10 Kasım 2020

Değişik bir açıdan Atatürk

Atatürk'ün Cumhuriyet'ten beklentisi budur: Sürekli daha iyiye doğru kendini aşan Cumhuriyet

Atatürkümüz üzerine değişik bir kitap: Atatürk / Anatürk (Alfa, 2011). Vamık D. Volkan ile Norman Itzkowitz yazmışlar. Volkan'ı üst düzey hekim ve ruh bilimci olarak tanıyoruz. Itzkowitz de tarih ile psikanalizi harmanlayan bir bilim adamı. Ruh bilimleri insanın içini okuma sanatıdır. Kişiyi karşına alıp konuşmak bu sanatın uygulamasında en iyi yöntemdir. Bu olamıyorsa, kitaplar, anılar, tanıklıklar yoluyla kişinin ruhunu okumaya çalışılabilir. Volkan ile Itzkowitz'inki bu türden bir girişim. ‘Atatürk'ün iç tarihini yazma girişimi'de denebilir.

Psikanalize göre, anne–baba–oğul üçgeninde başlar olağan öykü. Oğul anneye yakınlaşmada babayı rakip görür, baba otoritesine karşı dururken onun yerine geçmek de ister. Öyleyse baba – oğul ilişkisi belirleyici olacaktır. Hitler annesini taparcasına severmiş, ama babasından Allah'ın her günü dayak yermiş. Sonuç ortada: bağırdı çağırdı, milyonların canına okudu, gene de babasından hıncını alamadan gitti. Atatürk için, tersine, baba, daha sonra öğretmeni, olumlu model. Babaya benzeme eğilimi daha güçlü oluyor o zaman. Çağına göre ilerici baba ve öğretmen, Atatürk'ün zihninin yolunu açmışlar. Babanın erken ölümü de babanın yerine geçmeyi zorunlu kılmış. Anasını, bacısını korumak artık onun görevi. Yazarlara göre Atatürk'ün kişilik evriminde püf noktası burası. Anneyi koruma güdüsü zamanla diğer insanları, giderek ulusu kapsayacak şekilde gelişmiş. Atatürk, Namık Kemal'in "... Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Bulunmaz kurtaracak bahtı kara maderini" dizelerini okurken, ikinci dizeyi "bulunur kurtaracak bahtı kara maderini" diye değiştirmiş. Demek ki, anneden vatana, zamanla, koruyucu, onarıcı, kurtarıcı bir kişilik yapısı oluşmuş, oğuldan ataya. Belki de askerliği seçmesinin nedeni de bu: daha iyi koruyucu olmak. Oysa dindar annesi onun imam olmasını istemiş. Neye niyet, neye kısmet!

Yazarlar Atatürk'ün başta annesi olmak üzere, kadınlarla ilişkisini ayrıntılı incelemişler. Zübeyde Hanımın oğlunu geliniyle kolayca paylaşamayacak etkili bir ana olduğu anlaşılıyor. İkinci bir evlilik yapmayıp oğluna sürekli yakın kalsaydı onun üzerindeki etkisi ne olurdu, Atatürk'ün yaşam çizgisi değişir miydi? Atatürk'ün üvey babasıyla ilişkileri de en azından bu kitapta sorular içinde bırakıyor okuru. Atatürk'ün ilişki kurduğu kadınlar arasında gönlüne en yakın olanı hangisiydi? Ben Corinne olduğunu düşünüyorum. Fikriye, Atatürk'ün özel tarihinin bence en trajik kişisi. Onun hayatını ancak Tolstoy'un yazabileceği canlı bir roman olarak görürüm hep. Latife Hanımın ölümüne (dek) suskusu ne kadar soyludur! Artık birçok sorunun yanıtı Tarihin sfenksine emanet. Atatürk, manevi oğlundan daha çok Zübeyde hanıma göz kulak olmasını beklerken manevi kızlarının çağdaş Türkiye'nin örnek yurttaşları olarak yetişmelerini istemiş. Son kızının adının Ülkü olması rastlantı değil. Atatürk'ün manevi kızlarına yönelik tavrı ataerkil bir koruyuculuktan öte, kadını erkekle eşitlik konumuna getirme amacını taşımıştır. Ülküsü bu olan bir önderin ülkesinde kadınla erkeğin eşit olmadığını söyleyenlerin seçim kazanabilmeleri toplumumuz açısından varoluşsal bir çelişki değil midir?

