykırı olduğunu saptayıp, kişi özgürlüğü ile ilgili maddelerinin ihlaline karar verdi ve bir basın mensubunun bu şekilde 1 yıl cezaevinde kalmasının ifade özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna vardı.

Bu kararlar da gösteriyor ki, demokratik ülkelerde basın üzerinde “caydırıcı etki” yaratacak dolaylı baskılara bile izin verilmiyor. Basının özgürce, korkmadan, kamuoyunu ilgilendiren konularda halkı bilgilendirmesi, halkın bilgi alma hakkı ile sıkı sıkıya bağlantılı. 14 Aralık operasyonu Türkiye’nin basın özgürlüğünden ne denli uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

3.Özgürlük bir bütün. Benim özgürlüğüm ancak çevremdeki herkesin özgür olmasıyla mümkün olabilir. Özgürlük kısmi olamaz. Yandaş basına özgürlük, muhalif basına baskı varsa, basın özgürlüğünden söz edilemez. Ya da basının bir bölümü “muhalif basına uygulanan baskıdan bana ne derse” basın özgürlüğünün ihlaline karşı çıkmazsa, kendisi de özgür olamaz.

Basının özgür olmadığı, yargının bağımsız olmadığı, iktidarın özgürlükleri keyfi bir biçimde sınırlandırdığı Türkiye’de, iktidar ve yandaşlarının bazen daha yüksek, bazen daha alçak sesle dile getirdiği görüş şu: “Bizi devirmek isteyen düşmanlarla savaşıyoruz. Bu savaş sürerken, demokrasiyi, hukuk devletini, insan haklarını askıya almak gerekir. Başka türlü bu savaşı kazanamayız”. Önce Gezi direnişinde ortaya çıkan, sonra 17-25 Aralık 2013’de ve nihayet 14 Aralık 2014’de giderek güçlenerek yenilenen bu argüman demokrasi bakımından en büyük tehlikeyi oluşturmakta. Bu görüşün birbirini tamamlayan iki dayanağı var.

Birincisi, 18 yüzyılda kalmış Rousseau’nun genel irade ve buna bağlı olarak demokrasiyi seçim sandığına indirgeyen görüş. AKP meşruiyet kaynağı olarak bu görüşe sımsıkı sarılıyor. Bu görüş geçerliliğini çoktan yitirdi. Seçim sandığı ülkeyi kimin yöneteceğini belirler. Ama günümüzde demokrasi iktidarın nasıl kullanıldığını da içerir. İktidar hukuka, insan haklarına, güçler ayrılığına uygun olarak kullanılmıyorsa,yargı bağımsızlığı yoksa, temel hak ve özgürlükler ihlal ediliyorsa demokrasiden söz edilemez. İktidarın demokratik meşruiyetinden de.

İkinci  dayanak, kritik dönüşüm dönemlerinde siyasetin hukuktan önce gelmesi, hukukun siyasete tabi olması yolundaki görüş.

Bu Hitler’in hukukçusu Carl Schmitt’in görüşleri ile büyük bir benzerlik oluşturuyor.

4.Schmitt’e göre siyasetin amacı dost-düşman ayrım yapmak ve düşmana karşı mücadele ederek onu ortadan kaldırmak. Dost homojen bir ulusun üyeleridir. Düşman ise homojen kriterine uymayan ve gruptan dışlananlardır. (Türkiye’de AKP’nin hegemonyasını kabul etmeyen herkes)

Egemen olağanüstü hale karar veren liderdir. Bu durumda hukuk düzeni liderin alacağı kararlara dayanır. Olağanüstü durumlarda hukukun kaynağı liderin kararlarıdır. Bugünkü Türkiye’de yaşasaydı Carl Schmitt herhalde Cumhurbaşkanı baş danışmanı olurdu.

Schmitt’in görüşleri, Hitler rejiminin hukuksal dayanağıydı. Nazi rejimine meşruiyet kazandırmayı amaçlıyordu. Türkiye de hızla aynı noktaya doğru mu gidiyor? Türkiye’nin demokratik devletler kulübünden giderek dışlanması  girdiği yolun yönünü de gösteriyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yeni bir anayasa mı?

AKP ve MHP'nin yeni anayasa hazırlayarak yürüdükleri otoriterlik yolunu terk etmeleri ve ani bir makas değiştirerek demokrasi, özgürlük yoluna girmeleri beklenemez. Öte yandan parlamenter bir demokrasi kurmak isteyen muhalefetin bu amacı gerçekleştirmek için anayasa değişikliğine gereksinmesi olduğu açık. Bu durumda yapılacak en doğru şey, muhalefetin geniş bir halk katılımıyla yeni bir anayasa hazırlaması

AİHM kararları bağlayıcı mı?

Tartışmanın ilginç yanı, AİHM kararlarının bağlayıcı olmadığını savunanlar, sadece oyunun kurallarına uymayacaklarını söylemiyorlar, aynı zamanda oyun kurallarının kendi görüşlerine uydurulmasını istiyorlar

Demokrasi Konferansı

Hak talebinde bulunan bütün grupların talepleri arasında bağlantı kurarak bunları siyasal bir proje çerçevesine oturtmak amacıyla bir "Demokrasi Konferansı"nın toplanmasına gerek var. Konferansa demokrasi ve hak talepleri bulunan bütün örgütler, siyasal ideolojileri, dünya görüşleri ne olursa olsun katılmalı