22 Aralık 2009

Evet; vicdan

Edebi laf değil, ince, burgu gibi gerçek bir sızı. O sızıyı duymuyorsan, demek ki bir şey eksiktir.

Vicdanla başlar her şey. Ötekinin zulme uğradığını, acısını, açlığını, çaresizliğini, yoksulluğunu, yoksunluğunu görürsün de göğsünün ortasında, yüreğine yakın bir yerlerde bir sızı oluşur önce. Edebi laf değil, ince, burgu gibi gerçek bir sızı. O sızıyı duymuyorsan, demek ki bir şey eksiktir. Ardından, ötekinin mağduriyetinden kendini sorumlu sayma duygusu gelir, utanırsın. Sadece kendin için değil başkaları için bir şeyler yapmaya, mücadele etmeye, hatta başkalarının acılarını dindirmek için ölümü göze almaya giden yol böyle başlar. En kısa anlatımla vicdan; kendine yapılmasını istemediğini başkalarına yapmamak, yapılmasına da izin vermemektir.
Vicdan, bir ilk adımdır. Kimilerinde sınırlı, kimilerinde gani ganidir. Kimileri ise ötekinin acısına da, sevincine de duyarsızdır; kendini ötekinin yerine koyamaz, ötekini algılamaz, algıladığında da düşman görür. Bazı sosyo-psikolojik araştırmalara göre kişinin duygusal zekâsı ne kadar düşükse; duygusal-toplumsal zekâyı geliştirebilecek ortamlardan ve koşullardan ne kadar uzaksa, bir de varlığını ve iktidarını tehdit altında görüyorsa, empati kurma yetisi de o kadar az olur.
İktidar hırsı, iktidar sahipliği ve iktidarı yitirme korkusu vicdanı dumura uğratır, köreltir. Ama’ların, fakat’ların çok olduğu yerde vicdan saklanır. İnsanı, doğayı, canlıyı iktidar uğruna fedaya hazır ideolojiler ve siyasetler vicdandan kurtuldukları ölçüde zincirlerinden boşanır, zalimleşirler.
Bunca yazılacak -ve yazılması, paylaşılması gereken- konu varken neden mi bunları yazıyorum? Vicdanının, yüreğinin kocamanlığından hiç kuşku duymadığım; yazılarının derinliğini, güzelliğini vicdanının derinliğine borçlu olduğunu bildiğim sevgili Ece”nin, vicdan için “bir sıkımlık canı olan bir sözcük,” ideolojik korkaklığın yükselmesi yüzünden “her derde derman, asri icat” demesini; vicdandan söz edenleri korkak, kaçak saymasını yadırgadığım için. (Ece Temelkuran, Milliyet 20 Aralık 2009). Ama asıl önemlisi, Ece’yi böyle öfke yazıları yazmaya zorlayan adaletsizliklerle, haksızlıklarla mücadelenin kitlesellikten uzak kalmasında, yeterince güçlü olamamasında, siyasetin vicdandan koparılmasının, tümüyle bir iktidar mücadelesi olarak kavranmasının büyük payı olduğunu düşündüğüm için.
Yenilgilerimiz, yanılgılarımız üzerine düşünüyorum şimdi. İktidarda olmanın ya da iktidar savaşı vermenin vicdan özürlü kıldığı kesimleri anlıyorum. Sözüm onlara değil; sözüm kendimize: Sol siyasetlerimize, kendilerine sol sıfatını yakıştıran partilerimize, sol geçmişimize ve geleceğimize... Bizler sömürülen işçileri, ezilen halkları, ayrımcılığa uğrayanları vicdanımızla değil kafamızla ve insansız siyasetin araçlarıyla kavradık. Eksik bildiğimiz, yalan yanlış uyguladığımız sınıf siyaseti ya da sınıf mücadelesini tek tek somut insandan ve vicdandan soyutladık. İşinden atılan işçiyi, ezilen Kürdü, ayrımcılığa uğrayanı, sömürüleni, mağdur edileni, birey özne değil, iktidara gelince kurtaracağımız siyasal nesne saydık. Vicdanın, yani insanın sesinden doğmamış, siyasi taktik ya da öfkeyle sınırlı sloganlarımız kitlelere ulaşamadı, hepimizi birlikte sarıp sarmalayamadı.
Şu yaşadığımız günlere bakalım: Dört bir yanımızı kuşatan şiddete, yüreklerimize çöreklenmiş nefret ve düşmanlık duygularına, birbirimize ve her şeye karşı fobi düzeyine varan güvensizliğimize, anlayışsızlığımıza, tahammülsüzlüğümüze bakalım. Polis, açlık ücretine mahkûm edilmekle kalmayıp işlerinden olmuş Tekel işçilerini acımasızca copluyor, gazlıyor. Metrobüsten yararlanmak için kendilerine uygun merdiven yapılmasını isteyen engellilere “halk” karşı çıkıyor, “siz de evinizde oturun” diyor. Aynı yaştaki gençler, kimi zaman kırsalda, kimi zaman kentlerde Kürt diye, Türk diye birbirlerini taşlıyor, öldürüyor. Habur kapısından bunca yıl sonra dönenlerin bayramını, sevincini İstanbul’daki, İzmir’deki anlayamıyor, kuşkulanıyor, öfke duyuyor. Diyarbakır’da, Van’da, Şemdinli’de, Siirt’te, umutsuz bir öfkeyle taşlara yapışanlar, kimlerin nerelerden ulaştırdıkları bilinmeyen yönlendirmelerle sokaklara dökülenler de batıdakilerin korkusunu, paniğini anlayamıyor. Kendi liderlerine sorgusuz sualsiz boyun eğen, kendi önderlerine tapınanlar, öteki halkın lider benimsediğine gösterdiği bağlılığı ihanet sayıyor. Bir şiddet ve uzlaşmazlık döngüsünde yuvarlanıp duruyoruz.
Ötekinin mağduriyetinin sızısını içimizde duyabilseydik, onun yerinde ben olabilirdim diye düşünebilseydik, bana yapılmasını istemediğimi başkasına yapmam ve yaptırmam diyebilseydik; yani kuru siyasetin paslı araçlarıyla yetinmeyip içini vicdanla doldurabilseydik, ne kadar farklı olabilirdi bu toplum.
Elbet vicdanla bitmez her şey. Ama, ötekinin mağduriyetini vicdanla kavramadan, neyi neden yaptığını kuru akılla değil yürekle anlamadan da hiçbir çözüm, hiçbir açılım başarılı olamaz, tamamına eremez. Asıl düşünmemiz gereken, neden ve nasıl böylesine vicdansız ve empati yoksunu bir toplum haline geldiğimiz belki.