Atatürk gibi müstesna, güçlü bir kişi hayatını, kendini bir başkasıyla paylaşabilir miydi? Kısa ömrünün son dönemlerinde, Çankaya'da canının sıkıldığı günlerde böyle bir paylaşıma gereksinim duyduğu kanısındayım. Gel gör ki, insan yazgısının belirleyicilerinden biri de kişilik yapısıdır. "Ben yalnız ve müstakil bulunmayı daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır." diyen bir kişidir Atatürkümüz. Bu tür kişiler kendi kendine yeterli olur, toplumdan kolayca uzaklaşıp kurdukları özel dünyada rahatça yaşayabilirler. Bunu yapabilmek için kişiliğin toplumsal, tarihsel boyutlarını bastırmak gerekir elbette. Atatürkümüz ters yönde ilerlemiş. Bence askerlik eğitiminin etkisiyle kişiliğinin toplumsal, tarihsel boyutlarını bastırmak yerine geliştirmiş. Toplumunu, ülkesini kendi içinde duyumsar olmuş. Yalnızlığı sevse bile kendi içinde çoğullaşmış. Yoksa "Ben mi getirdim memleketi bu hale? Bana ne kardeşim?" der, kendi kozasını örer, oradan da ahkâm keserdi. Atatürk'ün izlediği çizgi, kişiliğinde bulunduğu anlaşılan kurtarıcı olma güdüsünün ötesinde yurtsever bir aydın sorumluluğunun en yüce örneğidir.

Psikanaliz bilinçli seçimlerden çok bilinçdışı belirleyenler üzerinde durur. Atatürk sürekli kendini aşma çabası içinde olan insandır. Bu da belki iyi babadan daha iyi olmak ya da kötü babayı alt etmek güdüleriyle açıklanabilir, ama ben Atatürk'ün kendini aşa aşa yaşamayı bilinçli seçtiğini düşünüyorum. Sıradan, giderek yoksul bir Osmanlı ailesinden yola çıkarak yeni bir devlet kuruculuğuna varan bir insandan söz ediyoruz. Askeri okula girmesinden son günlerine kadar Atatürk hep kendini geliştirmenin, daha iyi daha çok yapabilmenin peşinde olmuş, yeniliğe de yengiye de doymamıştır. Bu yönünü yükselme ve hükmetme hırsı olarak açıklamak bence yetersizdir. Ben Atatürk'de Tarihin, toplumsal olayların kurbanı, nesnesi olmamak isteyen, tersine Tarihin öznesi olmaya, kendi kaderini kendi belirmeye çalışan güçlü örnek bireyi görüyorum.

Atatürk'ün Cumhuriyet'ten beklentisi budur: Sürekli daha iyiye doğru kendini aşan Cumhuriyet. Atatürkçülük 1920'lerde, 30'larda donup kalmak değildir. O dönemde Atatürk ne kadar ilerici, yenilikçiyse bugün de o kadar ilerici, yenilikçi olabilmektir. Atatürk'ün bize kendimizi aşmayı öğretmeye çalışmıştır. Cumhuriyet demek sürekli kendi aşmak demektir. Ülkümüz budur.

Yazarın Diğer Yazıları

İki değişik 12 Eylül romanı

"Birincisi 12 Eylül’ün öncesini, ikincisi 12 Eylül’ün sonrasını anlatıyor"

Afganistan’da yeni bir işgal

Talibanlar ve diğer diktatoryalar fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insanları istemez, dışlarlar. Çünkü özgür insanların yaşadığı bir ülkede Taliban gibi karanlık güçler egemen olamaz. Zihin ve ruh işgalcilerine hayır!

Türkiye - Afganistan ittifakı

Taliban'a verilecek mesajlar onları şeriat yolunda teşvik edici nitelikte olmamalıdır. Taliban'a kadın hakları, Şiilere karşı ayırımcılık yapılmaması, hukuk devleti, demokrasi, uluslararası insan hakları hukuku anımsatılmalıdır. Yoksa Afganistan’da kabaran gericilik tsunamisi bütün Müslüman ülkeleri, biz dâhil etkileyebilir.