18 Nisan 2021

Mor salkım

Baharla birlikte bahçedeki kameriya mora boyanıyor. Mor salkımlar açıyor. Üstelik mis gibi de kokuyor. Bir an kendimi evimde, İzmir'de buluyorum...

Londra üçüncü zondaki 200 yıllık o güzel evdeyim. İslam sanatları uzmanı olan ev sahibem tam bir bahçe tutkunu. Ön tarafındaki küçük bahçe arabayı park etmeye ancak yetiyor. Bu yüzden olsa gerek arka bahçeyi görünce çığlık atıyorum. Mutfaktan birkaç basamakla inilen kocaman dikdörtgen bir bahçe. Sağ köşesinde ilk kez gördüğüm bir alan var. Bir çukurun üstünde yükselen büyük bir tahta kasa. Ev sahibem bahçenin gübresini üretiyor burada. Evden çıkan her sebze, yakın bir hipodromdan alınan at dışkıları ile orada birleşip zamanın etkisi yeterince değince, bahçe için çok güzel bir gübre haline geliyor.

Baharla birlikte bahçedeki kameriye mora boyanıyor.

Mor salkımlar açıyor. Üstelik mis gibi de kokuyor.

Bir an kendimi evimde, İzmir'de buluyorum.

Mor salkım, sarmaşık gibi dursa da aslında bir ağaç. Çin ya da Japonya kökenli olduğunu biliyorum. 1800 yıllarda İngiliz gezginler taşımış olmalı Londra'ya. Yüzyıl kadar yaşadığı biliniyor. Ama örneğin Londra'da 200 yıllık mor salkımın sardığı bir birahane var. Kent turu içinde ziyaret edilen yerlerden. Anıt ağaç.

Latince, farklı türlerine göre eki değişen şekilde "Wisteria" diye anılıyor.

Bu da beni Jane Austen romanlarına götürüyor. Mor salkım, Viktorya döneminin en romantik çiçeği sanırım. Güzel giysilerini giymiş genç kadınların, gün boyunca altında yürüyüp, mola zamanlarında ellerindeki küçücük kitaplarını okudukları kameriyelerin en sevilen çiçeği. O genç kadınlara Lord Byron şiirleri ile eşlik eden genç erkeklerle tablo tamamlanıyor zihnimde.

Aklıma takılıyor…

Jane Austen ve Lord Byron hemen hemen aynı dönemlerde yaşamışlar. Eminim Bath'e, o meşhur kaplıca kentine gitmişlerdir. Üşenmeyip bakıyorum. Evet, ayrı ayrı Bath'a gitseler de, bir araya geldikleri bilinmiyor.

Mor salkım, benim için İzmir demek.

Birkaç nedenden ötürü.

İlki hepimizi ilgilendiriyor. Mor salkımlar, Latife Hanımın Atamızı ağırladığı baba köşkü Uşakizade Köşkünün iki taraflı yükselen merdivenleri ve iki kolun birleştiği bir güçlü omuz gibi duran verandasının üzerinde salınır. Tam orada, ayakta, ikisini düşünürüm İzmir'e bakarken.

İkincisi Bornova'dan ötürü. Bornova'nın eski Levanten köşklerinin duvarlarından bir mor şelale gibi akan mor salkımlar vardır. Hele şimdilerde Arkas tarafından restore edilen biri var ki... Bahçe kapısı sanki mor bir ebem kuşağı gibi üzerinizde kalır.

Ve sonuncusu, anne evim ile ilgili. Bu vakitler annemin evine, babamın bir zamanlar elleriyle diktiği mor salkımın çiçeklerinin altından geçilerek girilir. Siyah demir borularla bir zamanlar derme çatma dikiliveren bir demir kamelya aslında bir zamanlar garajmış, arabasını koyması için. Sonra mor salkım tüm boruları sarmış. Şimdilerde araba da konmuyor oraya. Önce kokuyu alıyorsunuz, sonra bir adım, mor salkımdan bir tavanın altındasınız. Şanslıysanız bir rüzgâr eser ve çiçekler dökülüverir üzerinize. Bir konfeti.

Mor rengine hep mesafeliyimdir. Kimi arkadaşlarım çok güzel taşır. Bir zamanlar babaannem sözde "erguvan rengi iyi gelmez bize" demiş. Benim de çocuk kafama takılıp kalmış.

Ama mor togalı kahramanların hikâyelerine bayılırım. Mozaiklerde mor himatyon1 sarınmış, kumaşın dökümünü sağ omzunda fibula1 ile toplamış imparatorları arar gözüm.

Mor kaftanlı genç Sultan Mehmet'e de, mor pelerinli İmparator Konstantinos'a da kıyamam Zweig'in anlatımında.2

Son ana kadar kentini bir nefer gibi savunan Konstantinos'a saygı duyarım.

Günlerdir uzaktan kubbelerine baktığı Ayasofya'ya fetih günü öğleden sonra kavuşan henüz 21 yaşındaki genç Sultan'ı da düşününce heyecanlanırım.

Onun önünde. Büyük bir tevazu ile atından iniyor ve dua ediyor. Yerden bir avuç toprak alıp, başının üstünden serpiyor. Ölümlü olduğunu unutmamak için, diye anlatır Zweig.1

Hepimiz ölümlüyüz.

Ama bu zamanda, aşılara bu kadar yaklaşmış iken ölmemeliyiz.


Kaynaklar

1https://kavrakoglu.com/bizans-imparatorlugu-34-bizans-imparatorluk-giysileri/

2Stefan Zweig. Yıldızın Parladığı


Prof. Dr. Pınar Okyay; halk sağlığı doktorudur, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesidir. 2016-18 döneminde Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Yönetim Kurulu üyesi; 2018 Kasım itibari ile Yönetim Kurulu başkanıdır. Sağlık Bakanlığı Covid-19 Bilim Kurulu üyesidir.

Bornova Anadolu Lisesi (1983); Ege Tıp Fakültesi (1989) ve Dokuz Eylül SBE Halk Sağlığı (1993) mezunudur. Sağlık ocağı hekimi, Sağlık Grup Başkan Yardımcısı, İstatistik Şube Müdürü, İl Kalite Güvence Koordinatörlüğü ve Üniversite Hastanesi başhekim yardımcısı olarak görev yapmıştır.

Epidemiyoloji, sağlık araştırma yöntemleri, araştırma ve yayın etiği, biyoistatistik ve kadın sağlığı ağırlıklı çalışmaktadır.

Yazarın Diğer Yazıları

Umut

Ölen ya da yaşayanların sevgiyle ve adanmışlıkla yaşanmış hayatları, başkalarına umut oluyor. Bu günlerde buna bir örneğim, Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus. Dünya Sağlık Örgütü'nün başkanı

BioNTech aşısı ve doz aralığı

En önemli konu iki doz arasında hastalığa yakalanmamak. Bu da bir kez daha bulaşı önlemekle ilgili önlemlere getiriyor bizi

23 Nisan kutlu olsun!

"Umay", bugün ve her zaman O'nun ruhunda hayat buluyor; dün olduğu gibi, bugün de öğretileri çocuklarımıza aydınlığı gösteriyor, 23 Nisan kutlu olsun!